Thursday, January 24, 2013 6:51:26 AM
Habbab b. Eret: Bir Demirci İşçisi
Ey Habbab, ey pazarlarda sermaye olup satılmış, ey bir demirci işçisi olduğu için işkencesi de kızarmış demirlerle yapılmış yalnız Müslüman. Korunaksızdın değil mi? Yalnızdın, birtektin. Bundandı müşriklerin bedenini ateş ile dağlamaları, koruyucusuz olmandandı.
Hidayeti, demirci dükkânında yanına gelen, hatırını soran, gözlerine bakan eşrefi güzünün ellerinden bulmuş ve yine seni ve bedenini, seni ve yüreğini ilahi kelimetullahtan koparmak için bu demirlerin kızdırılmışını kullanmışlardı.
Nur’un ateşi yeryüzüne düştüğünde o ateşe sımsıkı sarılanları görünce yüreğin kıpırdamıştı değil mi? İçinde bir heves, içinde bir sevinç kendini dışarı atmanın yollarını aramıştı.
Senin gibi köle olan Zeyd b. Harise ve Bilal’de bu imanın lezzetine ermişti ve bu senin iştahını kabartmıştı değil mi? Etrafında köleler olan, onların ellerinden tutup gözlerine bakan bir sultan kimi yakmazdı ki. Fakat gül bahçesine komşu olmak biraz ateşlerde dağlanmak biraz da vücudunda izi bir ömür geçmeyecek közlere bulanmayı gerektiriyordu.
Ama olsundu, dimağına şavkı düşen bir lezzetin bedeli olacak acılar, gönül sofranda sadece renk olacaktı. Koyu, kara ve acı bir renk…
Ve bütün başına gelecekleri göze alıp yüreğini, demirci yüreğini, ateşlerle ıslah edilmeye çalışılacak olan demirden yüreğini Efendinin ellerine bıraktın, şereflenenlerin 6.sı oldun değil mi Ey Habbab.
Öncelerin mahir bir demirci işçisi yeni ve büyük bir maharet daha göstermiş ve La İlahe İlah demişti, içine, yüreğine ve tüm sahipçiklere. Bu maharet elbette göklere adını kandillerle bağrışan meleklere bir neşe, yerdeki mayalarına toprak katılmış zayıf muktedirlere bir ızdırap olacaktı.
Senin yüreğin iman lezzetiyle tarif edilemez mutluluklara gark olurken kendilerini sahip olarak görenlerde bu, gururlarının incinmesine, güçlerinin kale alınmamasından dolayı hesapsız zulüme sebep olacaktı ve oldu da.
Kureyş’in zalim müşrikleri seni işkenceye tabi tuttular. Özellikle sahibin Ümmü Anmar.
Ona rağmen aldığın bu cesur kararın altında ezilmiş ve bunu bedenine zulüm olarak sunmuştu. Seni bağlattı Habbab, seni bağlattı ve kahrolası demiri, senin geçim kaynağın olan demiri ateşlerde kızdırıp o güzel başını, kelimatullahı diline düşüren başını demirlerle dağlattı.
Ama olsundu, nafileydi her şey senin için. Göğsüne yerleşmiş bir bahçeli ev vardı ve dışarılarda gezinen baykuş sesleri içine dokunamıyordu bile. Sadece yakıyordu, kızdırılmış demirlerin her dokunuşu bedenine bir madalyon oluyordu, bir nişane…
Dozajı gün geçtikçe artan bu zulümleri bir gün çıkıp gelip Sultanına arz ettin. Kimin vardı ki başka, ya da kime ihtiyacın vardı ki?
Efendin, gözlerindeki acının şahidi olarak içinin en derinlerinden seslenmişti Sahibimize,
"Ya Rab! Habbab'a yardım et!" diye.
Bu duanın hemen akabinde Ümmü Anmar şiddetli bir baş ağrısına müptela olmuştu da ağrının ızdırabından inleyip durmuştu. Sonunda kendisine, başını ateşle dağlaması tavsiye edildi. Ve sen ey Habbab ve sen ateşe yüreğini basan adam, Rabbin sana zulmedene de aynı şekilde karşılık verme imkânı sunmuştu; onun başını da sana dağlatmıştı. Bu senin içinin rahatlaması için değildi elbette. Senin yüreğinin kenarında akan ırmaklar zaten şırıl şırıldı.
