My Opera is closing 3rd of March

Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak...

Rüzgar bizi kendisiyle götürecek...

Subscribe to RSS feed

Sırata Bağdaş Kuran Şehir


Daha dilimlenmemiş yorgun ay, beyaz nallarıyla ışıktan atlarını koştururken, gaybın saçaklarından akan bitimsiz vakit kanlı karanlıklarla sargılıydı. Dilimde ıslak bir ıslıkla geçiyordum eğilen ama yenilmeyen yollarından. Ki açmazdı kendisini ıslığıyla yorgun gecelerinden öpmeyenlere. Islık; kavganın bayrağı, öfkenin türküsüydü kalbine inen bu ince sokaklarda. Düşündüm, acaba çıkmazlarına bu derece gizlenen başka bir kent var mıydı! Gittikçe artıyordu heyecanım ve gittikçe sokak lambalarından soluduğu çorak nefesini daha çok hissediyordum. Sonunda öyle bir yere geldim ki, artık düşsel bir gölgeden öte bir şey değildim. Başımı kaldırıp içime buladığım bir demet söz ile yükseldim sesine: Amed, şehrim benim…

Giyindiği siyah örtüsünü usulca aralayarak yürüdüm…

Örtüsünü aralayarak yürüdüm ve tarih öncesi devirlerin belirsizliğinden uzattığı, gizemin üzerinde türkülerle dolandığı saçlarını gördüm. Başında toka gibi duran surlarına sığmayıp taştığı epey olmuştu. Uzun ve dalgalıydı. Ağarmıştı kimi yerlerde, kimi yerlerde sarıdan ısıran kumrala dönüşüyordu saçları. Fırtınalarda her yana değmiş olmalıydı ki; üzerinde kayan âşıklardan ve üzerinde kıyılan aşklardan izler taşıyordu, kurşunlanan canlardan taşıdığı izler kadar. Bazı telleri seher vakti yükselen bir ezan sesini kokluyor gibi dururken sürekli, bazı telleri de ezeli bir deniz özleminden hırçınlaşan dağlarını zoraki teselli ediyor gibiydi. Dokundum, yaprak döküyordu ilkbahar.

Saçlarına dokunup yürüdüm ve kavgadan hiç çıkmamış kırışan ellerini gördüm. Her bir parmağını iki dev birden emiyordu. Kaygılıydı kocaman elleri, çoğunun sandığı gibi bir tetiğe oturacak kadar küçük değildi. Sadece tutunup düşenlerin uçurumlarından aldığı intikamlarla yarılmışçasına öfkeli bir nasırdı derisine işlenen. Karanlığını okşarken kentinin bir yandan, diğer yandan aydınlığının sırtını sıvazlıyordu. Utangaç bir babanın gece sevmelerine attığı adımlarla sulanan çıkık iri kemiklerinin ellerine giydirdiği dehşet, bastırdığı yaralarıyla ıslanıyordu. Ve değdim, ıslaktı kanayan bir aslan kadar.

Ellerine değip yürüdüm ve güneşin arka bahçesi gibi duran yanık yüzünü gördüm. Kurumuş ırmakların yatakları gibi kıvrım kıvrımdı. Tez duyulan kötü haberlerin postacıları kayıptılar bir bedevi kavrukluğundaki bu hatlarda. Gümüş renkli dallar uzanıyordu dört yanından. Bazılarından çocuklar sallanıyordu ve taptaze ümitlerle besleniyordu neşeli sesleri. Bazılarından ise cesetler… ve çift tarafı keskin çığlıklar kemiriyordu bedenlerini. Zıtlığını sordum, “ah!” dedi. Yarısını kaybettiği çocuklarının acısı kursağındayken, kundaktaki bebeğini sallayan bir anaya döndü içi. İçine döndüm, tüm çıplaklığıyla ölüm yıkanıyordu. Uzandım, günler çalıyordu yüzünden katar katar.

Yüzüne uzanıp yürüdüm ve ok sanılıp yolunmuş kirpiklerinden yetim gözlerini gördüm. İki ayrı girdap, iki ayrı cehennem parçası… Tanımayanların bilemedikleri kadar düşman olduğu bir düşman, tanıyanların bilebildikleri kadar dost olduğu bir dost… Ve suyu da düşmanı da uyutuyordu burada, bir arada. Ansız ölümlerle ısırılmıştı gözbebekleri, ama hala dörtnala at süren bir süvariydi bakışlarında, hayat.
Bakışlarının kursağında kalan bir şeyler gördüm sanki ve:

Çocuklarını sordum. İndi gözleri. Derin bir iç çekti. Hangi birinden başlamalı ki, dermişçesine bir hali vardı. Çöken geniş omuzlarında sürüye katılan kuşlar gibi hüznü çoğalıyordu her düşünceyle.

Ah Silvan! Kanıyla büyüyen asi çocuğum. Mahzun salınacak her doğan güne, kollarında uyuduğu dağıyla. Bittiği kabuslarda kan çanağına dönen yıllarını hangi tahtada aklayacaklar bilmiyorum.

Lice’den yükselen duman kokuları var burnumda. Tütmeyen bacalarına üzülürdüm, evler baca oldu Lice’m yandı. Fabrika dumanlarından göğü öksüren kentlere imrendirdi beni, göğüme çığlıklarla uzanan yangınlar. Ve yamacımda olsa da çocuklarım, asla kendi dilimde okşayamayacağım onları, farkındayım.

Doğruldu kapandığı çıkmaz sokaklarından ve çok uzaklara dikildi gözleri. Bir ümit parıltısı yanıp söndü gözünde, gördüm. Anladım ki dal affetmeyebilir rüzgârı ama şu filiz yoğurmaya hazır eller, şu anaların yüreklendiği yürek, şu koca ağaç; elbette ki reddedemez korku dolu yıkıntılarına uzanan gönülden bir yağmuru.

Yürüdüm ve gördüm,

Bitirilemeyen asaletiyle arkamda yağmalanmış bir kent yatıyordu.


Hares YALÇİ