Bir Bakkalın Anatomisi
Tuesday, February 8, 2011 12:11:55 AM
Kentlerdeki toplumsal yaşamın bir parçası olan geleneksel küçük işletmeler, dev alışveriş merkezleri ve onların uzantıları zincir mağazaların uzun yıllardır kuşatması altında. Bu merkezlerin yaygınlaştırılmasındaki ağırlığın önümüzdeki yıllarda büyükşehirlerden küçük şehirlere kaydırılması planlanıyor. Dev bir ahtapota benzeyen bu çılgın tüketim tapınakları vantuzlu kolları arasına aldığı küçük esnaf ve sanaatkara yaşam şansı tanımıyor.
Küçük esnaf ve sanaatkarlar içinde eğitimsiz kesimin bilgi ve beceriye dayanmayan, genellikle borçlanarak kurduğu bir meslek 'bakkallık'. Önceleri büyük hayallerle açılan, hipermarketler ve zincir mağazaların karşısında tutunamayanların atsan atılmazı satsan satılmazı artık. Bakkallık taşradan büyükşehirlere göç edenlerin varını yokunu satarak kurduğu ya da devraldığı büyük hayallerin ilk ve son durağı. Bakkallık çoktandır bir baba mesleği değil. Cemil Efendiler nesli tükenen bir meslek erbabının son temsilcileriydi. İşte bu onun hikayesi...
"Cemil Efendi buzdolabından soğuk, sade bir gazoz daha açtı, gazı kaçmadan hemen bir yudum içti. Yüzündeki kayıtsızlığın donuk ifadesiyle uzak bir alemin sisleri arasından çocukluk günlerinin kapısını yeniden araladı.
Babası Nedim Efendinin bakkal dükkanı küçük tütüncü kasabasını ikiye bölen çarşının en işlek dükkanlarından biriydi. İçeriye açılan geniş kanatlı kapıdan adımınızı atar atmaz sizi herzaman ütülü ve temiz beyaz önlüğüyle Nedim Efendi karşılar, hal hatır sorar, siz sıcak çayınızı yudumlarken o da bir yandan siparişlerinizi hazırlardı. Küçük Cemil, annesinin eski gazeteleri katlayıp, unlu bir bulamaçla yapıştırdığı torba keseler biriktiğinde onları dükkana getirir; babasının ona açtığı buz gibi 'Sunko' gazozunu yudumlarken bir yandan da hayranlıkla babasını izlerdi. Babasının tek tek müşterilerine isimleriyle hitap etmesine şaşırır, o kadar çok ismi nasıl aklında tutabildiğine bir türlü akıl erdiremezdi.
Yıllar sonra babasının erken ölümüyle okulunu yarıda bırakıp dükkanın başına geçtiğinde o zamanlar küçük tütüncü kasabası henüz boşalmamıştı. Cemil baba mesleğine sıkıca sarılsa kimi yenilikler yapsa da giderek boşalan bu küçük tütüncü kasabasında öyle afili düşler kuramayacağını kısa zamanda kavramıştı. Sonunda büyükşehirde oturan ablasının da ısrarlarıyla dükkanı devredip tütüncü kasabasını terketti. Kısa bir süre sonra da ablasına yakın bir semtte büyükçe bir bakkal dükkanı açtı. Baba mesleğinin tüm inceliklerini alan semtin en güzide bakkalı, çocukların Cemil amcaları, mahallenin olmazsa olmazı, dürüst, çalışkan, güleryüzlü, Elif adında bir kız babası Cemil Efendi.
Geleceğe ait düşleri vardı. Talihe ve kendine güveniyordu. Niyetleri arasında geniş, bahçeli bir ev almak bile vardı. Daha sonraları için de şöyle büyükçe bir minibüs almayı tasarlıyordu. Fakat günler geçti, aylar yıllar geçti. Yüzünü kaplayan sevecen gülümsemesi yerini kayıtsızlığın donuk ifadesine bıraktı, gözlerinin parlaklığı gitti, saçları dökülmeye yüz tuttu. Yaşı kırk beşe varmış, yirmi sene önce kurduğu düşlerin çok gerisinde, tek düşüncesi emekli olabilmek için ödemesi gereken prim borçları olan, kendinden başka hiç kimseyle ilişkisi kalmayan, gün geçtikçe dükkana bağlanıp adeta kök salan, bütün dünyası evi ve dükkanı bir adam. İşte hepsi bu.
