Gümüş tozları serpiliyor yükseklerden uyandırır gibi sihirli dokunuşlarıyla hayat veriyor ellerini tutunmam için sana..... Nasıl susabiliyorsun sesime ? İçime bağıran sevinçler gibi seni benliğime götüren.....
Var oluşuma dokun Cennet’teki ilk ayak izlerinden, zamanın dışından yürüyerek gelişinle uyandır beni.....
Haykırışlar hızlanıyor bulutların tepesinden gözlerimin rengine örtünerek aşk veriyor iplerini bağlanmam için sana..... Nasıl sarılabiliyorsun her şeyime ? İçime dolanan sarmaşıklar gibi seni derinime aşkla düğümleyen.....
(Aylardır heran sen gülerken güldüm, sen ağlarken ağladım artık güneş mutluluğa mutlulukla doğacak gülümsemende ki güneşi içeceğim .yanında aşkla daima!.kalbimsin.....)
[ ~.....Geri dönecekler bizi almak için geri dönecekler.....~
Sonsuzluktan bahsediyorum sana Biz « nefilim »leri unutulmuş olanları Ebedi mutluluğa ulaştırmak için Nuh’un gemisi ile geri dönecekler Kızıl Ejderin koruduğu kanatlı dünyanın sırtına Altından nehirlerin aktığı Upuzun yeşil ve kırmızı yer ile göğün ormanları Ciğerlerinin nefes nefes diyorum nefes dolduğu Özgürlüklerin özgürce olduğu Yaşamın kutsal sayıldığı savaşların olmadığı Biz ki bir cennetten gelmemiş miydik? O aşktan dünyaya bizi yeniden almak için geri dönecekler..... ]
.....
.....Işık ve şehirler yakılır bir uygarlığın doğmamış ve yanlış/yalnız doğmuş çocuklarına.....
.....
.....Yangınların içine doğuyorsa eğer küller ormanların yok oluşu ve susuzluğun çoraklığı yüzümdeki zaman kadar benim..... Usumda dehlizleriyle kalan şehrin mihraca değdiği merdivenlerden çağlarca koşan kavimler Ay’ın arkasını aramalılardı gördüğümüzden çok !.....
.....Çağlamıyorsun USumu ters çevirerek usul usul tersine akmıyor ~ tersine akarak geriye dönmüyor zaman..... Gözlerim gibi çağlamıyorsun nehir nehir boğulmuyorum yüzümden bin parça yaşlarım bile kırılıp dökülürken yarı yarıya.....
.....Çarpıyor rüzgârlarıma tohumları s.imleriyle yıldızların dağ~ eteklerinden inerek açan çiçeklerin taçlarına kokusu sinen denizlerin bulutlarda kaldığı dalgalarında dudaklarındaki sözler devrik tuzlarıma karışıyor.....
.....Güç~dokunuş gökyüzünden başlayacak..... Diren ve öyle tutun bulutlara zahit yıldızlara , yıldız yağmurlarına öyle tutul !..... Kavramışken ellerimle dirhem dirhem dizlerimi, kuruyor buz gölleri bile cayır cayır mantosunu giyinmiş merkezlerine seyahat edilen çekirdek çatlıyor ve donmuyor otoritelerin yüzlerinde hiç bir ifadesiz cümle küresel iklimlerde ! ..... Mim misali sözsüz oyunlarla dönüp duruyorken o çarklar elif.be.te.se.cim.....mim..... diyorum ben !..... Bata çıka dönen Dünya usumda büyürken doğan güneşe seni anlatıp, bedenimin batısı sol yanım diyorum ben !.....
.....Geçerken zaman taşıdığım omuzlarımdaki defterlerim kitaplarım yanmasın diye kayıp kıtalarımı bulmaya bir söz şimdi bütün Dünyalarda SANA ve BANA.....(.....aşkolsun!.....)
.....Külleri eserken çocukların yedi cihana renkli taşların oluşturduğu biçimler geçmişleriyle zamana yenik yüzümdeki gamzemin oyuğuna sakla yüzünü.....
.....Asrının hangisi olduğunu bilmeyebilir bir ruh hangi zamana ait olduğunu bilsede sığamıyor topraktan kalıplarına~kaburgalara~pıhtılara.....
