. . .

İSMAİL

Subscribe to RSS feed

...



Uploaded with ImageShack.us

SANA BENZİYOR ÖZÜM


Sana benziyorum,
Nasılda susuyorum…
Sanki gece gibiyim,
Bu karanlığı hangi dehlizde saklıyorum.
Sus demeye kalmıyor,
Kendimi susturup,
Senin gibi kendime küsüyorum.

Ben sana benziyorum
Senin gibi zorum,
En çokta kendimi yoruyorum.
Hiçlikle sohbet edip,
Anlaşılması zor cümleler kuruyorum.
Hiç anlamayasın diye,
Seni seviyorum demiyorum.

Sana benziyorum,
Kendimden gidenlere kırılıyorum,
En az sen kadar yoruluyorum.
Korksam da, dik duruyorum,
Tıpkı senin gibi, hiç gitme diyemiyorum.
Gidenlere ağlayıp,
Unuturum türküleri söylüyorum.

Ben sana benziyorum.
Senin ki kadar mavi olmasa da,
Düşler kuruyorum,sonra
Kurduğum düşlerden düşüyorum.
Bazen asılı kalıp hayat yamacında,
Kanayan ellerime aldırmayıp,
Kaybetmemek adına direniyorum.

Sana benziyorum.
Senin gibi vazgeçiyorum,
Yürümeye mecalsizim,
Sevgiden yana hep emeksiz.
Yoksa eğer yerinde kalbim,
Ödünç verdim deyip,
Yüreğim yar elinde kaldı diyemiyorum

Ben sana benziyorum,
Hikayeyi ben yazayım istiyorum.
Noktaları art arda ekleyip,
Yok bu iş böyle gitmez, pes ediyorum.
İmla da hata edip,
Noktaları yersiz koyuyorum.
Senin gibi, hep devrik cümleler kuruyorum.

Sana benziyorum,
Yol yürüyorum,yolcu oluyorum,
Dünya hanından geçiyorum da,
Bir kalbe giremiyorum.
Yüreğini emanet etmişken yüreğime
Azad ettim yüreğini,
Bende kalsın istemiyorum.

Ben sana benziyorum,
Tıpkı senin gibi içime ağlıyorum.
Gülerken yüzüm,
Kan ağladım diyemiyorum.
Silerken içimin pasını,
Aşka ağladım,
Çürüyorum diyemiyorum.

Ben sana benziyorum,
Senin gibi seviyorum.
Bir türlü canımsın diyemiyorum,
Olur ya canıma kıyarsam,
Benimle ol istemiyorum.
Aşığım, yar başlarında durup,
Düşmeye razı olamıyorum.

Sana benziyorum,
Sende biliyorsun biliyorum.
En çok güldüğümde,
Aslında gülerken ağlamaya başladığımda.
Hayatla anlamsız kavgamda,
Hep mağlup yanımla,
Ben en çok sana benziyorum.

Ben sana benziyorum,
Çaresizken susuşumla,
Susarken pusuşumla,
Matem siyahını giyip de,
Kendime yakıştırdığımda,
Hüznü gözlerime sürüp,ağladığımda,
En çok sana benziyorum.

Ben en çok sana benziyorum.
Aynada gördüğüm aksime bakınca,
Ellerime masal kitaplarını alınca,
Kulağımda ayrılık bestesi çalınca,
Dizlerim yine kanamaya durunca,
Çocuk gibi ağlamaya başlayınca
Ben sana benziyorum kendimce.

Yoksa yinemi hayal kuruyorum,
Ben bu aralar fazla mı rüya görüyorum.
Hayır ,ben sana baktıkça,
Kendimi görüyorum.
Aynalara sormuyorum,onlar biliyorlar,
Kim ne derse desin,
Ben en çok sana benziyorum.
Bak işte, tohum şimdi rüyada, derindedir
Bir dua mahşerinin sonsuz mihverindedir
Avucundan taşıyor kevser dolu bir sebil
Merhamet ki, o leylî saçlarında uyuyan
Son derin aynasıdır tenhayı bilenlerin
Yüreğimde ay gizli, sinemde bir karanfil
Bense yine bir nehir, şeb-i yelda ve mahrum
Bazen de bir cellâdın simsiyah ellerinde
Eski bir bahçıvanın korkularına mahkûm
n.genç

