Saturday, 24. October 2009, 18:53:45
mehmetyilmazmehmet@gmail.com
Tuesday, 18. December 2007, 09:07:48
Mehmet Yılmaz
Son zamanlarda ‘sanat’ ve ‘siyaset’ kavramlarının oldukça sık bir araya getirildiğine tanık oluyoruz. Bu bağlamda sergiler gerçekleştiriliyor; sanat dergilerinde, bazı gazete köşelerinde ve panellerde bu konu tartışılıyor. Tabii, tartışma ve etkinliklerde ‘siyaset’ derken, sanatın kendi öz dinamiklerinde içerili olan siyasetten çok, ‘güncel siyaset’ kastediliyor. İlginç olansa, öteden beri ‘sanata siyaset bulaştırılması’na iyi gözle bakmayan çevrelerin bile ortadaki bu tartışmayı desteklemesidir. Son İstanbul Bienali ve onunla ilgili çıkan çeşitli haber ve yorumlar bunun en canlı kanıtlarından olsa gerek.
Sanat ve siyaset konusuna serinkanlı bakabilmek için, güncel tartışmaları şimdilik es geçip, bazı temel soru ve yanıtlarla ilerlemeyi öneriyorum:
•Sanat ortamını oluşturan oyuncuların ekonomik, sınıfsal ve siyasal konumları nedir, ilişkileri nasıldır?
•Sanatçı, şu ya da bu derecede güncel siyasetle ilgilenmeli mi (sanatına siyaset bulaştırmalı mı), yoksa siyaset dünyasından uzak mı kalmalı?
•Sanatın özünde içerili olan siyaset nedir?
•Siyasal ilericilik ile sanatsal ilericilik örtüşür mü, yoksa bunlar ayrı şeyler midir?
İşe ilk sorudan başlamakta yarar var; çünkü yanıtı, meselenin ana hatlarını verecektir bizlere.
Sanat, istisnalar olmakla birlikte, öteden beri egemen sınıfların hizmetinde olmuştur. Mısır piramitleri ve onları süsleyen heykel ve resimlerden tutun, bugüne kadar yaratılan eserlerin çok büyük bir kısmı bu hizmetin kanıtları olarak duruyor karşımızda. Sanatçılar, gönüllü ya da gönülsüz, her zaman egemen güçlerin yanı başında olmuştur. Aralarında tam bir çıkar ilişkisi vardır. Egemen güçler sanatçıları beslemişler, kendilerini göstermelerini ve ünlenmelerini sağlamışlar; karşılık olarak da sanatçılar onların saygınlıklarına saygınlık katmışlar, gerek maddî gerek manevî anlamda iktidarlarını imgeye dökmüşler, hatta hoşça vakit geçirmeleri konusunda yardımcı olmuşlardır. Özetle, her iki taraf da birbirlerinin varoluşlarına katkıda bulunmuşlardır.
Ortalama son iki yüz yıldır sanatı ve sanatçıyı destekleyen sınıf (farklı katmanlarıyla) burjuvazidir. Alemin yeni efendisi olan bu sınıf, sanatın yeni ortamını oluşturmuş, seçkin üyeleri aracılığıyla sanat akımlarının düşünsel temellerini ya bizzat oluşturmuş ya da parayla tuttuğu yazarlara havale etmiş, reklâmlarını yapmış, sanatçıları kışkırtmış, eserlerini kaliteli bir mala çevirmiş, özetle, ortamı (yani, piyasayı) kızıştırmıştır. Buna karşı çıkan sanatçılar olmuştur olmasına ama burjuvazi harika refleksi ve dehasıyla onları ve yapıtlarını da paraya çevirmeyi başarmıştır.
“Her sunum kendi istemini yaratır” ilkesi sanat piyasası için de geçerlidir.
Modern sanat müzelerine, resmî ve özel koleksiyonlara bakınız lütfen. Bu alışverişte kazançlı çıkan kimdir? Yenilikçi burjuvazi ve yenilikçi sanatçı. Ya halk? O her zaman ortamın dışında kalmış, savaşta ölmüş; fırsatını bulursa (o da nadiren) seyirciliğe terfi etmiştir.
Son zamanlarda bazı sanatçıların bundan rahatsız oldukları görülüyor. Dediklerine göre, küresel sermaye sanatı yönlendiriyormuş; sergileri içi boş bir gösteriye, yapıtları da birer mala dönüştürüyormuş; geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin ulusal sanatlarını ezip geçiyormuş, falan. Günaydın! Perşembenin geleceği çarşambadan belliydi oysa.
Hiç kuşkusuz, yaşam her zaman şaşırtır insanı. Ama yine de, meydana gelen sürprizlerin gökten zembille inmediğini, rastlantı ve zorunluluk ile yoğrulmuş toplumsal sürecin doğal sonuçları olduğunu görmek zorundayız. Bu gibi sürprizler, yatağında kendi bildiğince akan bir nehrin yüzeye vurmuş dalga ve köpüklerine benzer. Oysa asıl devinim daha dipte gerçekleşir. Önemli olan, işte bu dip dalgalarını, genel akışı doğru kavramaktır. Bir buçuk asır önce Marx ve Engels işte bu genel akışı kavramışlar, dahası, muhtemel sonuçları önceden görmüşlerdi:
“Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır. İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. (…) Bugüne dek, üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa, burjuvazi bunların üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir. (…) Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi varolamaz. (…)
Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. (…) Üstelik yalnız maddî üretimde değil manevî üretimde de bu böyle. (…) Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil; pek çok ulusal ve yerel edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta. (…) Tek kelimeyle, istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.”
Bugünkü manzaranın dâhice öngörüsüdür bu satırlar. Bu sınıf dün modern sanatı destekliyordu, şimdi de çağdaş (güncel, postmodern) sanatı desteklemekte ve yönlendirmektedir. Kendini yenileme ve ortamı idare etme (yani siyaset yapma) becerisinin mükemmel olduğunu kabul etmeliyiz. Bu sınıf sanatçıyı yenilik yapması konusunda her zaman kışkırtmış, kendi sağlığı için sanatı bir özeleştiri mekanizması (panzehir) olarak kullanmasını bilmiştir –tabiî, öldürücü dozda olmaması koşuluyla. Örneğin, anarşistlerin eylemlerine katılan Courbet ve Wagner gibi sanatçılara (devlet aracılığıyla) dünyayı zindan ederken, günlük siyasetle doğrudan ilgilenmeyen öncü sanatçıları hararetle desteklemiştir. Özetle, kapitalist devletlerde sanat piyasasının efendileri olan tüccarlar, kendilerini ilericiliğin kalesi olarak gören komünist partilerden çok daha açık görüşlü bir politika izlemişlerdir.
