Sticky post
Dua ve dünyevileşme
Wednesday, February 13, 2013 6:46:24 AM
Dua ve dünyevileşme
İnsan bilhassa modern zamanların bir hastalığı olarak kutsaldan, maneviyattan uzak, kendisine ve yaratıcısına yabancılaşmış, süfli bir hayat tarzına düçar olmuş durumdadır. Hakikat ve hikmet âdeta geçmişin raftlarında unutulmaya bırakılmıştır. Bu anlamda modern insan dünya girdabında kendisini yalnızlığa bırakmış gibidir. Her şeyin merkezine insanın yerleştirildiği, insan egosunun âdeta ilahlaştırıldığı, tanrının yerini üstün insanın (süpermen) aldığı bu yitik dünyada insan, varlıkla yokluk arasında çözmek zorunda olduğu epistemolojik ve ontolojik sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunlardan olmak üzere dünyevileşme modern insanın en hayati sorunları arasında yer alır. Dünyevileşme dinin, felsefenin, siyasetin ve sosyolojinin ortak alanına giren kapsamlı bir sorundur. Kimilerine göre “Dinin toplumsal hayat ve bireysel bilinçten iradi ve gayriiradi olarak tecrit edilmesi olarak ifade edilmekteyken, kimilerine göre de “İnsanın kendini Allah’tan bağımsız bir şekilde algılaması sonucunda kendi öz benliğine yabancılaşması” hâlidir. Bizim burada dünyevileşmeden kastettiğimiz, birinci yaklaşımdan çok ikinci yaklaşımla alakalıdır. Yani, din-siyaset bağlamında 19. asırdan itibaren bilhassa Batı’da yaşanan sekülerizm tartışmalarından öte, burada dünyevileşme ifadesiyle daha çok, apolitik, var oluşsal anlamda birey-tanrı ilişkisinde yaşanan yozlaşma, bunun psiko-sosyal yansımaları; kutsalın/dinin kişinin hayatında anlamını yitirerek bağlayıcı bir değer olma vasfını kaybetmesi süreci kastedilmektedir.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere dünyevileşme, dünyada var olma, dünya hayatının icaplarını yerine getirme değil, bilakis insanın hayat serüveninde anlam arayışını bir tarafa bırakarak, aşkın olanla, öteler âlemiyle, bir başka ifade ile mavera ile bağını koparması, yüz çevirerek ondan uzaklaşması ve buna uygun bir değerler dizisi (paradigma) bağlamında bir hayat tarzına dönüştürmesi anlamına gelmektedir.
Allah dünyamızı tabiatı itibarıyla güzel ve cazip yaratırken, insanı da bu dünyevi güzelliklere karşı iştiyak duyacak şekilde donatmıştır. Dünya, insanın sahip olma, haz alma, başkalarına tahakküm etme arzu ve hissiyatını tatmin edebileceği bir zemini ifade etmektedir. Nitekim yüce Allah bu hususu Kur’an’da çeşitli vesilelerle dile getirir: “Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinlere olan istekler/arzular insanlar için süslendirilmiştir.” (Âl-i İmran, 14)
Dünyevileşmeye dair Kur’an’da geçen birtakım örneklerden bahsetmek gerekirse, bunlar arasında öncelikle Firavun ve Karun zikredilebilir. Firavun dünyada elde ettiği güç ve kudreti insanları baskı altında tutmak için kullanan, Allah karşısında büyüklük (tekebbür) ve bir anlamda ilahlık taslayan, emri altındakilere karşı son derece baskı uygulayan zalim bir hükümdar örneğini temsil etmektedir. (Bakara, 49; Araf, 141; Yunus, 83)
Kur’an’da Karun, Hz. Musa'nın kavmine mensup, hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur bir kişi olarak takdim edilir. (Kasas, 76-82) Karun gösterişi seven, kavminin arasında ihtişamla dolaşan bir kişiliktir. Kavminin servetiyle böbürlenmemesi gerektiği yönündeki uyarılarına karşı, bu serveti kendi bilgisi sayesinde biriktirdiğini ileri sürmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere, Karun malın-mülkün mutlak sahibi olduğunu iddia ederek, sahip olduğu maddi güçte Allah’ın katkısını, yardımını, hikmetini inkâr etmektedir.
Firavun ve Karun örneğinin yanında Kur’an zihinsel ve ruhsal olarak dünya hayatına müptela olmuş bir başka tiplemeden bahseder. (Araf, 175-176) Söz konusu şahsiyete Yüce Allah tarafından hayatın anlamı, gayesi ve mahiyetiyle ilgili bilgiler (âyât) verildiği halde, o dünyaya saplanıp kalmış, arzularının, günübirlik olanın peşine düşerek mümin insanın eriştiği zihni berraklık ve ruhi dengeden yoksun kalmıştır.
Kur’an’ın bu üç farklı örnekle bize tanıttığı dünyevileşme problemi tarih boyunca farklı düzeylerde olsa da birçok toplumda görülen bir durumdur. Dünyevileşme genel anlamda büyüklenme, kendini yeterli görme/istiğna, sınırsız üretim ve sınırsız tüketim/israf, cinsel sapkınlılar, adaletsiz paylaşım ve sömürü şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hayatın farklı düzeylerinde görülen bu türden maddi manevi sapmalara karşı yapılacak olan, ilahi hikmetten nasibini almış din ve öğretilerde tavsiye değerleri hayata geçirmek olmalıdır. Bu değerler yaşamın nihai anlamına ilişkin gerekli kodları sunmakta, tevazu ve alçak gönüllülüğü, adalet ve dayanışmayı, tutumlu olmayı ve paylaşımı, aile hayatını ve sadakati telkin etmektedir.