ANADOLU’DA BİR OSMANLI GÜZELLEMESİ: MUDURNU


İsmini hep duyduğumuz ama zihnimizde sahip olduğu birikimin ötesinde çağrışımlar yapan bir yer Mudurnu. Tavukçuluğun hızlı gelişimiyle birlikte ismi bilinmeye başlanan bu güzel ilçe, sektörün yaşadığı kriz nedeniyle, bu kez tarihi ve kültürel zenginlikleri ile dirilişe geçti. Atılan doğru adımlar ile yaşanan sıkıntılı zamanlar Mudurnu halkına potansiyel gelir araçlarını keşfetmenin yolunu açtı. Tarih boyunca önemli olayların merkezinde bulunan bu kadim Anadolu kenti, artık kültürünün zenginliği ve insanının sıcaklığı ile misafirlerini güzelliklerine buyur ediyor.

Anadolu’nun küçük İstanbul’u
Bolu’ya bağlı bu güzel ilçeyi tanımaya başladıkça sahip olduğu güzellikler karşısında hayranlık duymamak mümkün değil. Ne denli önemli olduğu tarihsel referanslarda da net olarak görülüyor. Adını Bizans döneminde Bursa Tekfuru’nun kızı Moderna’nın anısına inşa edilen kaleden aldığı rivayet edilen Mudurnu, geçmişte Comopolis, Modreae, Modrene, Swe Modrenae, Mutarni, Matarni ve Mudurlu gibi isimlerle de anılmış. Tarihte Bithynia ve Anadolu Trakyası olarak adlandırılan Bursa- İzmit- Bolu bölgesinin ortasında yer alan Mudurnu’da ilk yerleşimler, M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzandığı ifade ediliyor kaynaklarda. Hristiyanlık öncesi dönemde birçok önemli tarihi gelişmenin ortasında yer alan bu bölgede Hristiyanlığın serbest bırakılmasının ardından patriklik ve psikoposluk düzeyinde yerleşim birimleri kurulmuş. Tarihteki geçiş süreçleri ve farklı kültürel birikimleri ile Anadolu’nun küçük İstanbul’u gibi bu güzel şehir.

Mudurnu’nun Türkleşme süreci
1176 yılında bölgenin Selçuklu denetimine girmesi ile yeni bir dönem başlamış. Anadolu’nun Türkleştirilmesinde önemli rol oynayan uç beylerinden Samsa Çavuş Mudurnu tarihindeki en önemli şahsiyetlerden biri. Yoğun Türkmen göçleri ile gelecek dönemde bir Osmanlı coğrafyası olmasının ilk adımları atılmıştır böylece. Hatta bugün bile bazı köylerinin isimleri eski Türkmen boylarının isimleri ile anılıyor. Bu göçler Osmanlı’nın kuruluş döneminde de yoğun olarak devam eder. 1337 Orhan Bey’in talimatıyla Mudurnu kalesi ele geçirilerek tamamen Osmanlı topraklarına dahil edilmiş bu topraklar.

Osmanlı kenti doğuyor
Osmanlı hakimiyetine giren bölgede imar çalışmaları da başlar. Mudurnu güvenli bir bölge olarak görüldüğünden Fetret devrinin karmaşasında şehzadelere barınak olur. Osmanlı döneminde kaza olan Mudurnu, çeşitli ayaklanmalar sebebiyle devletin ağır baskısı karşısında bunalan halk da isyan eder. Ünlü Köroğlu da bu dönemde yaşamıştır. O dönemde kaza olan Mudurnu önce sancak beyliği kurulan Bolu’ya, ardından 1865 yılında Kastamonu sancağına, Cumhuriyet döneminde ise tekrar Bolu’ya bağlanır. Bu bölge kurtuluş savaşı döneminde de önemini koruyarak milli mücadele için önemli bir mevki özelliği taşımış.

