My Opera is closing 3rd of March

Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak...

Rüzgar bizi kendisiyle götürecek...

Bat/an/aklığım mısın

Bastığınız topraklar birilerinin çatısı olabilir.



sen ne zaman
yürümeye kalksan
bir titreme alır
tüm pencerelerimi
siyahı konuşup
maviyi kusar
'öte'li serçeler
ölümsüz bir tutkuyla



Gök, çukurlarını kubbe gibi gösterirken, çıplaklığından arlanmayan şuh dallar rüzgara kırıtırlar işveli işveli. Ortalıkta tek kelebek yoktur. Öyle benzetme diye değil, mevsim harbiden de sonbahar ve sarı rengi terkinde daha bir anlamlı durur. Kuş göçlerinin senle ilgisizliği kadarken göz yaşlarım, göç kuşlarına fazla sıcak görünüyor olmalıydım. Bir kambur gibi dimdik doğruldum. Serilip durdum ardında. Kollarım kenetlenemeyecek kadar kuvvet yoksunu. Ne ilk gidensin, ne de ilk gidilenim diye bir teselli zayıflığındayım. Gidişini yaprak sararması, bulut istilası, dünya kararmasına falan da yakıştırmayacağım. Her şey içerimde. Benzeyen, benzetilen, benizleşen, yoksenleşen, ömürsüzleşen, ölümleşen…

Bakışlarım omuzlarına sarkardı, gözlerim gibi her nisanlaştığında yağmurlar. Kirpiklerine yaslanırdım. Çırpınıp durmak için şahika aramaya koyulurdu damlalarım. Ve her buharla ahbap serinlikleri vardı çiğlerimin. Yetişemediğim, hiçbir yere tutunmadan ağzımda tutabildiğim adın vardı senin. Yine tutunmadan hiçbir yere, mırıldanabilirdim. Başınla sonlanmayan saçların vardı. Ama tüm özlemlerinin yerine parmak kaldırırlardı. Her harfiyle içime kanayan bir aşk öyküsü gibiydin. Ahh Graziella… Saçlarım da beyaz yemeye başladı yavaş yavaş, ürküyorum. Bir de her takvim yaprağı tonlarca ağırlığa vuruyor ibrelerini gün dallarının. Eylül diyemiyorum bir de. Tellerinde salındırdığım ayrılıklar aşktan doğma çıplak, batıveriyorlar, batırıveriyorlar yazıklandığım hayatımı. Ağlama makamlarından başka bestesi olamazdı ayrılık türkülerinin. Didinilmemeliydi porte parmaklıklarında firari bir suya aç gülücüklerle. Güzel, güzel de, boş yere mi çırpınıyorum ki ben? Batıyor muyum dersin? Bat/an/aklığım mısın? Neden renklerim yansımıyor öyleyse, neden kararıyorum? Desene, ne zaman doyacak yokluğun?

Bak sevgilim. Yazgıyla elime tutuşturulmuş günlerim buruşuyor. Derin bırakıyorsun nefesini, karanlığın kandili sönüyor. Hin yol göstericim gece, üzerime- bir ayağı gün çukurunda- titriyor. Çektiğin her kürek göğsümü yarıyor. Nerde olursa olsun solan tüm güllerin renklerini sokaklarıma silkeliyorlar. Ipıslak bıraktığın her bir şeyin yorgunuyum. Şu etkinde uçmasını beceremeyen kuşlar, şu nergis kokunda hayat bulan uslu tepeler, şu aklımın ırzına göz diken hayaller… çapraz azaba verilen yıldızlık göz kırpımı dökümlerinde, derimi yokluğunla yüzüyorlar gibi. Hicran yeni uğramış havasında sürekli umuyor ve ben de eksilmeyenim sofralarda. Düğümler âma, saniyeler yaşlı nineler kadar boş zamana sahipler. Kapandıkça uzuyor dehlizlerim.


Sanırım fazla oyalanıyorum arka duraklarına bir yalnızlık takılmış olan bu şehrin ağzında. Kızım da öldü mini mini. Görseydin, küçücük bir melek aldı onu. Azrail’i hiç tanımıyormuş bile, sordum. Kara bulutların parmak aralığından sızan bir gökkuşağı parçası gibi gelirdi gülümsemesi ömrüme. Son sözleri hala kanatıyor yankısıyla dağlarımı. “Neden?” diyordu. “Baba! Neden gelebileceğim tüm kapıları kapadınız?” diyordu. Yürüdüğümüz yollar boynuna dolanmıştı. Görseydin ömrü kadar küçücüktü elleri, ya da eceli kadar. İşte böyle sevgilim. Kızım da öldü, varoluşsal tüm kavramlara inat varlığıyla, doğmadan…

Wek xatıreki tevi ewr u lêvê xeydok
Wek helbestki tevi gewr u zıravê neynok

(bulut ve kırılgan dudak yüklü bir veda gibi
gri ve tırnak inceliği yüklü bir şiir gibi)



Kaç kapın varsa o kadar da ye’sim vardır benim. Ve hepsini çalacak kadar hürriyete tezat bukağılarım. Yakama iliştirilmiş sonlar andına, giyemeyeceğim artık ütüsüz bir ömrü. Giyemeyeceğim buhran buruşukluğuyla tıkanan günlerimi; böyle müşevveş, böyle kendimsiz yargılarda.

Seni
Her şeyden azat eder gibi
Alacağın nefeslere havale ediyorum



Hares YALÇİ

Aşkı Poz Diye Takınmakölümsüzümsü