Bilindiği gibi İslam orta yol dini, Müslümanlar da itidal üzere yaşayan bir topluluktur (ümmeten vasatan). Aziz peygamberin ifade ettiği şekliyle insan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için; yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışmalıdır. Dolayısıyla mümin, hayatını bir denge üzerine devam ettirmeli, aşırılıklardan kaçınmalıdır. O bir taraftan sürekli olarak rabbiyle olan ilişkisini sürdürürken, diğer taraftan dünyada kendisine bahşedilen nimetlerden hakkıyla faydalanmalı, yaşamını sürdürmelidir. Burada din kişinin hayata dair bakış açısının nasıl olması gerektiğine dair esaslı bir ölçü sunmaktadır: Yeryüzünde yaşayan bir varlık olarak ifrat ve tefrikten uzak yaşamak.
Bununla birlikte bu dengeyi korumak her zaman mümkün olmamıştır. Tarihin değişik dönemlerinde görüldüğü üzere, insanoğlu menfaatleri uğruna akla hayale gelmeyecek zulümler, katliamlar yapmıştır. Elbette ki insan yaşamını sürdürmek için dünya nimetlerinden faydalanmak zorundadır. Bunun aksini düşünmek hem akla, hem de ilahi hikmete aykırıdır. Dolayısıyla insan yaşamak için dünyaya muhtaçtır. Bu husus, insanın dünyayla olan yaşamsal ilişkisine işaret etmektedir. Burada önemli olan dünya nimetlerini belli bir toplumun, zümrenin, sınıfın tekeline hapsetmeden adil bir biçimde paylaşmak, dünya ve insanlık barışına katkıda bulunmaktır.
Sonuçta böyle bir ortamda insanın kendisini dünya hayatına kaptırarak, tehlikeli bir yola girmesi her zaman muhtemeldir. Böylece kişinin dünyayla ilişkisi, faydalanma boyutundan çıkıp, gaye edinmeye dönüştüğünde dünya hayatı farklı bir anlam kazanmakta, her türlü ilahi amacın önüne geçmektedir.
Dünyevileşmenin bütün bu sakıncaları karşısında bir çözüm yolu, bir uyanıklık hâli, hakikatle ilişkinin canlı ve sürekli tutulması anlamında dua özel bir önem taşımaktadır. Dua bir anlamda Allah’ın yüceliği karşısında kulun bütün benliğiyle yüce Yaratana yönelerek aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını talep etmesidir. Böylece dua kul ile Allah arasında gerçekleşen bir diyalog; aynı zamanda Allah'ın rahmet ve şefkatinin kulları tarafından tanınma iradesinin galip geldiği canlı bir ilişki ve haberleşme olarak ifade edilebilir.
Dua, her an bizimle olan Allah’ı anmak, yaratıcı ile ilişki kurmak ve bu şuura yükselmektir. İlahi rahmet ve ilginin gerçekleşmesi için ilk adımın insan tarafından atılması gerekmektedir. Yüce Allah: “Kullarım beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm.” (Bakara, 186) buyurmak suretiyle, duanın kendisiyle girilen manevi bir ilişki olduğunu ve bu ilişkiyi insanın başlatması gerektiğini vurgulamaktadır.
Öyleyse dua, kâinatın dehşet verici sessizliği içinde, insanoğlunun kendisine bir cevap bulmak için hissettiği derin hasret ve iştiyakın ifadesidir.
Dua, herkesin kurtarıcısı ve koruyucusu olan yaratıcı ile irtibat kurmak için gösterilen gayret ve Allah’ın durmadan dolup-taşan sevgi ve alakasına insanın verdiği bir cevaptır.
Dua zihnin maddi olmayan âleme doğru çekilmesi, bazen her şeyin değişmez ve üstün prensibinin huşu içinde bir temaşası, ruhun Allah'a doğru yükselişi, hayat denilen mucizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesi; her şeyi yaratan, en üstün kemal, kudret, kuvvet ve güzellik kaynağı bir varlıkla irtibata geçmek için gösterilen bir çaba Allah'ın durmadan taşan sevgi ve alakasına kulun verdiği bir cevaptır.
Kâinatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulmak için hissettiği derin hasret ve iştiyakın ifadesidir dua. Nitekim Yüce Allah bu hususa şu şekilde işaret etmektedir. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için ayetler vardır. Onlar Allah'ı ayakta, otururken ve yatarken zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın; sen münezzehsin. Bizi cehennem azabından koru.” (Âl-i İmran, 190-191)
Dua sadece yerine getirilmesi gereken bir formalite ya da icabet edilip edilmeyeceği belli olmayan bir tılsım, ne demek olduğu bilinmeyen ya da üzerinde hiç düşünülmeden birtakım cümleleri, klişe ifadeleri, süslü cümleleri sıralamak değil, insanın Allah ile samimi bir bağlantı kurmasıdır. Her insanın içinde bulunduğu ruh hâli, istek ve arzuları, sıkıntıları farklı olabileceğinden, duanın şekli de farklı olabilir. Dolayısıyla dua sırasında önemli olan şekil ve sözcükler değil, samimiyet ve içtenliktir. Allah'ın azametini hisseden, O'nun azabından korkan ve rızasını kazanmayı isteyen insan, kalbinden gelen samimi ve dürüst ifadelerle ona yönelir, dost ve yardımcı olarak onu benimsemiş olan insan, her türlü sıkıntısını ve derdini ona açar. “.Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikâyet ediyorum.” (Yusuf, 86)
İnsanın ihtiyaç ve sıkıntılarının giderildiği, kendini emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda, Allah’tan yüz çevirerek kendi gücünü olduğundan fazla görerek bencilleşebilir. (İsra, 67; Lokman, 32) Dolayısıyla insanın bu zafiyetinin önüne geçilebilmesi için, dinî duygu ve inancın sürekli olarak canlı tutulması anlamında duanın son derece önemli bir yeri vardır. İnsanın her fırsatta Rabbine yönelmesi, onunla olan münasebetini koparmaması gerekmektedir. Böylece kişi birtakım sıkıntılı anlarda Allah’a yönelirken (Mümin, 60), diğer taraftan bilhassa sıkıntılarından kurtulduğu rahatlık durumlarında insanın Allah’ı hatırlaması ve bencil isteklerine kapılmaması hedeflenmiştir.