Ahilik geleneğinin kök saldığı topraklar
Tarihi İpekyolu bağlantısı ve Kuzeybatı Anadolu’nun ticaret yollarının kavşak noktasında olması sebebiyle Mudurnu her zaman önemini korumuş. Bu özelliği sebebiyle ahilik geleneğinin de yerleşik olduğu ve o ruhu bugünlere kadar taşımayı başarmış müstesna yerlerden biri. Geçmişteki birikimlerini bugünlere böylesine koruyarak taşıyan bu şirin ilçenin geçmişine genel bir bakış atmak bugününü anlamak için neredeyse bir zorunluluk. Çünkü Mudurnu’da karşısınıza çıkan bütün detaylar yüzyıllardan beri evrimleşerek bugünlere ulaşan zenginliğin bir parçası.
Ünlü seyyah Evliya Çelebi Seyahatnamesi’de Mudurnu’dan; Yüce dağlarında çam çok olmakla, köylerinde iki kulplu çam bardakları olur. İkisini bir Himara tahmil ederler.Hint’e kadar hedaya gider. Hint’de dahi meşhurdur. Bu diyarlarda o bardakların adına (Boduç) ve (Sekek) derler. Rum’a dahi hedaya olarak gider. Dağlarında onar arşın uzun ve iki ziraa enli latif levhaları olur ki, bu diyara mahsustur şeklinde bahsettiği rivayet ediliyor.

Modern zaman seyyahlarının durağı
Modern zaman seyyahlarının gözünden ise bir başka görünüyor Mudurnu. Bolu’ya 52 km uzaklıktaki şehre ilk girdiğinizde sanayi tesislerinin yarattığı yeni kent görüntüsü ile karşılaşıyorsunuz. İçerilere doğru ilerledikçe tarihi ve kültürel doku kendini iyice hissettirmeye başladığında algınızı değiştirmeye başlıyor. Teknolojinin tüm yansımalarına rağmen kadim Anadolu kültürü sarıp sarmalıyor sizi. Şehrin tam ortasından geçen Mudurnu deresi ve kenti kuşatan Abant dağlarının ortasında gizli bir hazine keşfetmiş hissi veriyor karşılaşılan manzara. Çok geniş bir yüzölçümü olmamasına rağmen tarihi ve kültürel birçok değeri konsantre olarak bünyesinde barındırıyor.
Meraklı bakışlarla kenti keşfetmeye çalışırken, sorular sorduğumuz Mudurnuluların sıcak tavırları sonbahar mevsiminde sıcak bir ilkbahar esintisi yarattı gönüllerimizde. Gözlerinizin kesiştiği her bakış, hafızalarımızın derinliklerine yüzyıllardan beri aktarılan ama yaşamayı unutmaya başladığımız o engin misafirperverliği hissettiriyor. Belli ki Ahilik teşkilatı burada yaşayan insanların yaşamlarına öylesine güçlü nüfus etmiş ki yüzyıllar geçmesine rağmen yoldan geçeni buyur eden erdemli yaklaşım, modern zamanların paranoyalarına yenik düşmemiş.
Ünlü seyyahlardan İbn’i Batuta da seyahatnamesinde yolunun düştüğü Mudurnu hakkında Bu yörelerin insanları ulu ölülerin mezarları üzerine ahşaptan odalar inşa ederler, (Türbe) uzaktan görenler meskün zanneder ise de, yanına varılınca içeride hiç kimsenin bulunmadığı anlaşılır. Ben de bunlardan bir çoğunu gördüm. Bazılarının içine girilerek dinlenmeye ve soğuktan korunmaya çalıştım. Bu kötü şartlar altında yoluma devam ederken Cenab-ı Zülcelal beni bir evin kapısına götürdü. Orada yaşlı bir adam bulup, Arapça konuştum. şeklinde notlar düşmüş.
Gelenek ustalık ve sabırla geleceğe taşınıyor
Zamana direnen bir diğer güzellik ise kent halkının renkli kültürünün temelini teşkil eden üretim dinamiklerinin azim ve kararlılıkla sürdürme çabaları. Önemli bir kısmı endüstri devriminin yarattığı yeni tüketim alışkanlıklarına yenik düşse de bugün hala bazı zanaat ve geleneksel el sanatları varlığını koruyor. Bunlardan ayakta kalmayı başaran semerci, bakırcı ve demirci ustaları hala Demirciler Çarşısı’nda varlığını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak sac sobalar, bakır cezveler, siniler, mangallar, imal edilirken; kazma, keser, kürek vs. gibi gereçlere de rastlamak mümkün. Fakat yeni kuşaklar içerisinden bu zanaatleri devam ettirecek ustaların yetişip yetişmeyeceği ortaya konulan ürünlere olan ilginin ticari beklentileri karşılamasına bağlı galiba. Bu durum da bile usta kavramının ihtiva ettiği bilgeliğin yeni nesillerce yaşatılacağı konusunda çok da iyimser olmayan bir tablo var. Bu sebeple yaşayan bu ustaların gözlerindeki görmüş geçirmişliği ve yüzlerindeki çizgilerin derinliğini görmek güzel bir deneyim olabilir.
Mudurnu’nun kadınları da başka bir alanda üretkenliklerini ortaya koyuyorlar. Anadolu kadınının ince sanat duygusu ve sabrı ile hayat bulan el sanatları da Mudurnu’da canlanan tarihin müstesna renklerini oluşturuyor. Bu konuda Mudurnu Belediyesi de önemli bir adım atarak halk arasında küçük ev olarak bilinen Sanat Evi’ni kurmuş. Burada marifetli kadınların ellerinden çıkan rengarenk, desen desen, çeşit çeşit el işi yemeniler, çantalar, üçetekler, ahşap aksesuarlar, süs eşyaları ve daha birçok el emeği göz nuru ürün görülmeye değer. Bu anlamda ilçeye has el yapımı bebeklerden de bahsetmek de fayda var. Eskiden Anadolu’da kızların kına gecelerinde giydikleri bindallı üç etekli kıyafetli bebeklerin ünü Mudurnu sınırlarını aşmış durumda.
Mudurnu’nun bir başka kendinden söz ettiren özelliği ise pazarı. Civar yerleşim yerlerinden insanlarında geldiği pazar Cumartesi günleri kentin anayolu ile kesişen sokaklarından birinde kuruluyor. Yaş ve kuru gıdadan, el işlerine kadar çok çeşitte ürün bulmak mümkün. El yapımı yöresel ürünler turistler tarafından ilgi görüyor.

