söz uyur sükut yataklarında
Saturday, March 7, 2009 8:28:51 PM
Eğile kalka çıkınına tıkıştırdığı bulutlarla ilerleyen rüzgar, bir adam bıraktı kapıya uzak zamanlardan. Silueti gamlı karanlıktan seçilemeyen yolcu, şaşkın gözlerle aralıktan bakana; “Leyla” dedi. Toprağa el pençe divan durmuş bakışını göğe haram kılmış gibiydi. Soru eleğinden geçirilip alındı. Sıcacık bir kucağa baş yaslamanın hayali ile ısınır oldu sanki, ayakkabısını doldurup akıverince. Kapı kapanmıştı arkasından. Duyuları ısrarla mırıldansın istiyordu gözleri. Dayanamadı. Tasvire koyuldu haneyi. Talan yeni taşınmıştı buralardan. Kıvranan, gürültülü, dışa dönük ayak izleriyle yıpranan duvarlar; sırıtan suratlar vitrinini andıran yerler sızlattı süzüvereni. Boğazlanan göller saat tik takları kabında damla damla kanıyordu, odaya ışık emanet eden lambalardan. Pencerelere polat aşılmazlığında perdeler asılıydı. Kısaca her haliyle okuma öğretircesine duruşu vardı gelenlere gizliğine dair. Buğu koktu yabancı. Acıtmaktan korkar gibi arttırdığı adımları noktalandı, basamak basamak yaklaşana konunca. Yere diz çöküp ağzını açtı yolcu. Kasırga kusacak sandı eğdiren.- Issız dudaklarımda voltalaşan, etlerine geçirdiğim çengellerle zar zor durdurduğum harflerin nüfuzunda bulunduğu sahibem! Çöller eskidi ayaklarıma, değişmeye geldim. Acı istenir mi dersen, süngülerin canhıraş feryatlarını işitmelisin.
- Hangi pervasız esiştir seni sürükleyen? Kimsin sen?
- Kimsen. Daha bir yarıldı çatlaklarım, melâlin hışırdayınca kuraklığıma. Su kokusuna sürüklendim rüzgarla. Açtım bütün kuyularımı, lebâleb dolmaya.
Sustu kadın ve süs gibi takındı asaleti:
- Yeterdir viranem anlatmaya, bulursun yolu. Devana dert olamam. Su dersin de yanaklarımda kurur nehirlerim ancak. Kimseye sâki olamaz, kendi bulutlarına eşkıya olan.
- Yağ da bil; kanunu yoktur his evreninin, gemisini kurtaran kaptandır. Cinlerden görünmedikleri için korkulmaz. Anlatamamalarıdır onları korkunç kılan. Tezgâhlarımda daha tamamlayamadığım libaslar ile giydirdiğim dilim, bayrak bayrak isyandır. L/ey la! Meramına râm, bozgununa arâm olmaya geldim. Ki ben yontuk hırıltılarla dolgu uğraşı veririm incelere.
Dayanamadı kadın, sesi çığlıkmışçasına suratına çarpıyordu tellerin :
- Hezeyan! Koştuğumuz yerlerdir çoğu zaman, bizlere engel olan. Gölgene takılırsın ufuklar yakın geldiğinde. Ve yalancıdır köşeli görünen tüm camdan kırıklar.
Yabancı inat ediyordu, gururundan menfadaydı sanki:
- Umurumda erir, ikâbına iksir diye sarılır köklerim. Tan havliyle atıldım damarlarına. Doğmak nice doğurtmalara tellaldır inan. Dişi parslardır ellerimde yemlenen. Esen hasret dinen sesle haset demleyince, ağlayamam yine de kulaç atmasını beceremeden.
- Yalan! Tüm soyu kendinde kurur nefeslerin. Taşıyamaz aşk terini yere basmayan ayaklar.
- Kâhini kim ki damağına çarpıp duran dilinin? Bir kum taneciğinin hamline kulak dayadım geçende, okyanuslar tekmeliyordu. En yakının olsun diye ümidin yeterdir. Al solum, dinle bak.
- Üflersen şişer ancak. Küfürler savur yaz güneşine. Boğamıyorsan bile taç edinme. En sağırı sensindir istemediklerini işitmedikçe.
Sarardı yolcu, mürtet olamazdı tinine:
- Tıpkı masaldaki gibi yine de eğilip kör kuyulara bağırırım ; “Kral Midas’ın kulakları eşek kulağı!!!” bağlayamam çenemi, dilimde biten tüylerle. Sen ışığa dokununca gece eyleyenim, siyaha el verince velvele giyinenim! Elle silinmez hüzün. Bitişirse eğer kirpiklerin, sanma endamı görünmez gündüzün.
- Sızdırsan da karınca ağzıyla beslenmez ama koca ordu. Fedailer desen hani cennetin?