İnsanın ahlaki ve kutsal yönelişlerinin ihmal edilmesi onu manen kör bir varlık hâline getirmekte ve bu durum onun toplumun yapıcı bir bireyi olmasını engellemektedir. İşte bu noktada dua ve ibadet insanın yaratıcısıyla baş başa kalarak huzur bulması, rahatlaması, modern hayatın altından kalkılması zor çetin yaşam şartlarına tahammül etmesi için büyük bir imkândır. Kısacası dua, insanın yalnızlığını anlamlandırma sürecidir. Bir tükeniş ve çaresizliğin ifadesinden çok, bir varoluş ve yeniden doğuştur.
Dua, tümüyle bir “oluş”tur.Zeliha Kırkpınar/Dr.M.Tan
İnsan bilhassa modern zamanların bir hastalığı olarak kutsaldan, maneviyattan uzak, kendisine ve yaratıcısına yabancılaşmış, süfli bir hayat tarzına düçar olmuş durumdadır. Hakikat ve hikmet âdeta geçmişin raftlarında unutulmaya bırakılmıştır. Bu anlamda modern insan dünya girdabında kendisini yalnızlığa bırakmış gibidir. Her şeyin merkezine insanın yerleştirildiği, insan egosunun âdeta ilahlaştırıldığı, tanrının yerini üstün insanın (süpermen) aldığı bu yitik dünyada insan, varlıkla yokluk arasında çözmek zorunda olduğu epistemolojik ve ontolojik sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunlardan olmak üzere dünyevileşme modern insanın en hayati sorunları arasında yer alır. Dünyevileşme dinin, felsefenin, siyasetin ve sosyolojinin ortak alanına giren kapsamlı bir sorundur. Kimilerine göre “Dinin toplumsal hayat ve bireysel bilinçten iradi ve gayriiradi olarak tecrit edilmesi olarak ifade edilmekteyken, kimilerine göre de “İnsanın kendini Allah’tan bağımsız bir şekilde algılaması sonucunda kendi öz benliğine yabancılaşması” hâlidir. Bizim burada dünyevileşmeden kastettiğimiz, birinci yaklaşımdan çok ikinci yaklaşımla alakalıdır. Yani, din-siyaset bağlamında 19. asırdan itibaren bilhassa Batı’da yaşanan sekülerizm tartışmalarından öte, burada dünyevileşme ifadesiyle daha çok, apolitik, var oluşsal anlamda birey-tanrı ilişkisinde yaşanan yozlaşma, bunun psiko-sosyal yansımaları; kutsalın/dinin kişinin hayatında anlamını yitirerek bağlayıcı bir değer olma vasfını kaybetmesi süreci kastedilmektedir.
Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere dünyevileşme, dünyada var olma, dünya hayatının icaplarını yerine getirme değil, bilakis insanın hayat serüveninde anlam arayışını bir tarafa bırakarak, aşkın olanla, öteler âlemiyle, bir başka ifade ile mavera ile bağını koparması, yüz çevirerek ondan uzaklaşması ve buna uygun bir değerler dizisi (paradigma) bağlamında bir hayat tarzına dönüştürmesi anlamına gelmektedir.
Allah dünyamızı tabiatı itibarıyla güzel ve cazip yaratırken, insanı da bu dünyevi güzelliklere karşı iştiyak duyacak şekilde donatmıştır. Dünya, insanın sahip olma, haz alma, başkalarına tahakküm etme arzu ve hissiyatını tatmin edebileceği bir zemini ifade etmektedir. Nitekim yüce Allah bu hususu Kur’an’da çeşitli vesilelerle dile getirir: “Kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinlere olan istekler/arzular insanlar için süslendirilmiştir.” (Âl-i İmran, 14)
Dünyevileşmeye dair Kur’an’da geçen birtakım örneklerden bahsetmek gerekirse, bunlar arasında öncelikle Firavun ve Karun zikredilebilir. Firavun dünyada elde ettiği güç ve kudreti insanları baskı altında tutmak için kullanan, Allah karşısında büyüklük (tekebbür) ve bir anlamda ilahlık taslayan, emri altındakilere karşı son derece baskı uygulayan zalim bir hükümdar örneğini temsil etmektedir. (Bakara, 49; Araf, 141; Yunus, 83)
Kur’an’da Karun, Hz. Musa'nın kavmine mensup, hazinelerinin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zenginliğiyle mağrur bir kişi olarak takdim edilir. (Kasas, 76-82) Karun gösterişi seven, kavminin arasında ihtişamla dolaşan bir kişiliktir. Kavminin servetiyle böbürlenmemesi gerektiği yönündeki uyarılarına karşı, bu serveti kendi bilgisi sayesinde biriktirdiğini ileri sürmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere, Karun malın-mülkün mutlak sahibi olduğunu iddia ederek, sahip olduğu maddi güçte Allah’ın katkısını, yardımını, hikmetini inkâr etmektedir.
Firavun ve Karun örneğinin yanında Kur’an zihinsel ve ruhsal olarak dünya hayatına müptela olmuş bir başka tiplemeden bahseder. (Araf, 175-176) Söz konusu şahsiyete Yüce Allah tarafından hayatın anlamı, gayesi ve mahiyetiyle ilgili bilgiler (âyât) verildiği halde, o dünyaya saplanıp kalmış, arzularının, günübirlik olanın peşine düşerek mümin insanın eriştiği zihni berraklık ve ruhi dengeden yoksun kalmıştır.