Osmanlı mimarisi Mudurnu’ya hayat veriyor
İlçenin yeniden doğuşuna ilham veren en önemli değeri ise Osmanlı döneminden kalan yapıları. Mudurnu deresine paralel olarak uzanan yolun bir diğer tarafında kalan Osmanlı döneminde inşa edilen Yıldırım Bayezid Hamamı ve Camii mütevazı ölçülerde ama hala ibadetgah olarak hizmet veriyor. Bir diğer önemli yapı ise Kanuni Sultan Süleyman Camii. Filibeli Hacı Tevfik Efendi ve Murat Karaarslan Türbeleri bir diğer önemli eserlerden. Uzun aramalar sonucunda bulabildiğimiz tarihi köprülerin üzerlerinin beton ve asfaltla kaplanmış olduğunu gördüğümüzde biraz hayal kırıklığına uğradık. Fakat canlandırılan tarihi ahşap konak ve evler bizi olumsuz duygularımızdan arındırdı. Osmanlı döneminde İstanbul’un Anadolu ile bağlantı yolu üzerinde olması sebebiyle tacirlerin ve devlet görevlilerinin konaklama ihtiyaçlarının karşılanması sebebiyle bu konaklar inşa edilmiş. Turizm Bakanlığı’nın 2002 yılında başlattığı proje sonucunda günümüze ulaşan konaklardan bazıları restore edilmiş. Mudurnu insanı da sahip oldukları bu güzellikleri faydaya dönüştürmek konusunda da her fırsatı değerlendirebilecek atılım ve çaba içerisinde. Konaklar turistlerin ziyaretine açılırken, konaklama ihtiyacına cevap verecek şekilde düzenlenmiş. En bilinenleri Hacı Şakirler, Keyvanlar, Hacı Abdullahlar, Yarışkaşı, Armutçular Konakları.