Cemil Efendinin içinde olup bitenlerden kimsenin haberi yoktu. Zaman zaman kalbi derinden sızlayarak insanların neden bu kadar bencil, hoyrat ve pervasız olabildiklerini düşünür, kedere boğulurdu. Her şey olanca hızıyla değişmişti. Neredeyse sokakta hatta semtte tanıdık bildik kimse kalmamıştı. Kızgındı, ona gidici gibi bakışan komşularına. Cemil Efendi yokmuş hatta hiç yaşamamış gibi davranan bütün sırlarını bildiği, acılarını paylaşıp sevinçleriyle coştuğu eski sadık müşterilerine. Kızgındı, paraya tamah edip dükkanlarını bankalara, büyük mağazalara satan, kiralayan eski esnaf arkadaşlarına. Yine de yüzü tutmuyordu onları unutmaya. Resimlerini asmıştı bütün gün oturduğu tezgahın yan duvarına. Terzi Osman vardı. Ismarlama takım elbise dikerdi tiril tiril. Kasap Telha'nın yanık sesine telli tamburasıyla eşlik ettiği akşamları nasıl unutabilirdi. Zeytinyağlı sarmalarını komşularına tattırmadan yemeyen Gülsüm ablayı. Unutmak mümkün müydü insanı çileden çıkaran şakalarıyla ayakkabıcı Nazif'i. Taksicilik yapıyormuş şimdilerde, belki de Nazif'in bulduğu pazarlama işini yıllar önce kabul etmeliydim diye düşündü. Kimbilir belki de Nazif'in kötü şakalarından biriydi o da.
Cemil Efendi bütün bunları düşünürken öğle olmuştu. Dükkanı kapattı, iki sokak ötedeki mahalle camisine gitti. Cami çıkışı tanıdık tanımadık bütün esnafa selam verdi, hayırlı işler diledi. Sokaktaki çocuklarla şakalaştı, ceplerine doldurduğu şekerlerden avuç dolusu dağıttı hepsine. Dükkanından hiç çıkmayan, durgun, çoğu zaman huysuz adam olarak bildikleri Cemil Efendinin bu haline kimse bir anlam veremedi. O öğleden sonra Cemil Efendi dükkana uğrayan bütün müşterileriyle tek tek ilgilendi, sohpet etti, çay ikram etti. Çocuklara hediyeler dağıttı.
Hava kararmak üzereydi. Buzdolabından soğuk bir gazoz daha aldı, nefessiz bir içişte bitirdi gazozunu. İnce bir tülle dükkandan ayırdığı ardiyesine geçti. Her sabah kahvaltısını yaptığı sehpanın üzerine plastik taburesini itinayla yerleştirdi. Aynı itinayla tabureye çıktı. Yıllar önce sucukları astığı paslı kancaya önceden hazırladığı ipi sıkıca bağladı. Boynundaki kravatı çözdü ayaklarının dibine bıraktı. "Her şeyin tadı kaçtı. Herşeyi bozdular." diye haykırdı olanca sesiyle. Çığlığı sokakta eksoz ve korna sesleri arasında kayboldu. Hasta karısı Cemil Efendiyi ipte asılı bulduğunda neredeyse gece yarısıydı.
Yeğenleri "Hiç olmazsa dayımın borçlarını öderiz." diye yeniden açtıkları dükkanda öğrendiler ki; Cemil Efendinin kimseye borcu yoktu. Üstelik prim burçlarını ödemiş yeni emekli olmuştu. Düzenli olarak tuttuğu mavi kaplı veresiye defterini hiçbir zaman bulamadılar. Sigara kartonlarındaki notlarsa sadece Cemil Efendinin çözebileceği bir şifreyle yazılmıştı.
Kocasını boynuzlayan şıllık. 34
FB'li fanatik. (Çilli oğlu var.) 20
Gülçiçek sitesinde oturan koca memeli kadın. 28
Sürekli karısını döven kıllı ayı. 40
Arka sokaktaki koca götlü kadın.(Sürekli sarmısak kokuyor.)32
Ramazanda bile içen ayyaş deyyus. 43
........
Neolibaralizmin genel gelişim eğiliminin geleneksel küçük-mülk sahibi sınıfları proleterleştirmek ve kentteki ayrıcalıklarına son vermek yönünde olduğu biliniyor. Bugün artık önemli bir bölümüyle (doktor, öğretmen, mühendis, avukat vd.) ücretli çalışan eğitimli işgücünün yanısıra, tamamıyla bağımsız çalışan esnaf ve sanaatkarlar, küçük üreticiler de sisteme karşı tepkililer. Ülke nüfusunun azımsanamayacak bir bölümünü oluşturan bu ara sınıfın sorunları yıllardır 'kahraman bakkal' imajıyla popülerleştirildi. Talapleri gözardı edildi, tepkileri törpülendi.
