Sığılmaz Bu Evrene
Saturday, 29. August 2009, 23:29:41

.....
Deniz fenerlerine yıldızları sığdırabilir miyiz ?
dönüp duran ve renk değiştiren ışıkları
Nuh’un gemisi bile yolunu bulsun diye
ıslak odalardan gözlerimize sığdıramadığımız kadar çok.....
Bileylenmek mi bu bileklerimde~bileklerimde tutamazken vuruşları ?
Düşerken diz kapaklarıma yollar birer birer
ve sırtımdaki gözleri açık bıçaklar bir türlü düşmezken
sığmıyorum , kendi içime bile.....
.....Duvarlarına tutunuyorum
unuttuğum ellerimi yastığın altından çıkarıp
sisin~dumanın arttığı duvarlara~yanık renkli muhkem duvarlara!
Dabbe çıkıp Musa’nın asasını ve Süleyman’ın mührünü buluncaya
Zülkarneyn’in eritilmiş kor bakır’dan dağ gibi sed’i yıkılana kadar
duvarlarına tutunuyorum kıyametin.....
.....Kemiklerde yeniden dirilecek
ağardığımca~ağrıdığımca~ağırlığınca yüklerim
yaralarımdaki deniz kabukları
acılara doğranmış surları kaplayan
saçılmış ve katledilmiş kırık dökük çocukluğumuz
bütün bunları yeniden öğrenmek için değil elbette.....
.....Bedel parmaklarımıza dolanmış şefkatli bir kaç anne sözü dinlemediğimizden
kovulmuş olmayalım diye birkez daha
iliklerimize kadar işleyen kudret
kendimize kendimizi geri getirecek.....
.....Boş kovanlarla naaşlar yanında oyunlar ağlayan çocukları
duyduğunuzdan, gördüğünüzden , bile bile ses etmediğinizden beridir
hiç bir mertebede değildir ellerini kıyam için kullananlar!
Onlar Darwin'in çocukları olsunlar o yanardöner oyunları seven ,
biz Allah'ın esirgediği çocuklarıyız oyun nedir bilmeyen!
Nasıl bir zamandayız biliyor musun?
Matrix değil hayır,
çünkü aslında kaşık var ve en az bu naaşlar kadar gerçekler
ve ahir zaman dedikleri bu evet.....
Ne kadar ağır bütün bunlar ve ne kadar da ağır bulutlar gözlerimde
tabiri yok işte , tarifi yok yok olup giderken birer birer çocuklar
yaktım barutu , ateşi , silahı bulan devirleriyle çağları takvimleri bile.....
Ve birer birer küllerimle kendi içime emanetlerimi dağıttım
Dokunduğumda akabilen, eriyebilen ve bilinmedikleri de bilebilen d.okunuşlar var
gözlerinden ve gözlerimden bir milat dolusu yangınlar.....
Çarşafları buruştuyor musun sen de ,ben dolanırken kendi aklıma ?
Ve kapalı kapıları duyuyor musun sen de ,ben vururken kendi canımla ?
Ve dokunduğunda gururuma yaptıkların
sökebilen ,
ezebilen ,
kırabilen ,
acıtabilen ,
öldürebilen
yanların var sol yanıma suikastler düzenleyebilen!
Yere battı o saraylar krallarıyla ve sultanlarıyla bilmiyorsunuz.....
Taş olacaksınız suçsuz olan Medusa’nın başını keserken
Şahmeran’ ın kanını içerken bir ibne
Mısır’da Nil zehir zemberek akacak
ve rengi kalacak hamamların duvarlarında bile.....
Constantinapolis..... diyecek birileri
tan
bul.....kızıllığıyla yanan bir elma gibi
ilk günaha ısırılmamış bir beden kayb’olmaya’.....
Oyuklar açılarak işlenir taş yazıtlara harfler
ve isimler bile o oyuklara düşecek diye
gök~ten koparılmış tufanlarca günahsız elma.....
Gözlerin de var senin ~ henüz bana bakamadığın.....
Kalk! Kalk ve önce gülümsemeni yerleştir gözlerime
bunu yapabilmelisin ~ yapabilmeliyim
zaman alıyor ömrümüzden ve zaman alıyor tutunabilmek hayata yeniden.....
Elinde saklamaktan etine işleyen anahtarınla kapıyı aç sonra
bir adım bir adım daha.....
Koş! Koş bahçelere, deniz fenerlerine
sığılmaz bu evrene
bakabildiğimiz zaman gözlerimden ve gözlerinden
başka bir yere sığınamaz diye hiç bir yıldız bile
belki de.....(aşklasadece).....
.....
~kronikŞairhiçe~
meltem BERTON
[ .....kitabın prospektüsü..... 2 ]