Olaya sanatçı cephesinden bakarsak, sanatçıların patronlarla olan ilişkilerinde çelişkiler yaşadıkları ortadadır. Sanatçılar patronların piyasayı belirlemesinden rahatsız olsalar da onlarla çalışmak zorunda oldukların bilincindedirler. Örneğin bir yazar, eserini basacak ve dağıtımını yapacak bir yayıneviyle, ressam ise bir galericiyle çalışmak zorundadır. Ancak, güncel siyasetle ilgilenme konusunda yazarlarla görsel sanatçılar arasında bazı davranış farklarının olduğu söylenebilir. Eserine güncel siyaset bulaştırma konusunda, eğer istekliyse, yazarın ressama göre daha avantajlı olduğu ortadadır. Yazar da siyasetçi gibi insanlara sözcükler aracılığıyla seslenir, dünyasını sözcüklerle kurar. Yani, yazarın siyaset dünyasıyla kavramsal bir ortaklığı vardır. Öte yandan yayınevi yazarın siyasi görüşlerini paylaşmasa bile, eser nitelikliyse muhtemel ‘müşteri sayısını’ düşünerek basmayı göze alabilir. Yani, eser başlangıçta biricik olsa bile ucuz kopyaları sayesinde binlerce müşterinin alması sağlanabilir ki bu da yayınevinin kazancının garantiye alınması demektir.
Oysa kazancını resim satışına bağlayan bir galerici yayıncı rahat davranamaz. Çünkü bir tablonun satış anında biricik alıcısı vardır ve o da çok varlıklı biridir. İktidardaki sınıfın üst tabakasına mensup bu şahsiyeti kimse ürkütmek istemez elbet. Bunu ressam da galerici de önceden bildikleri için davranışlarını kendiliğinden ayarlarlar. Ayrıca, zararlı olduğu gerekçesiyle ressam gerçekten de sanatına güncel siyaseti bulaştırmak istemiyor olabilir. Bu yüzden görsel sanatçıların çoğu eleştiri, karşı çıkma ve yenilik gibi içsel dürtülerini sanatın iç sorunları aracılığıyla tatmin ederler. Ressamların güncel siyasî söylem ve etkinliklere çok sıcak bakmamalarındaki bir diğer neden de, yazarların aksine, kavramlar dünyasıyla olan uzaklıkları olabilir.
Birinci soruyu, yani sanat ortamını oluşturan oyuncuların ekonomik, sınıfsal ve siyasal konumlarını irdelerken, ikinci ve üçüncü sorulara da kısmen el atmış olduk. Gerçekten de, sanatçının sanatına siyaset bulaştırıp bulaştırmaması hem ortama hem kendi tercihine bağlıdır. Burada unutulmaması gereken şey, ortaya çıkan ürünün değerinin, güncel siyasete bulaşıp bulaşmamasıyla değil, sanatın kendi iç siyasetiyle, öz dinamikleriyle ilgili olduğudur. Peki ama, nedir bu sanatın içsel siyaseti? Bu, bir rekabet ilişkisidir. Gerçekten de galericisinden sanatçısına, eleştirmeninden müşteri ve seyircisine kadar, piyasayı oluşturan her birim, diğer birimlerle olduğu kadar kendi içlerinde de en çok kazanç için rekabet halindedir ki, bu genel siyasetin sanat ortamındaki yansımasıdır bir bakıma. Bu rekabet, genellikle ‘sanatsal ideoloji’ figüratif/soyut, nesnel/öznel, tutucu/öncü, biçimci/kavramsalcı gibi karşıtlıklar şeklinde gösterir kendini.
Sanatsal ideoloji, yani sanatın kendi özüne ait düşünce ve yöntemlerin tamamı yaşamsal öneme sahiptir. Çünkü yeni düşünce ve yöntemler demek yeni anlatım olanakları, dolayısıyla da yeni bir bakış açıları demektir ki, bunun meyvesi de yeni bir dünya tasavvuru demektir. O halde ‘araç’a, dolayısıyla ‘dil’e getirilen bir yenilik, ‘anlatılan konu’ya göre çok daha siyasaldır, devrimcidir. Çünkü sanıldığının aksine, araç yalnızca ürünün ortaya çıkmasını sağlamakla kalmaz, onun niteliğini olduğu kadar sanatçıyı ve müşteriyi de dönüştürür. İşte asıl devrim budur sanatta. Ve genellikle de sanatsal devrimler, siyasal konulardan çok, sıradan konular aracılığıyla gerçekleşmiştir sanatta.
Örnekler aracılığıyla ilerlemeye çalışalım: 20. yy’ın en önemli sanatçılarından olan Picasso hem kendi sanatının hem sanat dünyasının gidişatını altüst edecek buluşlarını (ki, o tarihlerde dünya topyekün bir savaşa hazırlanıyordu), yakın çevresinden aldığı ölüdoğa, portre ve figür gibi sıradan, siyaset dışı konular aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Bu açıdan, örneğin sanatçının bir genelev ortamını konu alan 1907 tarihli Avignonlu Kızlar’ı, 30 yıl sonra yaptığı (İspanya iç savaşını konu alan) Guernica’sından çok daha devrimcidir, şiddetlidir. Çünkü, şiddet Guernica’nın konusuyken, Avignonlu Kızlar’ın ta kendisidir.
Picasso’nun ‘piyasa’nın oyuncularıyla olan ilişkisine gelirsek: Kuşkusuz, en başta çizdiğimiz çerçevenin tam içinde yer almıştır o. Gerek güncel siyasetin dışında gerek içinde olduğu zamanlarda, burjuvalarla, yani sanat tüccarları ve seçkin müşterilerle her zaman iyi ilişkiler içinde olmuştur. Baş pazarlamacısı Kahnweiler’di. Bir Alman Yahudi bankerin oğlu olan bu zat, 1907’de Paris’te açtığı galerisi aracılığıyla, Picasso’yu siyasete bulaşmadan önce de sonra da hep desteklemiştir. Bu sanat tüccarı yalnızca zengin değil, aynı zamanda zamanın ruhunu içinde hisseden, yeni yapıtlar için köşe bucak dolaşan ve sattığı malın kuramını oluşturacak kadar becerikli bir yazardı (böyle sanatçıya böyle pazarlamacı!). Özetle, zamanın ruhu sanatın yenilikçisiyle sermayenin yenilikçisini buluşturmuştu.
Sanatta 1950 öncesinde Picasso baş oyuncu olmuşsa, bu şeref 1950 sonrasında Duchamp’a ait olsa gerek. O da yön vermiştir sanat dünyasına –yine, siyaset dışı sıradan konu ve nesnelerle. Savaş boyunca Avrupa’da kalan Picasso’nun 1937’den sonra güncel siyasi tartışmalara bizzat katılmasına karşın, Duchamp soluğu savaşsız bir coğrafyada, Amerika’da almış, asla güncel siyasete bulaşmamıştır. Onun hamileriyse W.C. Arensberg adında bir armatör ile Katherine Drier adında, amatörce resim yapan çok zengin bir kadındı. Her ikisi de sanat alanındaki yenilikleri desteklemeye çoktan hazırdılar. Bir kez daha “böyle sanatçıya böyle destekçi” demekten kendini alamıyor insan.