Bu ara sınıfın kaygan tabakası küçük esnaf ve sanaatkarların örgütlenmedeki yeteneksizliğini aşarak 'hipermarketler yasası' olarak bilinen yasanın şekillenmesinde belirleyici olabilmesi, sol'un gerçek ara sınıf insanlarına, emekçilere yakınlaşanlara sahip çıkma, skalasını genişletme yükümlülüğünü yerine getirme çabalarıyla mümkün olacaktır
Küçük esnaf ve sanaatkarlar içinde eğitimsiz kesimin bilgi ve beceriye dayanmayan, genellikle borçlanarak kurduğu bir meslek 'bakkallık'. Önceleri büyük hayallerle açılan, hipermarketler ve zincir mağazaların karşısında tutunamayanların atsan atılmazı satsan satılmazı artık. Bakkallık taşradan büyükşehirlere göç edenlerin varını yokunu satarak kurduğu ya da devraldığı büyük hayallerin ilk ve son durağı. Bakkallık çoktandır bir baba mesleği değil. Cemil Efendiler nesli tükenen bir meslek erbabının son temsilcileriydi. İşte bu onun hikayesi...
"Cemil Efendi buzdolabından soğuk, sade bir gazoz daha açtı, gazı kaçmadan hemen bir yudum içti. Yüzündeki kayıtsızlığın donuk ifadesiyle uzak bir alemin sisleri arasından çocukluk günlerinin kapısını yeniden araladı.
Babası Nedim Efendinin bakkal dükkanı küçük tütüncü kasabasını ikiye bölen çarşının en işlek dükkanlarından biriydi. İçeriye açılan geniş kanatlı kapıdan adımınızı atar atmaz sizi herzaman ütülü ve temiz beyaz önlüğüyle Nedim Efendi karşılar, hal hatır sorar, siz sıcak çayınızı yudumlarken o da bir yandan siparişlerinizi hazırlardı. Küçük Cemil, annesinin eski gazeteleri katlayıp, unlu bir bulamaçla yapıştırdığı torba keseler biriktiğinde onları dükkana getirir; babasının ona açtığı buz gibi 'Sunko' gazozunu yudumlarken bir yandan da hayranlıkla babasını izlerdi. Babasının tek tek müşterilerine isimleriyle hitap etmesine şaşırır, o kadar çok ismi nasıl aklında tutabildiğine bir türlü akıl erdiremezdi.
Yıllar sonra babasının erken ölümüyle okulunu yarıda bırakıp dükkanın başına geçtiğinde o zamanlar küçük tütüncü kasabası henüz boşalmamıştı. Cemil baba mesleğine sıkıca sarılsa kimi yenilikler yapsa da giderek boşalan bu küçük tütüncü kasabasında öyle afili düşler kuramayacağını kısa zamanda kavramıştı. Sonunda büyükşehirde oturan ablasının da ısrarlarıyla dükkanı devredip tütüncü kasabasını terketti. Kısa bir süre sonra da ablasına yakın bir semtte büyükçe bir bakkal dükkanı açtı. Baba mesleğinin tüm inceliklerini alan semtin en güzide bakkalı, çocukların Cemil amcaları, mahallenin olmazsa olmazı, dürüst, çalışkan, güleryüzlü, Elif adında bir kız babası Cemil Efendi.
Geleceğe ait düşleri vardı. Talihe ve kendine güveniyordu. Niyetleri arasında geniş, bahçeli bir ev almak bile vardı. Daha sonraları için de şöyle büyükçe bir minibüs almayı tasarlıyordu. Fakat günler geçti, aylar yıllar geçti. Yüzünü kaplayan sevecen gülümsemesi yerini kayıtsızlığın donuk ifadesine bıraktı, gözlerinin parlaklığı gitti, saçları dökülmeye yüz tuttu. Yaşı kırk beşe varmış, yirmi sene önce kurduğu düşlerin çok gerisinde, tek düşüncesi emekli olabilmek için ödemesi gereken prim borçları olan, kendinden başka hiç kimseyle ilişkisi kalmayan, gün geçtikçe dükkana bağlanıp adeta kök salan, bütün dünyası evi ve dükkanı bir adam. İşte hepsi bu.