Dağlara emanet edilmiş bir güzellik
Bu çok renkli ve zengin kültürel birikime sahip ilçeyi yukardan temaşa etmek istediğinizde tarihi ahşap saat kulesinin olduğu noktaya çıkmanız yeterli. Şirin dar sokaklardan tırmanarak çıktığınızda karşınıza çıkan manzara size yorgunluğunuzu unutturacak güzellikte. Etrafını çevreleyen dağlara emanet edilmişçesine sarıp sarmalanan bu güzelliğe tarihin verdiği değerin bilinciyle bakmak gerekiyor. Bu güzel ilçenin dirilişinde daha yapılacak çok iş var. Restorasyon sürecinin tamamlanması Mudurnu’nun tarihi ve kültürel bütünlüğünün sağlanması açısında önem taşıyor. Sadece merkezi değil civarındaki güzellikler itibariyle de cazibe merkezi olan Mudurnu, Abant Gölü ve Sülüklü Göl’ü de sınırları içerisinde barındırıyor. Sarot ve Babas kaplıcaları da Mudurnu’nun diğer cazibe merkezlerinden.
Zengin bir mutfağa da sahip olan Mudurnu’da balkabaklı gözleme, erişteli kaşıksapı, Mudurnu baklavası, helva ve daha birçok lezzeti tadarak, bu güzel kentin gönlünüzde bıraktığı tadı damağınızda da hissedebilirsiniz.

Sevgili Emine Hilal KORUCU'ya Mudurnu adına teşekkürler, selam ve sevgiler.
Gezgin / Şubat / 2010

BAB-I ESRAR'dan

Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu..
Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar..Kış güllerinin katmerleme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi..
7 kişi girmişti bahçeye..
7 öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği 7 akıl, 7 keskin bıçak..
7 lanetli adam bahçenin sessizliğini 7 parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya..

Taşta kan vardı..Bahcede ürkütücü bir serinlik..cinayetin tek tanıgı dolunaydı..hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından...
7 kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya, en yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini.. 7 kişinin 7'si birden saplamştı bıçaklarını içerden çıkana..

Taşta kan vardı, insanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sukunet..bir bebek ağlıyordu uzaklarda bir yerlerde, bir bebek kıpırdanıyordu evlerden birinde..genç bir kız uyuyordu uzaklarda, genç bir kızın bedeni agır agır çürüyordu topragın altında...
7 kişiden en genç olanı saplarkan bıçağı adama, kıpırdandı mezarda çürümekte olan genc kızın körpe bedeni, bir gülümseme yayıldı ölümün bile örselemediği yüzüne..
7 kişiden en genç olanı, saplarken bıçağı, bir "oh" çekti genç kız boğazında düğümlenip kalmıs son nefesinden..

Taşta kan vardı, 7 bıçak, 7 yara açmıştı..7 kızıl fiskiye..7 kez sarsılmıştı adam, 7 kez sarsılmıştı bıçağı saplayan 7 kişi..
ama yerin altındaki körpe kızın bedeni kıprdamıyordu artık..genç kızın bedeni gibi yerin üstü de sessizdi şimdi..sanki dünyanın son vaktiymişcesine canlı cansız ne kadar mahlukat varsa susmuş, kıpırtısız kalmıştı..

Taşta kan kıpırtısızdı..
Taştaki kanın içinde sönmekte olan dolunay kıpırtısızdı..
uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, tazelenen nergisler,toprak kokulu bahçe...
canlı cansız ne kadar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki kanın içinde....

...

...

Dert



_____________________
fotoğraf:ismail kocaman

Cemil Meriç'ten


____________________
fotoğraf:ismailkocaman

akıl / sızlar

nerede bir deli görsek acıyarak bakarız
bakarız derken çoğunluğun içine herkesi katmamak lazım
akıllıların çoğu...
veya kendini akıllı sananların.

deli der
zavallı der
garib
gariban
düş kün
kimse farkında değildir aslında
benzettiği kişinin benzediği hallerin inceliğine
de li
ne demektir de li
tane tane söyleyince kelimenin anlamsızlığı kadar sıradanlığı da dikkat çekiyor başı boş iki hece

zavallı
zaval lı
zaval türkçe karşığı tam olarak bulunmayan bir kelimedir ama istediğimiz her ne ise o oluverir
söyleyenin kalbine ve hayal gücüne bağlı
sonuna da "lı" ekine ekleyip o kelimeyi kişiye istediğimiz bir sıfat yapabiliriz
oysa lı eki bir şeye sahip olanlara eklenmezmiydi her zaman
akıl lı, para lı, iktidar lı, iman lı vesaire..