Kahnwiler, Arensberg ve Drier servetlerini nasıl edinmişlerdi, bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var: Bu servet sahipleri geçen yüzyılın en önemli iki sanatçısını sonuna kadar desteklemişler, varoluşlarına katkıda bulunmuşlardır.
Gelelim dördüncü soruya: Siyasal ilericilik ile sanatsal ilericilik örtüşür mü, yoksa bunlar ayrı şeyler midir? İki örnekle yanıtlamak istiyorum. Birinci örnek, İtalyan Gelecekçiliği. 1909’da Marinetti’nin yayınladığı bildirgeyle toplanan gelecekçiler tam bir savaş yanlısıydılar (grubun en önemli sanatçılarından Boccioni gönülü katıldığı savaşta ölmüştür). İtalyan faşizmine giden yolda Mussolini’yi desteklemişler, ancak öte yandan, sanat alanında bazı yenilikler getirmeyi başarmışlardır. Yani, siyasette gericiyken, sanatta oldukça ilerici davranmışlar, sanatın sınırlarını genişletmişlerdir. Onların Avrupa ve Amerika’da ünlenmesini sağlayan da yine bir Alman bankerdir (1912’deki sergilerinden 24 tablo satın almış ve dolaşıma sokmuştur). Diğer örneğimiz Dada hareketidir. Dadacılığın New York’taki kolu siyasetle ilgilenmezken, Zürih’tekilerin hemen hepsi sol görüşlü kişilerden oluşmaktaydı. Bunlar, gösteri ve sergilerle hem savaşa hem modern burjuva düzenine karşı çıkmışlar (bu yüzden başları polisle sık sık derde girmiş), hem de sanatın sınırlarını çok daha ileriye taşımışlardır. Yine, dadacılığın devamı sayılan gerçeküstücülerin çoğu Fransız Komünist Partisi’ne üyeydiler.
Bugün şöyle bir baktığımızda, yine, burjuvazinin tüm bu sanatçıların yapıtlarını paraya çevirmeyi ve kendi kültürüne katmayı başardığını görüyoruz. Özetle, dün olduğu gibi bugün de, sanatına siyaset bulaştıran sanatçıları burjuvazi (özellikle Batı dünyasında) ‘taşkınlıklarına göz yumulan haşarı çocuklar’ gibi algılamakta, hatta bir eleştiri mekanizmasının dişlileri olarak değerlendirmektedir. İşin kötüsü, sanatçılar farkındadır bunun.
Carl Andre’nin “Ya çelişkilerimizi yalanlamak ya da onlarla yaşamak gibi tarihsel bir seçimle karşı karşıya kaldık her zaman. Artık burjuvazinin dehası sayesinde çelişkilerimizi pazarlama fırsatı elde ettik” sözleri apaçık bir itirafnamedir. Yine, çağdaş sanatçılardan Hans Haacke’nin işleri, işte bu ilişkiyi daha da somutlaştırmaktadır. Örneğin, 1974 tarihli Manet Projesi, hem bir tabloyu satın alanların sınıfsal kimliklerinin, hem de o tablonun fiyatının nasıl katlanarak arttığının açığa çıkarılması üzerine kuruluydu. Sanatçının bu projesi, “Müzenin Dostları Derneği” başkanının desteğini çekebileceği endişesiyle müze yönetimince geri çevrilmiş; ancak daha sonra bir başka müzede uygulanmıştır. Haacke titiz bir araştırmacı gazeteci gibi, 1970’lerin ortalarından beri Mobil petrol şirketinin etkinlikleriyle ilgili de belgeler topluyordu. Topladığı yazılı ve görsel belgeleri 1981’de Mobil’in kendi reklâmları ve simgeleriyle birlikte galerinin duvarlarına asarak, şirketin bir yandan ırkçılığı bir yandan da sanatı destekleyen ikiyüzlü kimliğini gözler önüne sermiştir.
Peki, bu gibi siyasal sanat projeleri burjuvaziyi yıldırmış mıdır? Ne gezer? Burjuvazi tam da kendine yakışan bir manevrayla bunları sisteme ustaca dâhil etmiş, yalnızca sanatsal bir gösteriye dönüşmesini sağlamıştır. Sanatsa, korkmaya gerek yoktur nasıl olsa! Geçen ay sona eren 10. İstanbul Bienali’ni anımsayalım. Rahatsız edici bir şey oldu mu, polis birilerini sorguladı mı, halk sokağa döküldü mü? Hayır. Oysa medyada haberler çıkmıştı “bienallerin en siyasalı başlıyor” diye. Ama siyasal olduğu kadar iyimserdi de. Zaten bu yüzden “tecavüz kaçınılmazsa sırtüstü yat ve keyfine bak” mantığı içinde hepimiz güle oynaya, heyecanla ziyaret ettik mekanları.
Ramon Mateos’un Bir Adım İleri, İki Adım Geri adlı video yerleştirmesinde, Lenin mezarında çaresiz ve huzursuz bir şekilde kıvranıyordu. Kendi mekanlarında, sermaye çevresi o siyasal çalışmayı izlerken orgazm derecesinde büyük keyif almış olmalılar! Çünkü solun başarısızlığı, yıkımı duruyordu karşılarında. Ve tersten bakıldığında, bu yıkım, kendi zaferinin göstergesiydi.
Dünyanın bütün emekçileri birleşememişti ama dünyanın en güçlü paraları birleşmişti işte. Popüler kültür, işte bu birleşik gücün devreye soktuğu ‘kültür endüstrisi’ tarafından yaratılan ve pazarlanan kültürdür. Kültür endüstrisi, Adorno ve arkadaşlarının vurguladıkları gibi, ‘yüksek’ ve ‘alçak’ kültür biçimleri arasındaki sınırı ortadan kaldırmış, her türlü kültürel ürünü şu ya da bu derecede popülerleştirmiştir. Baselitz ile kiç ürünler aynı sanat fuarlarında; Beethoven, Madonna ve Neşet Ertaş CD’leri aynı müzik marketlerde satışa sunulmaktadır. Yetmedi: Makarna ve deterjan için gittiğiniz alışveriş merkezinde dolaşırken Platon’un Devlet’ini de koyabiliyorsunuz sepete. Ne büyük hizmet, ne büyük kolaylık! İşte size malların özgürce dolaşımı!
Şu burjuvazi yaman sınıf vesselam.
Tuesday, 18. December 2007, 08:57:32
Mehmet Yılmaz
Arkadaşlar arasındaki günlük söyleşilerimizde söz felsefeye gelince, ağız birliği etmişçesine “felsefe mi, elbette çok önemli, sanatçı mutlaka felsefeyle ilgilenmeli, hatta beslenmeli” deriz. Şimdiye kadar yakın çevremden kimsenin “felsefe sanat için gereksizdir, bulaşmamak lazım” dediğini işitmedim. Benzer şekilde, felsefe camiasının da sanatı önemsediği hepimizin malumu olsa gerek.