Cemil Efendinin içinde olup bitenlerden kimsenin haberi yoktu. Zaman zaman kalbi derinden sızlayarak insanların neden bu kadar bencil, hoyrat ve pervasız olabildiklerini düşünür, kedere boğulurdu. Her şey olanca hızıyla değişmişti. Neredeyse sokakta hatta semtte tanıdık bildik kimse kalmamıştı. Kızgındı, ona gidici gibi bakışan komşularına. Cemil Efendi yokmuş hatta hiç yaşamamış gibi davranan bütün sırlarını bildiği, acılarını paylaşıp sevinçleriyle coştuğu eski sadık müşterilerine. Kızgındı, paraya tamah edip dükkanlarını bankalara, büyük mağazalara satan, kiralayan eski esnaf arkadaşlarına. Yine de yüzü tutmuyordu onları unutmaya. Resimlerini asmıştı bütün gün oturduğu tezgahın yan duvarına. Terzi Osman vardı. Ismarlama takım elbise dikerdi tiril tiril. Kasap Telha'nın yanık sesine telli tamburasıyla eşlik ettiği akşamları nasıl unutabilirdi. Zeytinyağlı sarmalarını komşularına tattırmadan yemeyen Gülsüm ablayı. Unutmak mümkün müydü insanı çileden çıkaran şakalarıyla ayakkabıcı Nazif'i. Taksicilik yapıyormuş şimdilerde, belki de Nazif'in bulduğu pazarlama işini yıllar önce kabul etmeliydim diye düşündü. Kimbilir belki de Nazif'in kötü şakalarından biriydi o da.
Cemil Efendi bütün bunları düşünürken öğle olmuştu. Dükkanı kapattı, iki sokak ötedeki mahalle camisine gitti. Cami çıkışı tanıdık tanımadık bütün esnafa selam verdi, hayırlı işler diledi. Sokaktaki çocuklarla şakalaştı, ceplerine doldurduğu şekerlerden avuç dolusu dağıttı hepsine. Dükkanından hiç çıkmayan, durgun, çoğu zaman huysuz adam olarak bildikleri Cemil Efendinin bu haline kimse bir anlam veremedi. O öğleden sonra Cemil Efendi dükkana uğrayan bütün müşterileriyle tek tek ilgilendi, sohpet etti, çay ikram etti. Çocuklara hediyeler dağıttı.
Hava kararmak üzereydi. Buzdolabından soğuk bir gazoz daha aldı, nefessiz bir içişte bitirdi gazozunu. İnce bir tülle dükkandan ayırdığı ardiyesine geçti. Her sabah kahvaltısını yaptığı sehpanın üzerine plastik taburesini itinayla yerleştirdi. Aynı itinayla tabureye çıktı. Yıllar önce sucukları astığı paslı kancaya önceden hazırladığı ipi sıkıca bağladı. Boynundaki kravatı çözdü ayaklarının dibine bıraktı. "Her şeyin tadı kaçtı. Herşeyi bozdular." diye haykırdı olanca sesiyle. Çığlığı sokakta eksoz ve korna sesleri arasında kayboldu. Hasta karısı Cemil Efendiyi ipte asılı bulduğunda neredeyse gece yarısıydı.
Yeğenleri "Hiç olmazsa dayımın borçlarını öderiz." diye yeniden açtıkları dükkanda öğrendiler ki; Cemil Efendinin kimseye borcu yoktu. Üstelik prim burçlarını ödemiş yeni emekli olmuştu. Düzenli olarak tuttuğu mavi kaplı veresiye defterini hiçbir zaman bulamadılar. Sigara kartonlarındaki notlarsa sadece Cemil Efendinin çözebileceği bir şifreyle yazılmıştı.
Kocasını boynuzlayan şıllık. 34
FB'li fanatik. (Çilli oğlu var.) 20
Gülçiçek sitesinde oturan koca memeli kadın. 28
Sürekli karısını döven kıllı ayı. 40
Arka sokaktaki koca götlü kadın.(Sürekli sarmısak kokuyor.)32
Ramazanda bile içen ayyaş deyyus. 43
........
Neolibaralizmin genel gelişim eğiliminin geleneksel küçük-mülk sahibi sınıfları proleterleştirmek ve kentteki ayrıcalıklarına son vermek yönünde olduğu biliniyor. Bugün artık önemli bir bölümüyle (doktor, öğretmen, mühendis, avukat vd.) ücretli çalışan eğitimli işgücünün yanısıra, tamamıyla bağımsız çalışan esnaf ve sanaatkarlar, küçük üreticiler de sisteme karşı tepkililer. Ülke nüfusunun azımsanamayacak bir bölümünü oluşturan bu ara sınıfın sorunları yıllardır 'kahraman bakkal' imajıyla popülerleştirildi. Talapleri gözardı edildi, tepkileri törpülendi.
Bu ara sınıfın kaygan tabakası küçük esnaf ve sanaatkarların örgütlenmedeki yeteneksizliğini aşarak 'hipermarketler yasası' olarak bilinen yasanın şekillenmesinde belirleyici olabilmesi, sol'un gerçek ara sınıf insanlarına, emekçilere yakınlaşanlara sahip çıkma, skalasını genişletme yükümlülüğünü yerine getirme çabalarıyla mümkün olacaktır







