My Opera is closing 3rd of March

Ellerini, yakıcı hatıralar gibi benim aşık ellerime bırak...

Rüzgar bizi kendisiyle götürecek...

Aşk; Faraziyat Kuyusu


Varsayım ötesi, bir:

Bir gece yarısıydı, ki gece yarıları öğlenidir karanlığın. Pencerelerden gözlerimi emerek hüzün devleştiren düşüncelerde soyunan ölülerin çıplaklığını damarlarımda dolandırırken kalbimin kamburu, fısıldadı geleceğimi bile istila eden geçmişime:

“Sakıncalı bir sorgulanmada şakıyan bülbüllere hitabet öğretircesine ellerine mürekkep pompalayan ikindiye uzanmış bir günün suratına tükürmek için doruklarıma giyindirdiğim uçurumlardan etekleri çadırlaştırıp, altında karanlığın som ışıktan memelerine yapışıp kalmış geceler büyüteceğim.”

Uzun boylu bir yorgunluktur omuzlarına değdiğim…


Elsiz ayaksız bir kapıyı çarpmadan gidişine eklediğim kanı çekilmiş bir yüz ile ölümünü farz ediyordum ki;


Gittiğin andaki yüzüm kadar ıslak sokaklardan geçiyorum içimdeki yangınla. Kaç yıl oldu, yıl kaç oldu, mefhumsuz… ne zaman anlamını soymaya başlasam, hayatın cennetinden kovulacak kadar çıplaklık oluyorum. Seni toprağın koynuna verince o kadar ağrıma gitti ki suyun alnında hüzün perçemli kuşum! Bu kadar da yalnızlık sana göre değildi. Sen bu kadar yalnızlığa göre değildin. Birlikte gömülmenin birlikte olmakla eşdeğer olduğunu bilsem, bir saniye bile tetiğin dudaklarında tereddüt edebilir miydim ki! Baştan sona isyan olan bir intiharla yürek uçlarımda hayattaydın.

Her sabaha varlığındaki tatlılıkla uyanamıyorum ve uzanamıyorum geceye. Yatağımızın bir köşesi hep sen kadar boş ve sensizlik kadar boşum ben avareliğimle, mumyalanmış yalnızlıkları tıkınan bu evde. Dolandığın her yer ayaklarıma dolanıyor. Mesela geçenlerde kızımızı okula yetiştirme telaşındaydım. Önce yumurta yandı, çay suyu taştı, ekmek de bitmişti. Gömleğimin ütüsüz olduğunu ise sonradan fark etmiştim. Okula doğru yol alırken yağdı yağacak gibiydim. Derken mırıldanır gibi oldun içimde. “Düzenli olmayı öğrenemeyeceksin değil mi!” “Yok su kuşum, yok. Bıktım, bunaldım sensizliğimin dağınıklığından.” Gözlerime biraz ölümün kaçtı içimden. Dayanamadım, hıçkırdı bulutlarım bir kılçık gibi gırtlaklarına oturan yağmurları.

Taşların en ölüsü olan mezar taşlarının toprağında bir ağıt gibi durması… Ah! Sahi ben bu kadar taşınmaz mıydım? Ömrüme kattığın hafifliği yalnızlığın ‘ruhu sökercesine’ ağırlığında anladım. Aşkına hiç yakışmayan bu gidişin vuslata döneceği ana dek, kupkuru bir beden olacak üzerimde taşıdığım.

…işte böyle farz ettim ölümünü. Düşün ki ölümünü bile farz ettim. Hüznün topukları ezsin ister gibiydim hazzımın meyveye duracak tüm filizlerini. Beterine acıkan gözlerine yedirdiğin koca bir ihanetle varsayımlarımı bile kökünden dinamitledin. ‘Hep bahar geliyor gibi’ ziynetiyle endam eden bir aşkın kaç fecri kâzib yaşayacağını güneşim gösterebilirdi ancak. Benim bilebileceğim; bir rüzgârdır kelimelerim, ekmemeliydin…


Kaderin keder ile çağrışım akrabalığından çıkarak yola, şeytanın bile aldatan bir kadın kadar şeytan olamayacağı levhasını ömrün koridorları boyunca duvarlara çakacak olan bir inanç ile iman ediyorum ki;

İnsan fıtratına zıt koca bir nefret yumağına sarınan kin siyahı, öfke siyahı ve en son cinnet siyahında ebedileşen alçaklık serüvenleri; yalanlarından sökülme…

Bitmeyecek gibi duran ellerinin en tatlı talan olduğunu inkâr edemeyecek kadar dürüst olduğumda itiraf ettim: Eylül tetikleyen sarışın bir bahçe çitine asılı uslu bir yalnızlık mızrağına takılan hayali bir şalın salınışı gibi değdin içime. Gösterdin, gördüm. Göstermedin, gördüm. Yalanla örtündün. Yine de ben yok saymıştım göstermediğin ve ayyuka inen tüm sesleri. Ama nerden bilebilirdim ki bir ayrılığa nasıl yaranılacağını. En büyük kusurum vardı çünkü üzerimde…

Her sevincin hüzne kaçan yanlarından tutunuyorum ıslıklarıyla zamanın. Her erkek yüzünde hikâyeni tamamlayacakmış gibi duran cümlelere rastlıyorum. Birinden diğerine yuvarlanarak okuma krizlerine giriyorum. Bilmeliydim oysa; dini olan kadındı ve dişi tanrılara terzi olanlar, hırslarını biçerlerdi durmadan…


Küçücük ağzından yanaklarına doğru koca adımlarla yol alan tebessüm kırıklarından gözyaşlarının dolu dolu akıvermesi karmaşasında dönüşüne yollaşan köprülerimle farz edeceğim ki;

Bir kadın doğuracağım aklımın bakire sokaklarından. Uykusuz seherlerde, ihanete uğramamış eskilerden bir demet aşkla büyüteceğim onu. Yaşama dokunmadan, baharlar dolusu kokularla içime dökeceğim güzellikleri. Kanımdaki hüzünden gemileri, fırtınası olacak sevinçlerin yüreği deniz ortalarına süreceğim.


Varsayım ötesi, iki:

Süresel ısınmalarda suları yükseldi hayatımın. Kaçış yok, buzullaşan korkularım eriyecek. Şehir dışına itilmiş mezarlıklar gibi kokacaksın taşındığın her dünyada. Ve kollarındaki küçük damlacığınla, cehennemle tıkınan ateşten dağları yutacaksın.


Son bir ölüme hasret,

bir hasretle son ölümü,

ölüme hasret bir senle…



Hares YALÇİ

Sırata Bağdaş Kuran Şehirkayıp

Comments

aynşinkaf Sunday, April 5, 2009 7:42:54 PM

son bölüm bana bişi anımsattı ya neyse smile

hares yalçiharesyalçi Monday, April 6, 2009 1:32:16 AM

nedense bana da bir şey anımsattı ve ben gülmüyorum:)

Lâşeyhiclikmakami Thursday, October 1, 2009 4:13:16 PM

''Gittiğin andaki yüzüm kadar ıslak sokaklardan geçiyorum içimdeki yangınla.Kaç yıl oldu, yıl kaç oldu, mefhumsuz… ne zaman anlamını soymaya başlasam, hayatın cennetinden kovulacak kadar çıplaklık oluyorum.''

golha eşliğinde okudum.etkileyici bi anlatım..
bundan sonra konakladığım bir mekan da burası olucak sanırım.yüreğinize sağlık