Peki ama, sanatçı ve filozof arasındaki ilişkide tarafların birbirine bakışı gerçekte nasıldır? Birbirini anlama konusunda genellikle felsefe tayfasının sanatçı tayfasına göre daha meraklı ve gayretli olduğu görünüyor (ne derecede başarılılar, bu ayrı bir konu). Davranışlarının farklı olmasının nedeni, belki de bu iki disiplinin huy, araç ve amaçlarında aranmalı.
Öteden beri, sanat doğrudan felsefenin bir nesnesi (daha doğrusu, nesnelerinden biri) olagelmiştir. Oysa, felsefe doğrudan sanatın nesnesi olmamıştır.
Filozoflar kendi dünyalarını kurarken, diğer konularının yanı sıra şu ya da bu derecede sanata da değinirler, bazı örneklerini sanat yapıtlarından seçerler. Örneğin gerçek ve taklit gibi sorunları somutlaştırmak için Platon’un sanata başvurduğunu biliyoruz. Sanatçıyı küçümsemiş ve kontrol altında tutmak gerektiğini iddia etmiştir filozof. Tabii, bunun nedeni aslında sanatçının ayartıcı ve saptırıcı gücünden korktuğu içindir. Ama filozoflar genelde sanatı önemser; hatta Nietzsche gibi hızını alamayanlar sanatçılığa bile soyunur. “Sanat nedir, sanatçı kimdir, yanılsama nedir, imge nedir, imgenin gücü nereden gelir, sanat yapıtının kökeni nedir?...” diye durmadan sorular icat eden, kavramlar üreten, yanıtlar bulmaya çalışanlar, sanatçılar değil filozoflardır. Sanat felsefesi ve estetik gibi disiplinler de zaten onlar tarafından kurulmuştur.
Sanatçı tayfasına gelince, felsefeye olan ilgileri bağlı oldukları türe göre değişmektedir. Örneğin, edebiyatçıların felsefeyle görsel sanatçılara kıyasla daha içli dışı oldukları görülüyor. Bunun nedeni, bir çeşit dil ortaklığı olsa gerek. Demek istediğim, edebiyatçıların da filozoflar gibi yapıtlarını kavramlarla, sözcüklerle kurmalarıdır. Öte yandan, görsel sanatçıların büyük çoğunluğunun felsefe dünyasına bizzat filozof ve estetikçiler aracılığıyla değil, daha çok onlardan devşirdiği kavramlarla ilerleyen eleştirmenler aracılığıyla aşina olduğu gibi bir izlenim içinde olduğumu söyleyebilirim. Sanat eleştirisi okumak, felsefe ve estetik okumaya göre daha pratik ve kolaydır çünkü. Ressam ve heykeltıraşların birçoğunun, Nietzsche’nin ‘sanatçılar entelektüel hafifsıkletlerdir’ sözünü haklı çıkarmak için anlaştıklarından ciddi ciddi kuşkulanmaya başladım desem yeridir! Şaka bir yana, sanatçılar bildiğimiz felsefe dünyasına çok ilgili davranmamış olsalar da, bu, onların bir felsefe (görsel araçlardan meydana gelen bir felsefe) yaratmadıkları anlamına gelmez elbet.
Özetle, felsefe ciddi, meraklı ve tutkulu bir âşık rolü oynarken; sanatsa güzel, aklı bir karış havada ve biraz da muzip bir sevgili gibidir. Hiç kuşkusuz aşığının kendisiyle ilgilenmesinden hoşnuttur bu sevgili; ama yine de kendini açmaya, hele hele teslim etmeye o kadar da istekli değildir. Belki de felsefenin yalnızca kendisinin peşinde koşmadığının farkında olduğu içindir. Öte yandan, zaten sanatın tek talibi de felsefe değildir.
Fazla ilgiden sarhoş olmuş vaziyette, bütün taliplerine sanki şöyle der sanat: “Bedenimi satın alabilirsiniz ama ruhumu asla!” Gerçekten de bedeni satılıktır sanatın. Tabii, irili ufaklı parçalara ayrılarak dört bir yana savrulmuş bir haldedir bu beden. En önemli parçaları ya bir avuç iş adamının ya da devletin elindedir. Ruhuna gelince, ne menem bir şey, zaten kendisi bile bilmez. Ancak, iddia ettiği gibi gerçekten de kimseye ait değildir ruhu. Her yerde hazır ve nazırdır, tanrı gibi, nerde anılırsa oradadır.
Ben izninizle felsefecilerin sanata nasıl baktıklarını es geçip, sanatçıların (özellikle de görsel sanatçıların) felsefe dünyasına ilişkin yaklaşımlarına getirmek istiyorum sözü. Tabii, sanatın gidişatını değiştiren, modern ve postmodern sanatın köşe taşları sayılan sanatçılardan vermek istiyorum örneklerimi.
1. Gustave Courbet (1819–77).
Resimde gerçekçilik akımının adını koyan sanatçıdır Courbet. “Ben hiç melek resmi yapmadım, çünkü hiç melek görmedim” sözü ona aittir. Bu görüşünden ötürü, Courbet’ye olgucu denebilir belki (o yıllarda Auguste Comte olgucu felsefeyi olgunlaştırmıştı). Ancak, daha çok kendi zamanındaki anarşist ve sosyalist düşüncelere ilgi duymuştur sanatçı. Aslında zengin bir mülk sahibinin oğlu olmasına karşın, “mülkiyet hırsızlıktır” diyen Proudhon (1809–1865) ile kurduğu dostluğun da etkisiyle, anarşist ve sosyalist çevreyle içli dışlı olmuştur. Bu yüzden, tarafsız bir olguculuktan ziyade, “asıl mesele dünyayı açıklamak değil, değiştirmektir” diye özetlenebilecek bir düşünceye bağlanmıştır.
1840’lı yıllardan itibaren işçi sınıfından figürleri resimlerinin kahramanı haline getirmesinde anarşist ve sosyalist düşüncenin büyük payı vardır. 1855’te eserleri Dünya Sergisi’ne kabul edilmeyince, resmî makamlara inat, ayrı bir binada Gerçekçilik adı altında kişisel bir sergi düzenlemiştir (ki bu, sanat tarihinde ilk kişisel sergi olarak bilinmektedir). Daha da ileri gitmiştir Courbet: 1871’de Paris ayaklanmasına katılmış, Komün yönetimi tarafından da Sanat Birliği başkanlığına getirilmiştir. Komün’ün bazı uygulamalarına karşı çıkarak görevinden istifa etmesine karşın, iki aylık Komün’ün devrilmesinin ardından I. Napoleon’un zaferlerini yücelten Vendôme Sütunu’nun yıkılmasında parmağı olduğu gerekçesiyle tutuklanmış ve para cezasına çarptırılmıştır. Sanatçı, bu cezayı ödemektense İsviçre’ye kaçmayı tercih etmiş, ömrünü orada tamamlamıştır. Özetle, Courbet düşünce ve eylem diyalektiğinin sanat dünyasındaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak durmaktadır karşımızda.