Kur’an’ın bu üç farklı örnekle bize tanıttığı dünyevileşme problemi tarih boyunca farklı düzeylerde olsa da birçok toplumda görülen bir durumdur. Dünyevileşme genel anlamda büyüklenme, kendini yeterli görme/istiğna, sınırsız üretim ve sınırsız tüketim/israf, cinsel sapkınlılar, adaletsiz paylaşım ve sömürü şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hayatın farklı düzeylerinde görülen bu türden maddi manevi sapmalara karşı yapılacak olan, ilahi hikmetten nasibini almış din ve öğretilerde tavsiye değerleri hayata geçirmek olmalıdır. Bu değerler yaşamın nihai anlamına ilişkin gerekli kodları sunmakta, tevazu ve alçak gönüllülüğü, adalet ve dayanışmayı, tutumlu olmayı ve paylaşımı, aile hayatını ve sadakati telkin etmektedir.
Bilindiği gibi İslam orta yol dini, Müslümanlar da itidal üzere yaşayan bir topluluktur (ümmeten vasatan). Aziz peygamberin ifade ettiği şekliyle insan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için; yarın ölecekmiş gibi de ahiret için çalışmalıdır. Dolayısıyla mümin, hayatını bir denge üzerine devam ettirmeli, aşırılıklardan kaçınmalıdır. O bir taraftan sürekli olarak rabbiyle olan ilişkisini sürdürürken, diğer taraftan dünyada kendisine bahşedilen nimetlerden hakkıyla faydalanmalı, yaşamını sürdürmelidir. Burada din kişinin hayata dair bakış açısının nasıl olması gerektiğine dair esaslı bir ölçü sunmaktadır: Yeryüzünde yaşayan bir varlık olarak ifrat ve tefrikten uzak yaşamak.
Bununla birlikte bu dengeyi korumak her zaman mümkün olmamıştır. Tarihin değişik dönemlerinde görüldüğü üzere, insanoğlu menfaatleri uğruna akla hayale gelmeyecek zulümler, katliamlar yapmıştır. Elbette ki insan yaşamını sürdürmek için dünya nimetlerinden faydalanmak zorundadır. Bunun aksini düşünmek hem akla, hem de ilahi hikmete aykırıdır. Dolayısıyla insan yaşamak için dünyaya muhtaçtır. Bu husus, insanın dünyayla olan yaşamsal ilişkisine işaret etmektedir. Burada önemli olan dünya nimetlerini belli bir toplumun, zümrenin, sınıfın tekeline hapsetmeden adil bir biçimde paylaşmak, dünya ve insanlık barışına katkıda bulunmaktır.
Sonuçta böyle bir ortamda insanın kendisini dünya hayatına kaptırarak, tehlikeli bir yola girmesi her zaman muhtemeldir. Böylece kişinin dünyayla ilişkisi, faydalanma boyutundan çıkıp, gaye edinmeye dönüştüğünde dünya hayatı farklı bir anlam kazanmakta, her türlü ilahi amacın önüne geçmektedir.
Dünyevileşmenin bütün bu sakıncaları karşısında bir çözüm yolu, bir uyanıklık hâli, hakikatle ilişkinin canlı ve sürekli tutulması anlamında dua özel bir önem taşımaktadır. Dua bir anlamda Allah’ın yüceliği karşısında kulun bütün benliğiyle yüce Yaratana yönelerek aczini itiraf etmesi, sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını talep etmesidir. Böylece dua kul ile Allah arasında gerçekleşen bir diyalog; aynı zamanda Allah'ın rahmet ve şefkatinin kulları tarafından tanınma iradesinin galip geldiği canlı bir ilişki ve haberleşme olarak ifade edilebilir.
Dua, her an bizimle olan Allah’ı anmak, yaratıcı ile ilişki kurmak ve bu şuura yükselmektir. İlahi rahmet ve ilginin gerçekleşmesi için ilk adımın insan tarafından atılması gerekmektedir. Yüce Allah: “Kullarım beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm.” (Bakara, 186) buyurmak suretiyle, duanın kendisiyle girilen manevi bir ilişki olduğunu ve bu ilişkiyi insanın başlatması gerektiğini vurgulamaktadır.
Öyleyse dua, kâinatın dehşet verici sessizliği içinde, insanoğlunun kendisine bir cevap bulmak için hissettiği derin hasret ve iştiyakın ifadesidir.
Dua, herkesin kurtarıcısı ve koruyucusu olan yaratıcı ile irtibat kurmak için gösterilen gayret ve Allah’ın durmadan dolup-taşan sevgi ve alakasına insanın verdiği bir cevaptır.
Dua zihnin maddi olmayan âleme doğru çekilmesi, bazen her şeyin değişmez ve üstün prensibinin huşu içinde bir temaşası, ruhun Allah'a doğru yükselişi, hayat denilen mucizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve tapınma ifadesi; her şeyi yaratan, en üstün kemal, kudret, kuvvet ve güzellik kaynağı bir varlıkla irtibata geçmek için gösterilen bir çaba Allah'ın durmadan taşan sevgi ve alakasına kulun verdiği bir cevaptır.
Kâinatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulmak için hissettiği derin hasret ve iştiyakın ifadesidir dua. Nitekim Yüce Allah bu hususa şu şekilde işaret etmektedir. “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için ayetler vardır. Onlar Allah'ı ayakta, otururken ve yatarken zikreder, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın; sen münezzehsin. Bizi cehennem azabından koru.” (Âl-i İmran, 190-191)
Dua sadece yerine getirilmesi gereken bir formalite ya da icabet edilip edilmeyeceği belli olmayan bir tılsım, ne demek olduğu bilinmeyen ya da üzerinde hiç düşünülmeden birtakım cümleleri, klişe ifadeleri, süslü cümleleri sıralamak değil, insanın Allah ile samimi bir bağlantı kurmasıdır. Her insanın içinde bulunduğu ruh hâli, istek ve arzuları, sıkıntıları farklı olabileceğinden, duanın şekli de farklı olabilir. Dolayısıyla dua sırasında önemli olan şekil ve sözcükler değil, samimiyet ve içtenliktir. Allah'ın azametini hisseden, O'nun azabından korkan ve rızasını kazanmayı isteyen insan, kalbinden gelen samimi ve dürüst ifadelerle ona yönelir, dost ve yardımcı olarak onu benimsemiş olan insan, her türlü sıkıntısını ve derdini ona açar. “.Ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikâyet ediyorum.” (Yusuf, 86)
İnsanın ihtiyaç ve sıkıntılarının giderildiği, kendini emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda, Allah’tan yüz çevirerek kendi gücünü olduğundan fazla görerek bencilleşebilir. (İsra, 67; Lokman, 32) Dolayısıyla insanın bu zafiyetinin önüne geçilebilmesi için, dinî duygu ve inancın sürekli olarak canlı tutulması anlamında duanın son derece önemli bir yeri vardır. İnsanın her fırsatta Rabbine yönelmesi, onunla olan münasebetini koparmaması gerekmektedir. Böylece kişi birtakım sıkıntılı anlarda Allah’a yönelirken (Mümin, 60), diğer taraftan bilhassa sıkıntılarından kurtulduğu rahatlık durumlarında insanın Allah’ı hatırlaması ve bencil isteklerine kapılmaması hedeflenmiştir.
İnsanın ahlaki ve kutsal yönelişlerinin ihmal edilmesi onu manen kör bir varlık hâline getirmekte ve bu durum onun toplumun yapıcı bir bireyi olmasını engellemektedir. İşte bu noktada dua ve ibadet insanın yaratıcısıyla baş başa kalarak huzur bulması, rahatlaması, modern hayatın altından kalkılması zor çetin yaşam şartlarına tahammül etmesi için büyük bir imkândır. Kısacası dua, insanın yalnızlığını anlamlandırma sürecidir. Bir tükeniş ve çaresizliğin ifadesinden çok, bir varoluş ve yeniden doğuştur.
Dua, tümüyle bir “oluş”tur.Zeliha Kırkpınar/Dr.M.Tan
Sticky post
Thursday, January 5, 2012 7:30:24 AM
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
Hayatı anlamlı ve amaçlı kılan Allah'lı yaşamaktır.
Hayatı anlamlı ve amaçlı kılan Allah'lı yaşamaktır.
Sticky post
Derviş
Saturday, November 26, 2011 7:19:49 AM
Derviş
- Derviş, nereye gidersin?- Oraya giderim; bir hizmet var ise görelim diye...- Orası neresi derviş?- Bir hizmetin olduğu yer elbette!- İşin, aşın, eşin yok mudur senin?- Vardır, lakin biraz bekleyebilirler...
*
On üçüncü yüzyılda yaşamıştı o; Yunus dediler adına... Maddeyi ve manayı kavramıştı. On beşinci asırda Seyyid Nesimi suretine büründü, Hacı Bayram hırkasına girdi, öyle göründü... Sırada Kul Himmet ve Yahya Efendi olmak vardı, ardından Sünbül Sinan ile Hüdayi donunda görünmek düştü yazısına... Pek çok surette aynı kimlikle yaşadı. Zaman geldi adı sanı hiç bilinmedi, surete kimliğe hiç bürünmedi. İyiliği elbise diye giyinip, mürüvveti börk diye başında taşıdı. Mesleği vardı, ilgileri vardı, heyecanları vardı ama hepsinden iyisi vicdanı vardı. Benliği yoktu; benlikten çoook zaman önce kurtulmuştu.
Geldiği zamanı ve geldiği yeri ihya eden işler yapardı. Sahipsiz kalan tarlaları sürerek, boşa akan ırmakları mecralarına katarak, nineciğin toplayamadığını toplayarak, bebeciğin erişemediğini eriştirerek... İlla ki irfana muhtaç olanı bilgilendirerek, nesilleri nesillere bağlayacak eğitimi vererek. Sayıları gitgide çoğaldı. Benzer kıyafetler giymeye başladılar ve kişisel dertlerini o kıyafetlerde gizlediler. Benlikten kurtulup halk içine kimliksiz karışmayı öğrendiler sonra. Bir vicdan, bir de iyilik kelimelerini tanımışlar, lugatlardaki diğer kelimeleri unutmuşlardı artık. Yağmur, kar, çamur demediler; yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik demediler; elleriyle, tırnaklarıyla eşeleyip can buldular, enkazlar altında canlar buldular; maddeye mana kattılar, varlık dengesini sağladılar. Yılmadılar, yılgınlık göstermediler. Azimleri zafer olasıya kadar çırpındılar. Bazen gülümsediler ama çok çok ağladılar... Gerçekten çok ağladılar... Gözyaşları yanaklarını yaktı. Hak için, kurtuluş için sebat ettiler; ısrarla ayak dirediler. En son umudu coğrafyanın en son sınırına bir abide gibi dikebilmek adına en son ana kadar gayret gösterdiler, direndiler... Felaketin yurdundan en son onlar ayrıldılar; herkesi kurtardıktan sonra ancak kendilerini kurtarmanın adını andılar...
Asker oldular, gök göyneklerle doru atlara binip göklerden savaş meydanlarına atıldılar; ırgat oldular çatlayan topraklara damla damla yağmur taşıdılar; hekim oldular, çaresize tablet tablet derman yetiştirdiler, muallim oldular zihinlere ışık ışık bilgi yüklediler... Renk oldular, desen oldular, ses oldular, çizgi çizgi, satır satır, nağme nağme sanat getirdiler... Ama hepsinden iyisi, ilim dediler, mana dediler, can dediler, can verdiler... Her birerinin ellerinde bin marifet var idi. İnsan için çalıştılar, insaniyeti böyle kurtardılar.
