Nerde Başlar Ölüm
Thursday, December 10, 2009 2:57:21 PM
Ayak seslerini yutan canavarlar hep peşindeymiş gibi adımları dilsiz bir ağırlık içerisinde ürkek ve yavaştı. Yeterince karanlık olmayı becerememiş gece, tembel ellerini avuçlarındaki boşlukta terletirken, kulaklarından aşağı dökülen seslerin önüne sıçrattığı dalgınlık ile muğlâktı zihni. Mazi girdaplarına istisnasız dökülen zamanın neden bu kadar eriyik olduğuna anlam veremiyordu. Ne olurdu sanki ‘istendiği anda tutulsa ve parmak aralarından akıp kaymasa’ kıvamında olsaydı. Karnı çukur olana kadar nefes alıp bıraktı içinde biraz tuttuktan sonra. O rahatlamayı göğsüne yavaş yavaş yedirip parmak aralarına daha bir yakından baktı. Oraya geçirilmiş mini minnacık bir elin sıcaklığını ve hemen ardından eksikliğini hissetti.
(Güneşin deniz yüzeyinden son hasadını topladığı bir akşamüzeri vaktinde, genişçe bir kaya parçası üstünde, aynı noktaya bakmanın hayatın topuklarını gıdıklayan ritminde oturuyorduk. “ah çocuk” demiştim parmaklarımın boşluğunu onun ellerine yedirerek. “bu yol, bu diken tarlası, canhıraş bir arzu kırılmasına tutulacak olan bu bu bu…” dudaklarımı kelebek kanatlarıyla bir melek kapatmıştı sanki birden. Yüzümü denizden alıp ona çevirmiş ve o karanlık akan şelalelerin kaynağıymışçasına siyah bakan gözlerine kurulmuştu düşüncelerim. Bakir bir bulutun ilk damlacığı gibi bakıyordu; koklamadan, sadece resmine bakmakla bile güzel koktuğunu bildiğin bir şey gibi. “yolun sonu gayemiz ise haklısın, ama ben sadece yürümek istiyorum” demişti. “sadece yürümek” diye tekrarlamıştı sonra. Eli gevşemiş ve bir martının kanatlarına bırakıp bakışlarını, fısıldamıştı: “Kasırga eseceği zaman ağaçlara haber yollamazmış. Çünkü elinde baltasıyla çıkıp geldiğinde, ağaçlara toprağa daha fazla sarılmaktan başka bir şeyin düşmediğini bilirmiş. Bırak nereden eserse essin fırtınalar.” Birer ikişer havalanan korkularım bırakmıştılar dallarımı. “nereden eserse essin” diye kulağımın içine konuşurken kıpırdayan dudaklarını hissetmiştim ve sonrasında yüzüne gizemli bir güç ile ağır ağır işlenen gülüşünü.)
Şehrin obur çocukları olan kuytu sokakların dudakları kenarına, ay ısırılıp koparılırken yapışmış bir ışık kırıntısı gibi düşen küçük adımlarıyla beraber aktı, kaçmaya çalıştığı bir zamandan kaçamayacağını anlayacağı ve pek de başka olmayan diğer bir zamana. Büyüttüğü çiçeklerin düş mevsimlerini çalıp götüren hakikatler, kazdığı her tünelin sonunda karşısına çıkan kalın bir duvardı. Beyninin her kıvrımında görünmez düşüncelerinin son sürat dolanmalarını hayal etti. Genzinde bir acı, bir boğulmanın öncü birlikleri; burnundan içeriye bir okyanus damıtılıyor gibiydi. Başını göğe kaldırıp “Tanrım! Lütfen, azabımın altını az kısamaz mısın!” diye mırıldandı. Varmak istediği yere yaklaştıkça attığı her adım onu tüketiyordu. Ve gittikçe yaklaşıyordu.