2. Paul Cézanne (1839–1906).
Modern resmin babası olarak kabul edilir Cézanne. Emile Bernard’ın kendisiyle yaptığı bir söyleşide, felsefe dünyasına nasıl baktığının ipuçları vardır:
E.B.: “Pascal, bir insanın her zaman görebileceği bir nesneyi resme aktarmasını, yararsız bir iş diye yorumluyordu. (...) Pascal bu işi hem boş hem de güç bir eylem olarak kınamakta belki de haklıydı. (...) İşte bu nedenle, nesneyi aşarak ideal düşünceye ulaşmak gerekiyor.”
P.C.: ... “İnanın bana, bütün bu sözlerinizin fazla bir önemi yok sanat açısından, tümü de üniversitelere özgü kuruntular...”
E.B.: “Demek resim söz konusu olduğunda, işin düşünce yönü size yararsız görünüyor.”
P.C.: “Evet... Yalnızca gösterişli bir söz yığını; bense, sanatsal söyleme aktarmak isterim bu sözleri... Bunu yapmak için de, kendimi aradan çıkarıyorum, her şeyi resimlerimin söylemesini istiyorum. Adına doğa dediğimiz büyük kitap varken, her şeyin en güzeli olan bu sonsuz görüntü önünde ressamlar sanat üretirken, düşüncelere neden gerek duyayım?”
Bu bize neyi gösteriyor? Onun düşünce ve kuram karşıtı olduğunu mu? Belki. Gerçekten de, hem uygulama hem kuram bağlamında artık geçmişte kalması gerektiğini düşündüğü, ancak halen direnmekte olan estetik ilkelere karşıydı Cézanne. Bu tutumunu yönlendiren güçse, içinde yaşadığı ve beyninin bütün kıvrımlarına nüfuz eden zamanın ruhundan başkası değildi.
Onun karşı çıktığı ilkeler, soylu sınıfın himayesinde gelişmişti. Oysa şimdi yenilik (modernlik) zamanıydı. Geleneksel ilişkileri darmadağın eden, her şeyin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip alan ve kurduğu piyasa mekanizmasıyla yeni bir sanat ortamı yaratan burjuva sınıfı vardı iktidarda. Ve soylu sınıfı saf dışı bırakan bu yeni sınıf gözlerini öte dünyadan bu dünyaya, şimdi ve burada olan şeye çevirmişti. İşte burjuvazinin gördüğü bu dünyayı (tanrısız ve dinsiz, yani laik dünyayı) resimlemiştir Cézanne. Ancak bir kez daha vurgulamakta yarar var: O, belli bir felsefî görüşü bilinçli bir şekilde resmine aktarmamış, daha çok, sezgisi sayesinde yeni bir resim felsefesinin (dünya tasarımının) öncülüğünü yapmıştır.
Aslında Cézanne ve onu izleyen modern ressamların hemen hepsi yalnızca felsefeden (yani, filozoflar tarafından yaratılan kavramlar dünyasından) değil, edebiyattan da uzak durmuşlardır. Sözcüklerle kurulan dünya ile renklerle kurulan dünyanın birbirinin işine burnunu sokmasını istemiyorlardı çünkü. Bu, her alanın kendinden ibaret hale gelmesi gerektiği yolundaki safçı anlayışın bir yansımasıydı. Öyle ki, bitmiş bir resmi anlatmaya çalışırken bile mümkün olduğunca sözcüklere başvurulmamalı diyenler vardı.
3. Pablo Picasso (1881–1973).
20. yy’ın ilk yarısının tartışmasız en önemli sanatçısı sayılan Picasso’nun gerek özel gerek genel bağlamda, sanatla ilgili kuramsal açıklamalardan kaçındığı bilinmektedir. Ona göre, bir sürü gereksiz laf kalabalığıdır kuram ve eleştiri. 1923’te verdiği bir demeçte bu konudaki yaklaşımı oldukça nettir:
“Matematik, trigonometri, kimya, psikanaliz, müzik ve daha ne varsa, kübizmi açıklamak için hepsi devreye sokuldu. Teorilerle insanları kör eden, kötü sonuçlar doğuran bu girişimlerin hepsi –saçmalıktır demeyeceğim ama– edebiyattan başka bir şey değildir.”
Sözcüklerle kurulan dünya ile renklerle kurulan dünyanın ayrı şeyler olduğu yolundaki modernist eğilimin yansımasıdır bu görüş. Ancak, aynı demecin bir başka yerinde şunları söyleyen de yine kendisidir.
“Hepimiz biliyoruz ki, sanat doğruluk alanına ait bir şey değildir. Doğruyu –en azından, anlamamız için bize dayatılan doğruyu– fark etmemizi sağlayan bir yalandır sanat. Sanatçı, yalanlarının doğruluğuna başkalarını ikna edecek yolu bulmalıdır.”
Oldukça okkalı sözler bunlar. Ressamdan çok sanki bir filozof var karşımızda. Ancak bu tür beyanlarının çok ender olduğunu belirtmeliyiz. Bütün büyük ressamlar gibi, öncelikle plastik araçlarla kurmuştur dünyasını. Bu dünyayı şöyle okuyabiliriz: “Hiçbir şey mutlak değildir. Bütün denilen şey, aslında parçalardan oluşmuştur. Her parça hem özerk, hem de diğerleriyle ilişkilidir. Nesne, olgu ve olaylar tek bir noktadan kavranamaz. Şu an durduğumuz yer sabit olsa da, düşüncemizle her yerde gezinebilir, karşımızdakini istediğimiz gibi görebilir, yeniden kurgulayabiliriz.” Bu, resim aracılığıyla kendini gösteren diyalektik bir felsefedir. Şair Apollinaire, kübizmi kavram ressamlığı olarak tanımlarken işte bunu kastediyordu.
4. Marcel Duchamp (1887–1968).
Duchamp, yukarıda örneklediğimiz sanatçılarla kıyaslandığında, kavramlar dünyası (felsefe, edebiyat ve sanat tarihi) ile daha içli dışlıydı. Duchamp’a kadar “sanat nedir”, “estetik nedir”, “bir sanat yapıtı estetik olmak zorunda mıdır”, “sanat vazgeçilmez bir etkinlik midir” gibi soruları daha çok felsefe çevresine havale etmişti sanatçılar. Onun girişimiyle bu kez sanat çevresi de ilgilenmek zorunda kalmıştır bu ve benzeri sorularla. Dahası, felsefe camiası da geleneksel tutumunu gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Sahi, “bir seri üretim nesnesi, örneğin bir idrar kabı sanat bağlamına girebiliyorsa eğer, sanat ve sanat-olmayan nedir?” “Bir nesnenin sanat yapıtı haline gelmesi hangi koşullara bağlıdır?” “Yapıt ille de biricik mi olmalıdır? “Bireysel emeğin belirleyiciliği şart mıdır?”