Geçen günler, seneler ve zamanlar senin sırtındaki yanık izlerini, alacaları kaybetmemişti değil mi Habbab?
Ve sana mü’minlerin halifesi Hz. Ömer, müşriklerden çektiğin işkenceyi sormuştu. Sen de demiştin ki:
- Ey mü’minlerin emîri! bak sırtıma!
Hz. Ömer, senin sırtına bakınca buyurmuştu ki:
- Doğrusu ben, insan sırtının bugünkü gibisini hiç görmemiştim!
Bunun üzerine sen de;
- Benim için bir ateş yakmışlardı da, ben, onun üzerine sürüklenip atılmıştım. O ateşi, ancak benim sırt etimin yağı söndürmüştü! demiştin. Ne de kolay demiştin ya Habbab, ne de güzel anlatmıştın bedeninde sönüp yüreğinde tutuşan ateşleri…
Köle olup pazarlarda satılmışken ashabı güzün olup şimdiki hadis kaynaklarında geçen 33 tane rivayetin sahibi olduğunu ben bilmiyordum ya Habbab, ben bilmiyordum…
Hz. Ömer, kardeşinin Müslüman olduğunu duyduğunda onların evine hiddetle gelip kendisini Rahman’ın ayetlerine teslim ettiğinde o evde seninde olduğunu, gizlendiğin yerden çıkıp tekbir getirdikten sonra
- Müjde ya Ömer! Resûlullah efendimiz Allahü teâlâya dua ederek,“Ya Rabbi! Bu dini, Ebu Cehil ile yahut Ömer ile kuvvetlendir”diye dua buyurmuştu.
İşte bu devlet, bu saadet, sana nasip oldu.” diyenin de sen olduğunu bilmiyordum ya Habbab, bilmiyordum…
Ya Habbab, hastalığında yanına gelenler gözbebeklerinden düşen yaşlara bakıp “ölümden mi korkuyorsun ya Habbab?” diye sorduklarında sen, yorgun nefesini usulca çekip titreyen sesinle şöyle demiştin “Uhud’da şehid olan Hz Hamza’yı efendimiz kefenlerken elimizde bulunan birazcık bez parçasıyla onun neresini kapatacağını bilememiştik, gövdesini örtüp geri kalan yerlerini de otlarla kapamıştık, Mus’ab da öyleydi. Onlar benim arkadaşlarımdı, bir kefen bulamadan göçüp gittiler, şahadet mertebesine ulaştılar. Ben bir taraftan yatakta ölüyorum, bir taraftan da kefen bezimden başka her şeyim hazır. Benim yoldaşlarım ebedi âleme göçmeden önce her şeylerini bırakıp gitmişlerdi benim ise geride bıraktığım 40 bin dirhemim var! üzüntüm ondan” demiştin.
Evet, gözyaşların ondandı, üzüntün ve kederli yüzün ondandı.
Oysa pazarlarda satılan bir köle iken İslam ile şereflenip kazandığın dünya metalarından da oldukça infak etmene rağmen, verdikçe bereketlenen mallarının çokluğundan yine de hicap duymuş kendisinden önce giden mustazaf yüreklere imrenme gözyaşlarını Kufe toprağının kurak yamaçlarına dökmüştün.
Dünyaya hiç değer vermediğin halde peşine düşüp elinde eteğinde servet olarak kalan emanet dünya metasına buruk bir bakış, bir “ neden hala peşimdesiniz “ serzenişi ve varlığın, yüreğini sızlatan son iniltisini bırakmıştın miras olarak.
Ölmeden önce Kufe’nin uzak bir diyarına, yalnız bir şekilde defnedilmeyi vasiyet etmene rağmen senden sonra gözlerini yuman yarenlerin, şefaatinden nasiplenmek için yanına defnedilmeyi vasiyet etmişler ve senin toprağa karışan bedenini yalnız bırakmamışlardı.
Bugünde yalnız değilsin, değil mi Habbab? Seni dağlayan ateşlere gösterdiğin sabırdan oluşmuş ameller yanı başında, sana gönderdiğimiz selamlar Fatihalar yanı başında…
Mehmet Deveci