.....A.sırlar ; İçimde çoğalan medeniyetler ilk aşk , ilk yazı , ilk rölyefler , ilk hiyeroglifler, su kanallarıyla ilk şehirler, ilk göç, ilk tufan, ilk gemiler, ilk peygamberden son peygambere bugüne içime sığmayan devirler.....
.....Dilime inanmıyorsan Siriüs’e(Şi’ra ya) sor ! Bir çift olarak yaratılmıştır seninle ben gibi “yakın” yaratılmıştır !.....
.....Dizlerim üzerine çökmeliyim alnımı yeryüzüne kapatıp ipek yollarınızdan kervanlarınızdan geçip yönümü hicret yollarına çevirmeliyim.....
.....Kemiklerinden değil kutlu yükseliş için kristallerinden .d n a şifrelerinden. kırılacak indigolar , kristal ve yıldız çocuklar !.....
.....Şşş! Söndürdüm tüm ışıklarını yıldızların gözbebeklerim şehirlerin ninnilerini dinlerken 2012'den 1001'e ya da 49,9’a kadar sayıyorum şimdi bana bir masal anlatMA !.....
(.....Ne çocuk oyuncağıdır aşk, ne de büyüklere masallar !..... senisenolduğuniçinseviyorum sanasenolduğuniçinaşığım benibenolduğumiçinSEV banabenolduğumiçinAŞIKOL!)
Deniz fenerlerine yıldızları sığdırabilir miyiz ? dönüp duran ve renk değiştiren ışıkları Nuh’un gemisi bile yolunu bulsun diye ıslak odalardan gözlerimize sığdıramadığımız kadar çok..... Bileylenmek mi bu bileklerimde~bileklerimde tutamazken vuruşları ? Düşerken diz kapaklarıma yollar birer birer ve sırtımdaki gözleri açık bıçaklar bir türlü düşmezken sığmıyorum , kendi içime bile.....
.....Duvarlarına tutunuyorum unuttuğum ellerimi yastığın altından çıkarıp sisin~dumanın arttığı duvarlara~yanık renkli muhkem duvarlara! Dabbe çıkıp Musa’nın asasını ve Süleyman’ın mührünü buluncaya Zülkarneyn’in eritilmiş kor bakır’dan dağ gibi sed’i yıkılana kadar duvarlarına tutunuyorum kıyametin.....
.....Kemiklerde yeniden dirilecek ağardığımca~ağrıdığımca~ağırlığınca yüklerim yaralarımdaki deniz kabukları acılara doğranmış surları kaplayan saçılmış ve katledilmiş kırık dökük çocukluğumuz bütün bunları yeniden öğrenmek için değil elbette.....
.....Bedel parmaklarımıza dolanmış şefkatli bir kaç anne sözü dinlemediğimizden kovulmuş olmayalım diye birkez daha iliklerimize kadar işleyen kudret kendimize kendimizi geri getirecek.....
.....Boş kovanlarla naaşlar yanında oyunlar ağlayan çocukları duyduğunuzdan, gördüğünüzden , bile bile ses etmediğinizden beridir hiç bir mertebede değildir ellerini kıyam için kullananlar! Onlar Darwin'in çocukları olsunlar o yanardöner oyunları seven , biz Allah'ın esirgediği çocuklarıyız oyun nedir bilmeyen! Nasıl bir zamandayız biliyor musun? Matrix değil hayır, çünkü aslında kaşık var ve en az bu naaşlar kadar gerçekler ve ahir zaman dedikleri bu evet.....
Ne kadar ağır bütün bunlar ve ne kadar da ağır bulutlar gözlerimde tabiri yok işte , tarifi yok yok olup giderken birer birer çocuklar yaktım barutu , ateşi , silahı bulan devirleriyle çağları takvimleri bile..... Ve birer birer küllerimle kendi içime emanetlerimi dağıttım
Dokunduğumda akabilen, eriyebilen ve bilinmedikleri de bilebilen d.okunuşlar var gözlerinden ve gözlerimden bir milat dolusu yangınlar..... Çarşafları buruştuyor musun sen de ,ben dolanırken kendi aklıma ? Ve kapalı kapıları duyuyor musun sen de ,ben vururken kendi canımla ? Ve dokunduğunda gururuma yaptıkların sökebilen , ezebilen , kırabilen , acıtabilen , öldürebilen yanların var sol yanıma suikastler düzenleyebilen!