Oysa yanıtı çoktan fark etmişti sanatçı. Gerçekten de bir nesnenin sanat yapıtı olabilmesi için, birinin o nesneyi seçmesi, bağlamından kopararak ona yeni bir düşünce (anlam) yüklemesi ve basitçe sanat yapıtı demesi yeterliydi. Emek ve güzel biçim, olmazsa olmaz değer kalemleri değildi. İşte bu keyfiyeti keşfetmişti sanatçı. Müzeler, yaratılış bağlamlarından koparılarak sanat bağlamına sokulan ve dolayısıyla sanat yapıtı haline getirilen nesnelerle doluydu çünkü. Örneğin, tarihöncesi dönemlerde mağara duvarlarına yapılan resimler “sanat” amacıyla yapılmamıştı. Ancak insanlık o resimleri “sanat” kapsamına almıştır. Yine, örneğin kiliseler için yapılan resim ve heykeller de sanattan çok öncelikle dinsel amaçlarla yapılmışlardı. Rönesans döneminde kiliseye giden insanlar, duvarlarda öncelikle “İsa, Meryem ve Havariler” görüyorlardı. Oysa aynı resimler kiliseden bir sanat müzesine götürüldüğünde, bağlamlarını kaybetmişler, başka bir bağlama geçmişlerdi. Artık insanlar müzeye “İsa, Meryem ve Havariler” değil, bir “Rafaello”, bir “Leonardo” görmeye gitmeye başlamışlardı.
Ancak Duchamp’a göre, bir tehlikesi vardı sanatsal nesnelerin: Alışkanlık yapıyordu. Alışkanlığınsa bir çeşit uyuşturucu etkisi vardı zihin üzerinde. Bu yüzden de vazgeçilmez bir şey değildi sanat. Vazgeçmesek bile, sürekli değiştirilmesinde yarar vardı. Özetle, yoksayıcı ve anarşistçe bir tutumla Duchamp sanat dünyasına, zihinlerimize bir çomak sokmuştur.
Duchamp da tıpkı Picasso gibi bir imgekırıcıydı. Ancak bir fark vardı aralarında. Picasso yıkmakla kalmamış, yeni bir düzen kurmuş; Duchamp’sa yalnızca yıkmış, yıkıntıları kendi haline bırakmıştır. Özetle, bir ölçüde Picasso ‘büyük anlatı’ geleneğine bağlı kalmış, Duchamp reddetmiştir.
5. René Magritte (1898–1967).
Gerçeküstücü sanatçılardan Magritte görüntü, gerçek ve kavram arasındaki ilişkilere kafa yormuştur. Amacı şaşırtmaktan ziyade düşündürmektir. Sanki ressam değil, bir felsefeci gibi yaklaşmıştır nesnelere, görüntülere. Hegel, Heidegger, Sartre ve Foucault’dan metinler okumuş; resim aracılığıyla iletişimde bulunan bir düşünür olarak tanımlamıştır kendisini.
“Bir dildeki anlam nasıl oluşur?”, “bilim dili, şiir dili, beden dili, resim dili gibi şeyler ne anlama gelir?”, “nesne ve kavram arasında nasıl bir ilişki vardır?” gibi felsefî meselelerle ciddi ciddi ilgilenmiştir. Yani, sınırda oturan ama ekmeğini komşu ülkenin topraklarından kazanan türden biridir.
Magritte, komşudan beslenmiş beslenmesine, ancak, karşılıksız bırakmamış, dostluklar kurmuştur. Örneğin, Foucault onun bir resmini yorumlamış, Bu Bir Pipo Değildir adıyla küçük bir kitap yazmış; Magritte de New York’da Kelimeler ve Şeyler adlı bir sergi açmıştır. Bu arada, 1960’larda ortaya çıkacak olan kavramsal sanata bir koldan öncülük etmiştir (ancak ne hikmetse, kavramsal sanatçılar onun adını pek anmazlar).
6. Joseph Kosuth (d.1945).
Kavramsal sanatın kurucu ve sözcülerinden olan Kosuth, sanat eğitimine ek olarak felsefe ve antropoloji de okumuştur. Sanatçı görüşlerini, bir yandan Wittgenstein’ın tartıştığı dil ve imge ilişkisinden, bir yandan Kant’ın ‘Çözümsel ve Bireşimsel Önermeler’ hakkındaki tezlerinden ve bir yandan da Reinhardt’ın 1962’de yayımladığı “Sanat Olarak Sanat” makalesinde dile getirdiği totolojilerden yararlanarak oluşturmuştur. Bütün bunların sonucunda, sanatçı olarak görevinin yapıt üretmekten çok, sanatın neliği üzerine kafa yormak, sanatı sorgulamak gerektiği sonucuna varmıştır. Bu yüzden, onun metni, bir sanatçıdan çok bir felsefeci ya da eleştirmeninkine benzer. 1969’da yazdığı “Felsefenin Ardından Sanat” adlı ses getiren makalesinde öne çıkan görüşleri ana hatlarıyla şöyledir:
“Estetik ve sanatı birbirinden ayırmak gerekir. (…) Geçmişte, sanatın başlıca iki işlevinden biri, onun dekoratif değeriyle ilgiliydi. Bu yüzden, ‘güzel(lik)’ ve nihayetinde beğeni ile ilgilenen herhangi bir felsefe kolu, kaçınılmaz olarak sanata da el atmak zorunda kalıyordu. Bu ‘alışkanlık’, sanat ve estetik arasında kavramsal bir bağ olduğu fikrini getirdi; ki bu doğru değil. (…) Tamamen saf estetik bir nesne, dekoratif bir nesnedir; çünkü dekorasyonun birinci görevi (Webster’daki anlamıyla) , ‘bezemek, süslemek ve daha çekici yapmak için bir şey eklemek’tir ve bunun tad (zevk) almayla çok yakından ilgisi vardır. Kısaca, bu da bizi dosdoğru ‘Biçimci Sanat’a ve ‘Biçimci Eleştiri’ye götürür. (…)
Bana göre, ‘sanatçı olmak, şimdi artık sanatın doğasını sorgulamak, incelemek demektir. Eğer biri kalkıp resmin doğasını sorgularsa, sanatın doğasını sorgulamış olmaz. Eğer bir sanatçı, resim ya da heykeli kabul ederse, bu sanatlarla süregelen geleneği de kabul etmiş olur. Çünkü ‘sanat’ kavramı genel, resim (ya heykel) kavramı tikeldir. Resim, sanatın bir ‘tür’üdür. Resim yapıyorsanız, bu tavrınızla, sanatın doğasını sorgulamıyor, ancak benimsiyorsunuz demektir. (…)
Sanatın doğası, ancak sanatın doğasına dair yeni öneriler getirilerek sorgulanabilir. Ve bunu yapmak isteyen sanatçı, geleneksel sanattan kalan dil mirasını artık düşünmemelidir.”
