My Opera is closing 3rd of March

Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak...

Rüzgar bizi kendisiyle götürecek...

aksi kam

Mır mır okşandı aşkça, ta ki boğazında tıkanan yarım bir besmele oldu yaşadıkları. İlkin yataktaydı. Uzandığı yatağı kadardı vurgun mekanı, uzanamadığı yatağı kadardı suyunun figanı. Daha bir çekildi dizleri sancısına doğru. Kırış kırış ekşiyen yüzünü yanık ayasıyla ovdu biraz. Açıp kapadı gözlerini. Açınca da kapayınca da karanlıktı. Gülünce de ağlayınca da... Fecri kazib diye kalıba dökülmüş olmalıydı karanlığı. Yatağından doğrulup ağzını ışıkla ıslattı. Dolandı durdu, dolandı dolandı durdu. Tekrar yatağına uzandı sırtüstü, tavana göre yüzüstü. Hesapladı altı üstü... Odayı yuvarlıyorlar gibiydi.

Kalpler vardır, kimi zarif çiçekler gibi azıcık suya da filizlenir; kimi sert demir gibi örste şekillenir. örste kök salmış olmalıydı.

Şoku geçtikten sonra, burkulmuş gibi gözleri, topallayarak ağladı. Epeyce topalladıktan sonra sustu. Saçlarının aşk tarafından çekiştirildiği dağınıklığından okunuyordu. Yeni yeni anlıyordu ki; toprak içine alamadığı kadar çiğnenirdi. Hep "lam"ını der gerisi kederine düşerdi.

Birden her anısı azap oluverdi. Gözyaşı incinmesin, tebessüm gocunmasındı ama en güzel kahkaha şeytanda, en duru hıçkırık melekteydi. Hatırladı belirsizliğini, çok ağlar çok gülerdi.

Sabaha uykusuzluğundan kalktığında yüzündeki hatlar daha belirgindi. Günahların eğriliği buralarda soyunuyormuşçasına hesap defteri alnında salınıyor hissini veriyordu. Kalktı, giyindi. Pencereden bakışları kaydı. Önce bir kuş silkindi. Atıverdi üzerinden tüylerine sinen damlacıkları. Atıverdin dedi, üzerinden. Bir rüzgar ayaklarını sürte sürte geçiverdi damlacıkların yüreğinden. Geçiverdin dedi, yüreğimden. Ve bir güneş oburca damlacıkları yutuverdi. Ahh sen! Cayır cayır su, dedi, yanıverdi...

Rüzgarla rahmine dikiş tutturmaya çabalarken tohumundan yırtılmış baharların, karıncalar son kırıntılarını da sırtladılar bildikleri yarınların. Sustuğu kadar değer bulduğu terazilerde ağır basan her söze sırlar; ateşin çatırdatan sesinden sıyırdığı kafiyenin zenginliğinde fısıldıyorlardı:

"kuyunun derinliği kadar ölümken suyu
suyu kadar da hayattır derinliği"

Düşüncelerce sindirime uğrarken beyni, oturdu. "Bol yağmurlu günlerden sonra pervasızca görünen güneşte kirpikler nasıl birbirlerine yaklaşıp zevklenirlerse; bunca ıslattığın anlardan sonra seni ölümün göbeğine oturtacak sebep de o derece hazza mağruk kılacak beni." diye sustu, kalktı yerinden. Aynada gerçeğin yalana alt oluşunu izledi bir süre. Sahi cinayeti değil miydi bir kelimenin bir yalana vesilesi?

Kendisini gözleyen yazıcının kalemine kilitlenmişçesine bakışları, havada asılı kalmışlardı. Şunları da ekle der gibiydi:

Üç damla cennet için desti duaya çil çil kabul olsaydın da mahzun sail diye dolanmasaydım. Dikiş tutturamadım, duada durduramadım, mesrur dolandıramadım. Her temennim bir delik açtı. açığımı verdi de bin bir ayaklı yalan delikli dilekler yetmedi açığımı kapatmaya. Bitirmeden beni ondan ayır ki iki azaba mihmandarlık yapmasın bedenim.

Diyecekleri bitmiş gibi konuşmaya başladı. Kalktı, oturdu, gece oldu...

Gecenin kollarında uykusuzluğa tek kişilik yer kaldığında; sağalan, çoğalan, yara olan ne varsa yardan olandır.


Hares YALÇİ

ölümsüzümsüHale Bürünen Hayalet