Yere battı o saraylar krallarıyla ve sultanlarıyla bilmiyorsunuz..... Taş olacaksınız suçsuz olan Medusa’nın başını keserken Şahmeran’ ın kanını içerken bir ibne Mısır’da Nil zehir zemberek akacak ve rengi kalacak hamamların duvarlarında bile..... Constantinapolis..... diyecek birileri tan bul.....kızıllığıyla yanan bir elma gibi ilk günaha ısırılmamış bir beden kayb’olmaya’..... Oyuklar açılarak işlenir taş yazıtlara harfler ve isimler bile o oyuklara düşecek diye gök~ten koparılmış tufanlarca günahsız elma.....
Gözlerin de var senin ~ henüz bana bakamadığın..... Kalk! Kalk ve önce gülümsemeni yerleştir gözlerime bunu yapabilmelisin ~ yapabilmeliyim zaman alıyor ömrümüzden ve zaman alıyor tutunabilmek hayata yeniden..... Elinde saklamaktan etine işleyen anahtarınla kapıyı aç sonra bir adım bir adım daha..... Koş! Koş bahçelere, deniz fenerlerine sığılmaz bu evrene bakabildiğimiz zaman gözlerimden ve gözlerinden başka bir yere sığınamaz diye hiç bir yıldız bile belki de.....(aşklasadece).....
Rütbelerden bahsediyorsun saçlarından omuzlarına ~ omuzlarıma ilişen yıldızlarımdan.....Sönümsüz küre~sel gök~yüzü titrerken soğuktan değildi korkma.lar uyuştuğunda parmakuçlarımda.....İçinden nehirler geçen şehirler ve içimden şehirlerle geçen kavimler biliyorum, biliyorum yeniden ikiye ayrılmayacak hiçbir deniz ve kimsenin günahı kimseye karışmayacak tuzu tenimizde yanarken.....Bir aşkı kim büyütecek haritalardaki göç izlerinden , dizlerimdeki çocukluğum kayıp bir kıtayı ararken ~ kaybolan ilk çocukluğum başaşağı kayarken~kanarken ?! Sus ! Elim sen de oynanan bir âlemin , bir düzeneğin dişlisi olmadım hiç ve belki de hep sırf bu yüzden bu kadar çok savunmasız kaldım Nefertiti’ye , Sezar’ın olmayan hakkı Sezar’a , Brutus’e ve elindeki ihanetin ucuna sırf bu yüzden.....
‘On’ emir ~ ‘üç’ tapınak sokağımızda yıldızlarla kilitli anlarımda , diğer yanağımıda sol yanımla çevirirken vurul.an ağladıklarım vardı benim , benim sana olmayan duvarlarım içime içime avutmaz diye bile hiç bir sabaha karşı sözler çığ.lık çığlığa ağladıklarımdan yükselen ağlama duvarlarım..... Paris’te çanlarını bile sattılar kiliselerin, ruhlarını sattılar dinlerinin sadece kulaklarımda uğultusuysa “çın çın çan” çınlayan tepedeki kalbim kaldı bir gün Ayasofya’ya gidip ezanın sesini dinlemek istediğim.....
Gülümsemek istiyorum dudaklarında tarifsiz bir hissi yaşarken ve yaşarken henüz ben, bir müzeye kapatılan Mona Lisa’nın yüzyıllardır çözülemeyen tarifsiz gülümsemesi kadar yalnız olmak istemiyorum..... Hezarfen aşkla inanmasaydı eğer uçabileceğine Galata’dan herkesçe inanılmaz bir şeyi başarabilir miydi ? Cevapsız değil sorular hepsinin sadece bir tane doğrusu var aşkla inanabilirsen eğer ~ bana.....Gözlerim ağrıyor ç.ağlar akıp giderken günlerce ve ben birtek seni böylesine bu denli çok(severken) ç.ağırırken , bir asmanın dalında şarap oluyor eziklerim kana kana.....
Saatlere karışıyor nefesim avuçlarımda Dünyanın tozu~dumanı ve herhangi bir bahçeden neden kovulduğumuzu soruyorum~soluyorum içime ve soluyorum renklerimi kül kül.....Kalem(im)de dört nala koşuyor tahta at kuruda olsa deniz atlarımla yanıyor~u.yanıyor kayıplarım uyunmaz zamanın kırıklarında yaz.a y.aza azalmadan.....Bak! Gidişler çadırdan cümleleri kurarken devrilmeye mahkûmdur diye bütün sen’li özneler kavimlere benzerim ben hep yakıp~yıkılan kavimlere.....Evrenin köşelerine savruluyorum yanık kokumla bir tütsü gibi sırf bu yüzden böylesine fazla pa.ram.par.ça kaldım Mezopotamya’ya, taşa üflenerek yazılan boşluksuz yazıtlara(boşluksuzkalplervekelimelerbiliyorum), Sümerlere ve gün be gün yaklaşan takvimlere sırf bu yüzden.....