Kosuth’un en bilindik işlerinden biri Bir ve Üç Sandalye adlı yerleştirmesidir. Bir ağaç sandalye, aynı sandalyenin fotoğrafı ve sandalyenin sözlük tanımından oluşmaktadır bu iş. Alışıldık resim ve heykel mantığından değil, hem Duchamp’ın ortaya attığı sorunlar, hem de Platon’un yüzyıllar önce tartışmaya açtığı ‘gerçek (asıl varlık - ilk örnek)’, ‘gerçeğin taklidi’, ‘gerçeğin görüntüsü’ ‘gerçeğin kavramsal ifadesi’ gibi felsefî sorunlar ışığında değerlendirilmelidir.
Sonuç
Sanatçıların felsefe dünyasına (yani, filozof metinlerine) olan ilgileri farklılıklar göstermektedir. Büyük çoğunluğu, filozof metinlerine ya uzak kalmış ya da temkinli yaklaşmıştır. Felsefî metinlerle sıkı fıkı olanların sayısı oldukça azdır. Ancak, istisnasız bir gerçek var ki o da şudur: Bütün büyük sanatçılar, bağlı oldukları disiplinlerin araçlarıyla birer dünya kurmayı, yeni düşünceler geliştirmeyi ve kendilerinden sonra gelenlere yeni yollar açmayı başarmışlardır. Sanırım, “sanatçı, filozoftur” diyenler bunu kastediyor. Kabul.
İyi ama, bu mantıktan gidilirse, farklı dallarda çalışan bilimcilerin de kendilerince birer dünya kurduklarını kabul etmek zorunda kalırız. Gerçekten de, tıpkı bir ressam ya da besteci gibi, örneğin fizikçi de, biyolog da, tarihçi de, toplumbilimci de kendince yöntemler, hipotezler, kuramlar geliştirir, kısaca bir dünya kurar; yani kendi felsefesini oluşturur.
“Akıllar pazara çıkarılmış, herkes kendi aklını satın almış” diye bir atasözümüz var. Gördüğüm kadarıyla genel durum bu. O halde sormak isterim: herkesin kendi aklı, felsefesi varsa, herkes kendince filozofsa; filozofların, düşünürlerin metinleri kimler için acaba?
Disiplin olarak felsefe (sanat ve bilimin yanı sıra) düşünmeyi, akıl yürütmeyi ve eleştiriyi öğrenmenin, başka seçeneklerin varlığını görmenin, soyutlamanın en önemli yollarındandır. Tabii bu sözlerim, belli bir felsefî görüşün resimlemesini yapmayı önermek şeklinde anlaşılmamalı. Zaten, ‘yaratma anı’nda belli bir felsefî dizgeye göre davranan sanatçı, kendini sınırlamış olur. Ben yalnızca, düşünsel anlamda beslenmekten, zenginleşmekten, en azından aşina olmaktan söz ediyorum.
Thursday, 15. November 2007, 09:35:48
Mehmet Yılmaz
Temsilin Direnişi
Şiddet ve sanat ilk bakışta yan yana gelmemesi gereken kavramlar gibi görünse de, aslında durum tam tersidir. Bunları birbirinden ayrı düşünmek istememizin nedeni, şiddete olumsuz, sanata olumlu bir anlam yüklememizdir kuşkusuz. Oysa şiddet sanata öyle bir sinmiştir ki, bir tek şey olup çıkmışlardır adeta. Kabul, şiddetin her türü sanatı içermeyebilir; ancak sanatın tüm biçimleri (şu ya da bu derecede) şiddetsiz olamaz. Şiddeti en az sanat yapıtı, ölüme en yakın olandır –şiddeti en fazla olan da.
Sanat bir çeşit şiddettir. Bir gırtlak haykırdığında, bir davuldan ses çıkarıldığında, bir kaya yontulduğunda, bir duvar çiziktirildiğinde ya da bir beden kıvrıldığında şahit olduğumuz, deneyimlediğimiz estetik bir şiddettir bu. Böylesi bir şiddetin oluşabilmesi için de bir başka şiddete gereksinim vardır. Gırtlağın haykırabilmesi, ses tellerinin hava tarafından zorlanmasıyla mümkündür. Yine, davulun ses çıkarabilmesi için el ya da sopayla dövülmesi; kayanın içinde hapsedilmiş figürün kurtarılması için bir çekiç ve murçla parçalanması, aşındırılması; bedenin devinebilmesi için de kasların çalıştırılması zorunludur. Böyle, estetize edilmiş bir şiddete can kurban. Kimseye bir zararı olmadığı gibi, tam tersine yararı var nasıl olsa, değil mi? Ama hayır, istenirse pekâlâ zararlı olabilir estetikleştirilmiş şiddet. Onun aracılığıyla insanları kandırabilir, incitebilir, delirtebilir ve hatta savaşa yönlendirebilir, ölümüne sebep olabiliriz. Velhasıl, estetikleştirilmiş şiddet güldürür de öldürür de. Birincisi olumlu, ikincisi olumsuz şiddettir.
Çoğu insan sanatın bir şiddet olduğunu, daha doğrusu, ‘şiddetli bir şey’ olduğunu es geçer ve daha ziyade sanat yapıtları tarafından dile getirilen, sahnelenen şiddeti getirir aklına. En azından, eskiden beri hep böyle düşenegeldiğimi, öğrencilik ve sanatçılık deneyimlerime karşın, eski alışkanlığımdan bir türlü kurtulamadığımı itiraf etmeliyim. Bunun nedeni, betimlemeci bakış açısının zihnime, zihinlerimize sanki hiç çıkmamak üzere yerleşmiş olmasıdır kuşkusuz.
Öğrenciliğe adım atar atmaz, bu çetin sorunla yüz yüze gelmiş, çaresizlik içinde kıvranmaya başlamıştım. Sanat tarihine şöyle bir bakınca fark ettim ki, sadece benim değil, bütün sanatçıların tosladığı ve hesaplaşmak zorunda kaldığı bir belaymış bu –temsil belası. Bugün artık çok net bir şekilde görüyoruz ki, bir bakıma, görsel imgenin tarihi, temsilden kurtulmak isterken temsile gömülmenin tarihidir. Bu sürece dikkatli bakan biri, hem sanatçı ve izleyicinin, hem de dil ve imgenin eşzamanlı olarak birbirlerini zorladıklarını, dolayısıyla başkalaştırdıklarını görecektir. Bu konuda bazı örneklerin bize yardımcı olacağını sanıyorum.