- Ateşime pervanedirler. Ücrettir hacet sandığın. Kurtlu direkler yükseltsen de uçları güneşte yanan, aşkı ayakta tutan açık avuçlar değildir. Bazen tırnaklar hırlaşır deriyle, diller demir atar lâl tayfaların eliyle. Ateş yanabildiği, aşk yakabildiği kadar ateştir. Doygunluğum duymuyorsa yeminimdir ben parçalarım alevimin yapraklarını.
- Cüssen nedir ki senin, kucağını bu kadar açmışsın sen? Saramaz zavallı bir serçe, gaddarlığı büyüklüğünde olan bir göğü.
Yolcu kalktı çöktüğü yerden. Kalkarken kutsal bir mabet önünde doğruluyormuşçasına büyüleyiciydi. Çökmesini sağlayan eklemler ayakta tutuyordular şimdi de. Daha bir dirileşmişti sanki. Sesi binlerce yıl önceden gelir gibi eskiydi:
- Hararetinde su azsa içine alırsın, çoksa içine dalarsın. Ya boğ beni, ya da doğ bende.
Ve yürüdü. Omzuna dirsek dayadığı hayaller yalpalıyordu. Ardından baktı kadın. Nerden bilecekti; kalabalıkların peçe olduğu gibi sözler de gizliyordu çoğu şeyi. Anlatı uğraşı verdikçe kaçıyordu mana. Üslubu sükût, ulvisi sukut olan… ve kalabalıklar arttıkça uçları sivrilirdi gözlerin.
Kapıya doğru çürürken baltalanan, geriye döndü son çatırtısıyla:
- Sen kandır yüreğini, ‘kan’dır yüreğim. Kanat kanadı kelebekte. Söyle; aşka ulaşamayacağım yerlerde saklanmasına dair uyarı düşsün de bilgeler, içi rahat uyusun içimin efendisi. Adını ispiyonlayacağım eli cebinde hüzünlerin avare titreyişlerine. Aşina öldüğün bakışlarla bakıp kendinle tanıştığını mı sanıyorsun? Korkunun tortusudur arkasında biriken aynaların. Kâtipler mürekkep olmak için beslenecekler Enderunlarımda. Bazen tekli günlerin, bazen de çift olanların uğruna kanıp eşiğime ağaçlar bağlayacağım. Taze gündoğumları ısmarladığım yerlerden intizarıma, iadesi kabul edilmeyen kesik güneşler gönderilse de; tersine dönecek elbette bir gün batımlar.
Kadın ayakta duramayacak kadar yağmur oldu. Bir yıldıza tutundu düşmemek için.
- Zavallı göğercin. Nasıl yutarsın ki bunca karanlığı?
- Yansıtıp gözlerime boğarım. Gözle yaş arası kazdığım çukurlar şehr-âyindir dileklerime. Sen çılgın taylar gibi çitlerime çarpıp dur. Ben yolmak için de uzatırım saçlarımı. Ömrüm dediğin dünyanın tek saniyesi. Aksın durmadan zaman. Çok ağır işler saati evrenin. Geç saniyem.
Evi bir tufan aldı. Bütün ayak izleri ağzına düştü yolcunun. Yerçekimi saçlarına asılıp başını yine öne düşürdü. Bedeninin ağırlığını ön tarafa yuvarlarcasına attı sağ adımını. Kapıya gelivermişti bile. Pencerelere kaydı bakışları. Titrektiler kolları gibi. Ama adımlarının yeri kalmıyordu yerlerde. Elbette salası verilmezdi kulağına ezanı okunmayanın. Vücudundan sonra en itaatkâr kölesi olan gölgesini de alıp çıktı içerden. Neresi ardı oluyordu. Oysa ;
- Arkası olmazdı gidecek yolu olmayanın. Sarmal dönüşlerin ve durgun keskinliğindeki hicranla yüz göz olunmuş ayrılık düşlemelerinin ipini yollara emanet ediyorum. Cevrine mağmum olacak söyleşim. Kendi topuklarımla çiğneyeceğim siretimin izmariti olan suretimi. Hadi tükür artık beni!
dedi ve ağlattı kırgınlıkları. Sesinin duyulmayacağı bir uzaklığın geldiğine emin olduktan sonra, kadın kendiyle konuşur gibiydi;
- Bacası paçama tüterken acıların, hangi günahımı hangi çocuğuna giydireyim? Git de fırtınadan kurtulmaya bak. Gün gelir alıp göğsünü geliverirsin kıyılarıma. “Gittiğin kadar seninim.” derim o zaman. Vadesi veda ile dolmaz herkesin.
Bir uğultu sardı her yanı. Rüzgar kapıp sözleri yaptı yapacağını. Gülümsedi yolcu. Gitti, gitti ve bir yaş olup aktı gözlerinden kadının. Doğruldu kadın. Sımsıkı bastırdı solunu. Yüreğindeki pencereler hâlâ titriyordu. Ve ağladıkça evi çarpıyordu…
Hares YALÇİ