Bir karanlık gecede, bir sarsılışla sarsıldığında toprak, koştular katman katman tabakalanan betonlara, yığın yığın biriken ıstırapla yüklü hastanelere ve sıraları kitaplarla dertop olmuş sınıflara. Geçen ay adı yine Yunus idi; bu hafta Hasan, Mert, Tuğçe, Alperen, Ahmet, İlayda, Burak, Cenk, Selim, Ayşe ve Mehmet oluverdiler. Dün yine televizyonda gördüm; bazıları ağırdan ağır enkaz ile cedelleşiyor, bazıları bir serum ile koşuyor, diğerleri masumiyetin sefaletini bir sınıfa toplamış öğretiyorlardı. Bana sırtları dönüktü, enkaz arasındaki ile sıraların arasındakini birbirine çok benzettim nedense. Biri Gül Baba, öbürü Sarı Saltuk, şurdaki Nene Hatun, diğeri Battal Gazi idi sanki. Sanki değil tam da öyleydi işte!...
Çok surette tek beden olarak yardıma koşmuş, bazen azmiyle yeri sarsıyor, bazen özverisiyle zihinlere sarsılmaz bilgiler katıyordu. Sarsıntıya dayanmayan binaların arasında sarsılmayan bir abide idi ve depremin yürekleri sarsamadığını gösteriyordu bize. Ne objektifin, ne kameramanın farkındaydı; ayaz betonları tutuyor, ıslak toprakla konuşuyor, soğuk sıralarda titreyen çocuklara ders anlatıyordu. Belki sarsıntı da, sarsılan toprak da onunla konuşuyordu da objektifler onu görmüyor, kameraman o sesi duymuyordu. Çünkü o bu toprakların has evladı, özge çocuğu idi. Biz onu görmezden geldiğimizde, öldürmeye çalıştığımızda toprak ona ruhundan kimlik biçiyor, nesilden nesile onu tekrar yaşatıyordu. Onu her çağda gördüğümüz şu sebepleydi ki, o bizim ruhumuz idi. Şehirler yıkıldığında onun ayakta kalması; şehirler yapılırken taş ile toprak arasında onun da harca karılmasındandı. İnsanı bedenen ve zihnen kurtardığı içindi ki şehirler yeniden imar edilebiliyordu. İşte ben, bu coğrafyanın bu çocuğunu gördükçe ağlayasım gelir... Sevindiğim içindir bu... Onlar hep var olsun da; gerisi keder değildir...
*
- Derviş, nereye gidersin?
- Oraya giderim; bir hizmet var ise görelim diye...
- Orası neresi derviş?
- Van, yahut ki Erciş!...
- İşin, aşın, eşin yok mudur senin?
- Vardır, lakin biraz bekleyebilirler...
*
- Alnından öpeyim senin derviş!.
İskender pala
- Derviş, nereye gidersin?- Oraya giderim; bir hizmet var ise görelim diye...- Orası neresi derviş?- Bir hizmetin olduğu yer elbette!- İşin, aşın, eşin yok mudur senin?- Vardır, lakin biraz bekleyebilirler...
*
On üçüncü yüzyılda yaşamıştı o; Yunus dediler adına... Maddeyi ve manayı kavramıştı. On beşinci asırda Seyyid Nesimi suretine büründü, Hacı Bayram hırkasına girdi, öyle göründü... Sırada Kul Himmet ve Yahya Efendi olmak vardı, ardından Sünbül Sinan ile Hüdayi donunda görünmek düştü yazısına... Pek çok surette aynı kimlikle yaşadı. Zaman geldi adı sanı hiç bilinmedi, surete kimliğe hiç bürünmedi. İyiliği elbise diye giyinip, mürüvveti börk diye başında taşıdı. Mesleği vardı, ilgileri vardı, heyecanları vardı ama hepsinden iyisi vicdanı vardı. Benliği yoktu; benlikten çoook zaman önce kurtulmuştu.
Geldiği zamanı ve geldiği yeri ihya eden işler yapardı. Sahipsiz kalan tarlaları sürerek, boşa akan ırmakları mecralarına katarak, nineciğin toplayamadığını toplayarak, bebeciğin erişemediğini eriştirerek... İlla ki irfana muhtaç olanı bilgilendirerek, nesilleri nesillere bağlayacak eğitimi vererek. Sayıları gitgide çoğaldı. Benzer kıyafetler giymeye başladılar ve kişisel dertlerini o kıyafetlerde gizlediler. Benlikten kurtulup halk içine kimliksiz karışmayı öğrendiler sonra. Bir vicdan, bir de iyilik kelimelerini tanımışlar, lugatlardaki diğer kelimeleri unutmuşlardı artık. Yağmur, kar, çamur demediler; yorgunluk, uykusuzluk, bitkinlik demediler; elleriyle, tırnaklarıyla eşeleyip can buldular, enkazlar altında canlar buldular; maddeye mana kattılar, varlık dengesini sağladılar. Yılmadılar, yılgınlık göstermediler. Azimleri zafer olasıya kadar çırpındılar. Bazen gülümsediler ama çok çok ağladılar... Gerçekten çok ağladılar... Gözyaşları yanaklarını yaktı. Hak için, kurtuluş için sebat ettiler; ısrarla ayak dirediler. En son umudu coğrafyanın en son sınırına bir abide gibi dikebilmek adına en son ana kadar gayret gösterdiler, direndiler... Felaketin yurdundan en son onlar ayrıldılar; herkesi kurtardıktan sonra ancak kendilerini kurtarmanın adını andılar...
Asker oldular, gök göyneklerle doru atlara binip göklerden savaş meydanlarına atıldılar; ırgat oldular çatlayan topraklara damla damla yağmur taşıdılar; hekim oldular, çaresize tablet tablet derman yetiştirdiler, muallim oldular zihinlere ışık ışık bilgi yüklediler... Renk oldular, desen oldular, ses oldular, çizgi çizgi, satır satır, nağme nağme sanat getirdiler... Ama hepsinden iyisi, ilim dediler, mana dediler, can dediler, can verdiler... Her birerinin ellerinde bin marifet var idi. İnsan için çalıştılar, insaniyeti böyle kurtardılar.