Ay kaldırımlara dökülerek yürüdüğü an mevsimlerin gölgelerinden geçerek atılmamış adım hizalarında bir düşme ağrısında canım yanıyor yüksekten. Arka sokakların birleştikleri yerde çıkmazların içine korkuları yakıyorum mevsimlerden kalan yapraklarla aşkından geçerek.
Ne deli boranlar kopuyor kar kıyamet , ne bahçede çocuklar koşuyor yüzlerinde gül bereket barut solukluyum ne odunlar balık , ne ateşler su oluyor ve çökmediğim diz yaram kalmasın diye gözlerimle topluyorum dökülen zamanlarımı kırık kırık bugünlerde..... .
Dramatik bir piknik yeriydi kanın gövdeyi götürdüğü mangallarca çocukluğumuz. Pijamalı adamların boy gösterdiği, çam ağaçlarına bembeyaz kedilerin tırmanıp aşağıya inemeyişi. Hayat kebab ve şiş şiş ve sis sis ve kuş başı ve bakışı tepeden tepeden önce büyüyüp sonra küçülüp adam adam ve kadın kadın düşüp yenildiğimiz afiyetsizliğimizdi. Aklımdadır hala bir lades kemiği gibi ve kırık şekli gibi iki parçaya bölünüp bir araya gelemeyişlerim. Kendime gelemediğim halde kendi kalabalıklarımdan gidemeyişim.....
Gözlerimin yettiği kadar beyaz gelincik ve gözlerimin yittiği kadar kırmızı papatya tarlaları. Sırtımı toprağa emanet edip yüzümü bulutlarla şekillendirdiğim o çocukluk günlerim. Paçalarımın/parçalarımın susuzluktan sırılsıklam olduğu derelerimin içindeki onlarca prens olmaya niyetli kurbağaların beni binlerce kez öpmesi ile yedi cücelerle kaçtığım gökkuşağından kule ve kalemin kırmızı pamuktan prensesiydim.....
Kocaman bir kalem vardı. Kalemin içinde odalarım ,odalara kimseler girip çıkamasın diye yapılan demirden kapılarım. Kaleydi kaleydi ya benim kalemdi orası. Emrimde bir sürü kendim gibi kalabalık vardı kalemin kapıları gibiydiler onlarda. Sonra surları, duvarları vardı kalemin asılmaz/aşılmaz surları. O kadar yüksektirki kalemin duvarları yıldızlara değerdi geceleri yanaklarıma nöbetçi düşerlerdi teskeresiz ve gündüzleri maviydi.Gözümü alamazdım maviden dört duvarımın içine sıkışan mavimden. Kuşlara hayrandım maviyle dans edişlerine istedikleri yere gidebilmelerine ve o kanatlarının altından s’üzülen kalemin dışındaki kırmızı gölgeleri getirmelerine.....
Çocuk ellerimle yapabileceğim kumdan bir kalem yoktu öyle bir şekli olamazdı. İstediğim zaman, canım sıkıldığı zaman bozup yeni bir ev ya da özgürlüğümün sembolü kuşlar yapabileceğim bir kum birikintisi yoktu önümde/önümde dört yüksek duvarım, bir sürü iç içe geçmiş demirden kapılarım, kapılarımın içinde paslanmış ve kilidi kırılamayan adamlarım ve kadınlarım vardı. Anahtarı o upuzun/rutubet tuğlalı kalemin sırdan ve surdan duvarları arkasında bir yerlerde saklıydı ve ben demirlerimin arasındaki kule ve kalem(im)le kendi dışımdan kendi içime kilitliydim belkide.....
yayınevi arıyorum bodrum katında olmadığım sıfatlarla gömülmeyeceğim. . . . .1,2 ve 3 değil'im. . . . . süngü'm ve tetiklerim var ak olmayan yüzsüzlüğünüze dönük tek kişilik orduyum!. . . . .
ve çatı katındaki kamufile edilmiş bodrumlarda var bilirim onlarıda istemiyorum. . . . .