( Hiç tatmamış olduğum bir telaş ile girdiğim koridorun sonundaki odaya yönelmiştim. Odanın önüne gelince durup gözlerimi kapatmıştım bir süreliğine ve tazelediğim nefesimle birlikte içeriye girmiştim. Dikkatimi ilk çeken yüzünde eski canlılığına inat çökkün bir sarı olmuştu. Yüzüne o kadar yoğun baktığımı görünce “sevdiğim mevsim boyasını dökmüş olmalı yüzüme, içimden geçerken” deyip hafif bir tebessümle ıslatmıştı dudaklarını. Onu öyle beyaz örtüler arasında gizlemeye çalıştığı acılarıyla uzanır görünce bir şeyler yapmam gerektiğini hissedip başucuna oturmuştum. Ama tüm çabamı gözlerimi kuru tutmaya harcadığımdan konuşacak mecali bulamamıştım. Odadaki sessizlik ağırlaşınca saçlarımda dolanan elini hissetmiş, dolan gözlerime kirpiklerimle set çekememiştim. Kısık sesle fısıldadıklarını dinlemiştim sonra: “Küçük sonsuzluğumuz benimle birlikte soluyor mu dersin. Başaramayacak gibiyim sevdiğim yaşamayı. Ölüm ah, saçlarını çözüyor ömrümün. Bırakacağım boşluğa iyi bak olur mu, bensiz iyi bak yalnızlığına.” Son kelimesi ağzından göğsüne düşer gibi daha bir kısa çıkmıştı. Konuşurken kapattığı gözlerini açmış, “kabrimde fazla yalnız bırakmazsın değil mi?” deyip tekrardan yummuştu. Ağır ağır dönen bir yelkovan gibi ağzından dökülen sözlerini acımın her karesine işlemiştim. İlaçların etkisiyle bedenini saran uykuyu izleyip bir süreliğine, dışarı atmıştım sonra kendimi. Hastane önünde bir çığlık akmıştı kulaklarıma: “İnsan Nisanda da ölmez ki anne!” Ah, melekleri nasıl da karıştırıyordu şu çocuklar...)
Kaçıncı seferdi gecenin bir vakti yatağından çıkıp bu yolu tuttuğu hatırlamıyordu. Yatağında aldığı ilaçlarla uykuya zorlanırken, dönüp dönüp uyuyamıyorken, gözlerini kapattığındaki karanlıkta onun karanlığını düşünürken, başını gömdüğü yastığın ıslaklığıyla sabaha çıkarken anlıyordu, daha bir anlıyordu ki; bir ölüm tek hayatı götürmezdi her zaman. İçinden pek farkı olmadığından olmalıydı gecenin bir vakti mezarlığın içini ürpertmemesi. Girişteki kulübeye dönüp bakmadan ezbere bildiği köşeye doğru hareket etti. Farklıydı bu gece, bu gece sakini olmaya gelmişti bu yere. Adımları bir mezarın başında noktalandı ve noktalandığı yerde önce çömeldi, sonra dizleri üzerine çöktü gözleri toprağa odaklanmış bir halde. İncitmekten korkar gibi hafif dokunuşlarla, saçlarını okşar gibi okşadı mezar taşını. İstemiyor olsa bile zaman illa ki damıtacaktı bir şeyleri boşluğuna. Bunun düşüncesine dahi tahammül edemezdi ve ayrı bir yere gömülmenin de… Başını kaldırıp göğe baktı, “toprağın altı da böyle olmalı” diye mırıldandı, “sürekli gece gibi…” Sonra mezarı sessiz sessiz kazmaya başladı…
(Günün aydınlanmasıyla kulübesinden çıkan bekçi, ücreti ödenmiş mezarların bakımını yapmak için yürürken açılan mezarı görmüş, “bu zamanda da ölü soyucular mı kaldı” diye söylene söylene, topraktaki taze kan izlerine dikkat etmeden mezarı kapatmış ve kazıldığı anlaşılmasın diye de iyice bir sulamıştı.)
Hares YALÇİ