Bir karanlık gecede, bir sarsılışla sarsıldığında toprak, koştular katman katman tabakalanan betonlara, yığın yığın biriken ıstırapla yüklü hastanelere ve sıraları kitaplarla dertop olmuş sınıflara. Geçen ay adı yine Yunus idi; bu hafta Hasan, Mert, Tuğçe, Alperen, Ahmet, İlayda, Burak, Cenk, Selim, Ayşe ve Mehmet oluverdiler. Dün yine televizyonda gördüm; bazıları ağırdan ağır enkaz ile cedelleşiyor, bazıları bir serum ile koşuyor, diğerleri masumiyetin sefaletini bir sınıfa toplamış öğretiyorlardı. Bana sırtları dönüktü, enkaz arasındaki ile sıraların arasındakini birbirine çok benzettim nedense. Biri Gül Baba, öbürü Sarı Saltuk, şurdaki Nene Hatun, diğeri Battal Gazi idi sanki. Sanki değil tam da öyleydi işte!...
Çok surette tek beden olarak yardıma koşmuş, bazen azmiyle yeri sarsıyor, bazen özverisiyle zihinlere sarsılmaz bilgiler katıyordu. Sarsıntıya dayanmayan binaların arasında sarsılmayan bir abide idi ve depremin yürekleri sarsamadığını gösteriyordu bize. Ne objektifin, ne kameramanın farkındaydı; ayaz betonları tutuyor, ıslak toprakla konuşuyor, soğuk sıralarda titreyen çocuklara ders anlatıyordu. Belki sarsıntı da, sarsılan toprak da onunla konuşuyordu da objektifler onu görmüyor, kameraman o sesi duymuyordu. Çünkü o bu toprakların has evladı, özge çocuğu idi. Biz onu görmezden geldiğimizde, öldürmeye çalıştığımızda toprak ona ruhundan kimlik biçiyor, nesilden nesile onu tekrar yaşatıyordu. Onu her çağda gördüğümüz şu sebepleydi ki, o bizim ruhumuz idi. Şehirler yıkıldığında onun ayakta kalması; şehirler yapılırken taş ile toprak arasında onun da harca karılmasındandı. İnsanı bedenen ve zihnen kurtardığı içindi ki şehirler yeniden imar edilebiliyordu. İşte ben, bu coğrafyanın bu çocuğunu gördükçe ağlayasım gelir... Sevindiğim içindir bu... Onlar hep var olsun da; gerisi keder değildir...
*
- Derviş, nereye gidersin?
- Oraya giderim; bir hizmet var ise görelim diye...
- Orası neresi derviş?
- Van, yahut ki Erciş!...
- İşin, aşın, eşin yok mudur senin?
- Vardır, lakin biraz bekleyebilirler...
*
- Alnından öpeyim senin derviş!.
İskender pala
Sticky post
Sunday, October 30, 2011 11:31:22 AM
satırlarım bir türlü izah edemediğim yokluğunun yoksulunun da
ölüm kokan kalemi kırmak mı gerek yoksa.....
bir yanım Emirgan laleleri kokuyor,diğer yanım sensizliğin pervazısında
göğüs kafesimde kanatlandırdım, tüm kuşları
tecritli bir sonbahara 'merhaba' diyor göçmenliğim.
yedi tepeye bıraktım umutlarımı
dökülen her damla(m)nda s(b)eni ilmekledim sonsuzluğa.
Sticky post
Saturday, October 29, 2011 8:58:23 AM
Uzun yoldan geliyorum...Kelimelerin bittiği , sözün tükendiği yerden...Kirpiklerimle göğün tozunu eliyorum...
Geçmişim hem yârdan , hem serden...Uzun yoldan geliyorum...Bilsen nasıl yorgunum.Yüzüne bakmaya yüzüm yok!...
Hani zaman en iyi ilaçtı ? Zamanın açtığı yaralara devâm yok!...Sırtımda yüklü yılların vebâli , Sana dokunmaya mecâlim yok!...
Uzun yoldan geliyorum...Üstüm başım toz içinde...Karşında öyle necis kaldım ki...Sana dair, Senin içinde ; kendime öyle yabancı bırakıldım ki...Unuttum herşeyi bir bir...Verdiğim sözleri , ettiğim o yeminleri , Seni bıraktığım o tozlu rafların yerini...
Oysa Sen , hâlâ saklıyordun yaprak yaprak koynunda...Kuru bir salkım leylak çiçeğini...Uzun yoldan geliyorum...Geçmişim bir yığın siyah ve beyaz...
Artık karanlık yanımdan aydınlıklar devşiremiyorum...Her mevsim ayaz...Ve ben Sen'sizlikten kırılıyorum...Ve döküntü duvarlarımda yankılanan bir ses duyuyorum...Ey nâs!...Gözlerinizden akan ne kan ve ne yaş...
Bildiğin kir ve pas!...Uzun yoldan geliyorum... Karanlık , biçilesi bir renk değilmiş gönül libasıma... Gurbet neresi?... Bilemiyorum... Neresi sıla?... Varamadan menzile , gidiyorum ha gidiyorum... Bundan gayri bir âhım kalsın istiyorum , uzayan yollarıma...
Uzun yoldan geliyorum... Kulaklarımda hâlâ o buğulu ses , o hüzünlü tını...Bir çocuğun minicik parmaklarıyla dokunurdum Sana...Yer gök maviye bulanırdı...Mavi , o günlerden hatıra kaldı , hatırlasana...Ama dur!...
Unutan bendim öyle değil mi ya...Hani önce yaslardım yüzümü Sana , mis kokunu çekerdim içime ölesiye...Kalbim duracak gibi olurdu hani...Hâlâ bıraktığım yerdesin ve hâlâ aynı râyiha...Uzun yoldan geliyorum...Beni bir tek Sen anladın...