iyi niyetli isek karşımızdaki hoş tur aslında
hayır kalbimiz yetirince iyi değilse de tamamen boş tur karşımızdaki zat, hatta acınılasıdır
kendimize bakmadan koyuveririz bu yaftayı üzerine
insanları tek tek düşünmek guruplaştırmadan tane tane sevmek
hem seçmece yaşamak hem bütünü sevmek
aslında başarının sırrı buradan geçmeli
şimdiki gibi bir takım ezbere yaşanan, kestirmeden alde edilen geçici, seçici işlerle değil sevgi kaynaklı olup popülarite ile kazanılmalı başarı

garib ne kadar masum bir kelime ise
gariban o kadar yoksun bir kelimedir.
garib olan aslında; yaratılmışta bir gariplik görendir.
düş kün olan da inanmayan düş kurmayan tıpkı bir yarış atı gibi tek sermayesi ot olan ama
sahiplerini zengin eden,
gözlüklerinin açısı kadar dar alanda yaşayan insanlardır
ben hep diyorum
deliler bize gülüyordur
akıllılara bakın diye
ve onları da çok kıskanıyorum
tıpkı imrendiğim çobanlar gibi...


_____________
ismail kocaman

AŞK


Ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

bu sabah uyandığımda
aklıma gelen ilk cümle

uzun zamandır okumak için çaba sarfedip
her açışımda beni geri iten cümlelerden ibaret
bir türlü sevemediğim, popüler kitap
elif şafak/ aşk

neden sevmedim,
beni iten nedir bilmiyorum
hakkında yazılanlar çizilenler hep olumlu şeyler olsa da
benim için soğuk ve sıradan bir eşyaya benzedi bu kitap
sanki ben bir cümleyi okurken ardından gelen cümleyi tahmin ediyorum

belki korku, belki hayal kırıklığı...
ama
beni iten sıradanlık olmalı diye düşünüyorum
öyle ya
o sık sık cümleleri süslemek için iliştirilen deyimler bile sıradan, alalade.
belki üçüncü, belki dördüncü kişinin ısrarla tavsiyesine dayanamayıp
dün akşam tekrar aldım elime
ama bir sayfayı zor okuyor her satırın getirdiği beklenti içinde okuduğum kelimeler
bana ucuz etin yahnisini anımsatıyordu

bazı yerli ve tutulan markaların rekabette yenik düşüp, taviz vermek pahasına
çinde ürettirdikleri kalitesiz malları kendi markası ile piyasaya sürmesine benzettim o nu

evet bir yaşanmışlık yoktu
sarfedilen çokca bir emek yoktu
belki de sorun buradaydı
elif şafak ın okuduklarının ve anladıklarının hatta ünüversite yıllarında hazırladığı iki tezin bir çırpınışla çıktığı masal kahramanlığının bir kitaplık özetiydi sanırım
nasıl olsa okunuyordu eski kitapların hatrına

Ahmet Ümit in aynı konulu Bab-ı Esrar isimli kitabındaki söylemi ile mana aleminin sarrafı olmuş iki önemli şahsiyet adına yazılan her kelimenin özenle seçilmiş, o her söyledikleri dünya insanlarına klavuz olmuş muhterem kişiler ile ilgili olan hiç bir şeyin sıradanlık içermiyor olması çok önemli diye düşünüyorum

Bu kadar basit olmamalıydı, Şems ve Rumi bu tekdüze ve lakayıt cümlelerle anlatılmaya çalışılmamalıydı, merkezine inilemiyorsa maneviyatın uzağında kalmalıydı Elif hanım

Diğer kitaplarındaki özenin Aşk da bulunmaması
aceleyle çıkarılıveren bir nefes hükmündemiydi acaba
nasıl olsa tasavvuf başlı başına bir ılık rüzgar
alıp götürüyordu okuru mana ve sır iklimine
ama yine de
bu kitapta beğendiğim iki cümle
ya ortasındasındır AŞK’ın merkezinde;
ya da dışındasındır, hasretinde..

güzel bir sabahın etkisiyle süren
hasret dolu gecede
belki de aşılan had ile yazılmış cümlelerle
sevgiler...



_____________
ismail kocaman


D A V A R



hep kıskanmışımdır
kıymetli varlıklarla gün geçiren çobanları
kıymetli varlıklardır koyunlar
insanlardan kıymetli
zarar vermeyen her şey faydalıdır diye düşünürüm hep
bu nedenledir ki
çoğu insandan daha çok ihtiyaç duyarım varlıklarına
ve kıskanılası
beraberlikleri
karşılıksız
çıkarsız
miyatsız
dalaşsız
sınıfsız
birliktelikleri


_____________
ismail kocaman