Kalemimden kan damlarken..."Takdire şâyân" aclılarım alkışlanırken , bana bir tek Sen ağladın...Aynaların ardındaki sır Sen'din...Beni bana yalansız bir tek Sen anlattın...
Uzun yoldan geliyorum...Son tâkatimde , elim kapının tokmağında...Bileklerimi kanatmış yılların prangaları...Yine Senin mekânındayım , yine Senin otağında...
Bu Kelâmı öyle özlemişim ki...Işıl ışıl o sarı sayfalarda...Kovma kapından n'olur!...Öyle muhtacım ki Sana...
Uzun yoldan geliyorum...
Ey Muciz'ul Beyân...Ey Kelâm-ı Kebir...Ey Sultanım'ın sonsuzluğa uzanan mukaddes emaneti...Ey Rabbim'in sarsılmaz ve kopmaz ipi...Uzun yoldan geliyorum...Son durağındayım şimdi hayatın...
Gözlerimdeki son pırıltı Sen ol istiyorum , kulaklarımdaki son tını...Aks-i sedân yankılansın istiyorum içimin şûristan yamaçlarında...
Vefasızım , beni affet..Zeliha KIRKPINAR.2007
Geçmişim hem yârdan , hem serden...Uzun yoldan geliyorum...Bilsen nasıl yorgunum.Yüzüne bakmaya yüzüm yok!...
Hani zaman en iyi ilaçtı ? Zamanın açtığı yaralara devâm yok!...Sırtımda yüklü yılların vebâli , Sana dokunmaya mecâlim yok!...
Uzun yoldan geliyorum...Üstüm başım toz içinde...Karşında öyle necis kaldım ki...Sana dair, Senin içinde ; kendime öyle yabancı bırakıldım ki...Unuttum herşeyi bir bir...Verdiğim sözleri , ettiğim o yeminleri , Seni bıraktığım o tozlu rafların yerini...
Oysa Sen , hâlâ saklıyordun yaprak yaprak koynunda...Kuru bir salkım leylak çiçeğini...Uzun yoldan geliyorum...Geçmişim bir yığın siyah ve beyaz...
Artık karanlık yanımdan aydınlıklar devşiremiyorum...Her mevsim ayaz...Ve ben Sen'sizlikten kırılıyorum...Ve döküntü duvarlarımda yankılanan bir ses duyuyorum...Ey nâs!...Gözlerinizden akan ne kan ve ne yaş...
Bildiğin kir ve pas!...Uzun yoldan geliyorum... Karanlık , biçilesi bir renk değilmiş gönül libasıma... Gurbet neresi?... Bilemiyorum... Neresi sıla?... Varamadan menzile , gidiyorum ha gidiyorum... Bundan gayri bir âhım kalsın istiyorum , uzayan yollarıma...
Uzun yoldan geliyorum... Kulaklarımda hâlâ o buğulu ses , o hüzünlü tını...Bir çocuğun minicik parmaklarıyla dokunurdum Sana...Yer gök maviye bulanırdı...Mavi , o günlerden hatıra kaldı , hatırlasana...Ama dur!...
Unutan bendim öyle değil mi ya...Hani önce yaslardım yüzümü Sana , mis kokunu çekerdim içime ölesiye...Kalbim duracak gibi olurdu hani...Hâlâ bıraktığım yerdesin ve hâlâ aynı râyiha...Uzun yoldan geliyorum...Beni bir tek Sen anladın...
Kalemimden kan damlarken..."Takdire şâyân" aclılarım alkışlanırken , bana bir tek Sen ağladın...Aynaların ardındaki sır Sen'din...Beni bana yalansız bir tek Sen anlattın...
Uzun yoldan geliyorum...Son tâkatimde , elim kapının tokmağında...Bileklerimi kanatmış yılların prangaları...Yine Senin mekânındayım , yine Senin otağında...
Bu Kelâmı öyle özlemişim ki...Işıl ışıl o sarı sayfalarda...Kovma kapından n'olur!...Öyle muhtacım ki Sana...
Uzun yoldan geliyorum...
Ey Muciz'ul Beyân...Ey Kelâm-ı Kebir...Ey Sultanım'ın sonsuzluğa uzanan mukaddes emaneti...Ey Rabbim'in sarsılmaz ve kopmaz ipi...Uzun yoldan geliyorum...Son durağındayım şimdi hayatın...
Gözlerimdeki son pırıltı Sen ol istiyorum , kulaklarımdaki son tını...Aks-i sedân yankılansın istiyorum içimin şûristan yamaçlarında...
Vefasızım , beni affet..Zeliha KIRKPINAR.2007
Sticky post
Friday, September 16, 2011 2:27:37 PM
Sil ağzının kenarını , yine gülüşünden cennet akıyor...
Sticky post
Bir nefeslık Amın de benim için....
Friday, July 15, 2011 9:15:00 PM
Uykuyu uyutmak lâzım bu gece. O kadar gereksiz şekilde harcadığımız vakitleri düşünüp yılda bir defa gelen çok değerli, nadide bir geceyi çok iyi ihya edelim inşallah. Rabbin "Yok mu isteyen" nidasına secdelere kapanarak mukabele edelim. Fakiri de duanızda unutmayın inşallah...Geceniz mübarek olsun..
Sticky post
Thursday, May 12, 2011 10:25:59 PM
kimseye ben gibi bakamadım ki,.kimseye sen gibi bakmadım ki..ve gün çöktü kelimelerine,sonsuz bir kuraklıktı çöken dudaklarına,nemli bezler yetmez oldu hayatının son hararetine..kimseye bakmıyordu artık,.yine bakamıyordu..yıllardır yaşanan ilk tebessümüydü onu ilk gördüğü meleğin sureti..biliyordu..
Sticky post
Ey insan !
Monday, May 9, 2011 8:13:55 PM
Ey insan ! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun."
Said-i Nursi Hazretleri
Said-i Nursi Hazretleri