Temsil Edilen Şiddet
Mezarındaki İsa, Alman ressam Hans Holbein’ın (1497-1543) yirmi beş yaşındayken yaptığı resimlerden biridir. Erken yaşlarda, biçemini İtalyan Rönesans ustalarına ve kendi vatandaşı Dürer’e dayandırmakla birlikte, gerçekliğe bağlı kalmasıyla onlardan ayrılmıştır.
Konu itibarıyla sıradan bir resimdir Mezarındaki İsa. Oldukça sade, ince uzun kompozisyonuysa akıldan çıkmayacak denli etkilidir. Şiddet, bir beden (şiddete maruz kalmış bir beden imgesi) aracılığıyla gösterilmektedir burada. Resim, daracık ve karanlık mezarında boylu boyunca uzanmış, neredeyse çıplak, kemikleri sayılacak denli sıska bir cesedi betimlemektedir. Figürün yüz ifadesi ve bedenindeki yara bereler, ölmeden önce korkunç bir işkenceden geçirildiğini söylüyor bize. Öyle bir betimlenmiş ki, mezarında yatan İsa’nın hâlâ huzura kavuşamamış olduğu izlenimini alıyoruz. Baş, bize doğru hafifçe çevrilmiş, saçları çarşafın üzerinde dağılmış haldedir. Ayak parmaklarından saçlarına kadar, vücudun sağ tarafı tamamen görülebilmektedir. Sağ elde bulunan çivi deliğinin çevresindeki yeşilimsi tondan, çürümenin başladığını anlıyoruz. Bu soğuk renk, karanlığa gömülmüş yüzde de seçilebilmektedir. Göğsünün altında, bir mızrağın açtığı kanlı bir iz vardır. Açık gözlerinde hiçbir umut ışığı yoktur. İzleyici, gerçek insan boyutlarındaki bu bedenin gerçekten de ölmüş bir adama ait olduğu konusunda ikna edilmektedir. Baba’sı tarafından terk edilen, “Tanrım, Tanrım, beni neden bıraktın?” diye inleyerek can veren, Yeniden Diriliş sözü verilmeyen İsa’nın cesedidir karşımızda duran.
Bu resim, görmeye alışkın olduğumuz Ölü İsa resimlerinden açıkça farklıdır. Hemen tüm örneklerde, işkenceye maruz kalmış olmasına karşın, İsa’nın yüzünde bir asalet göze çarpar. Bunlarda tasvir edilen bedenler, Holbein’ın İsa’sının tersine, ne sıskadır ne de acınacak halde. Çevrelerinde, çile sırası onlara geldiğinde nasıl davranmaları gerektiğini gösteren ve Diriliş’ten şüphe duymayan figürler vardır. Holbein’ın figürü ise, tam tersine, yapayalnız ve çaresidir.
Mezarındaki İsa resmiyle Holbein’ın İsa’ya, dolayısıyla dine saygısızlık ettiği, hatta saldırdığı söylenebilir mi? Onun bir Tanrıtanımaz olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yok elimizde. Bildiğimiz, Erasmus’un yakın dostu olduğu. O halde, olsa olsa onun görüşlerinden etkilenmiş olabilir. Kilise’nin katı kurallarına başkaldıran Erasmus, bu kurum tarafından dayatılan ifade biçimlerine de saldırmıştı. Onun görüşlerinin, bir çeşit ikonakırıcılığa zemin hazırladığı söylenebilir. Ancak, Protestan ikonakırıcılığına Holbein’ın sıcak bakmadığını tahmin edebiliriz. Ne de olsa ekmek parası o yıllarda dinsel resim siparişlerinden geliyordu.
Bu resim, ressamın inançsız biri olduğunu kanıtlamıyor olabilir; ancak, gerek zamanın betimleme alışkanlığını, gerekse inananları sarsmış, zihinlerde bir yarık açmıştır. Leppert’e sorarsanız, bu resim, müminleri “inancın kanıtlarla çeliştiğini kabul etmeye” çağırmakta, (...) “ölümün nihailiğini teyit” etmektedir. En azından, inancı zayıf birinin ‘doğru yol’dan sapmasında, potansiyel kışkırtıcılardan biri olduğu ortadadır. Holbein’ın zihnini sarsan şeyse, gözlerinin önünde yatan cesette somutlaşan gerçekliktir. Özetle, gerçek ceset resimdeki cesedi, resimdeki ceset de zihindeki cesedi bir daha dirilmemek üzere öldürmüş; tabii bu arada, yeni düşüncelerin yeşermesine katkıda bulunmuştur.
Dönüştüren Şiddet
‘Sanat ve şiddet’ ilişkisini araştıran herkesin önüne en çok çıkan resimlerden biri Picasso’nun Guernica’sıdır. Doğaldır bu, çünkü konu olarak İspanya iç savaşında 1937’de yerle bir olan Guernica kasabasını ele almaktadır. O zamandan beri, bu resim sadece bir yıkımın değil, aynı zamanda direnmenin de simgesi olagelmiştir; halen de öyle kabul edilmektedir. Ancak ben burada, sanatçının Guernica’dan tam otuz yıl önce yaptığı ve dünya sanatının gidişatında çok daha etkili olmuş bir resimden söz etmek istiyorum: Avignonlu Kızlar. Şiddetini ve gücünü konusundan değil, dilinden almaktadır bu resim. Picasso’nun kendisinin bile tahmin etmediği, çaresiz bir dizi çırpınışın ve parçalanmanın ardından, neredeyse kendi kendine kurulan, yeni bir dünyayı mümkün kılan, istilacı bir dildir bu. Bu istilacı dilin anlattığı dış gerçeklik (konu) bir genelevdeki kadınlardır. Adını da zaten Avignon genelevinden almıştır. Başlangıçta iki de erkek figürü vardı kompozisyonda; ancak çalışma sırasında bunlardan vazgeçmek zorunda kalmıştır sanatçı. Kadınların dördü ayakta, biri oturur vaziyettedir. En soldaki figür yandan, arkadaki üç figür cepheden, oturan ise arkadan (fakat yüzü önden) gösterilmektedir. İlk üç kafa, soldan sağa, resmin üst tarafında bir ritim oluşturacak şekilde sıralanmıştır. Son iki kafa ise aksak bir ritmi çağrıştırmaktadır ki, burası resmin en aykırı bölgesidir.
Picasso büyük ve etkili bir iş yapmak isterken, başarısızlık hissine kapılmış, resmi bitirmeden bir süre sürüncemede bırakmıştı. Bu kompozisyon üzerinde çalışırken, öfkelendiği anların birinde şöyle bir yol ayrımına gelmiş olduğunu hayal edebiliriz: Ya bırakıp atmalıydı ya da zaten kötüye gittiği için rahatça bozmalıydı. İkinci yolu tercih etmiş olmalıydı ki, sağdaki iki figürün yüzlerini bozarak, Afrika maskları gibi boyamıştır. Kompozisyonun parçalanarak değişmeye başlaması çok büyük bir olasılıkla bu bölgeden başlamış olmalı. Çünkü oldukça geometrik ve sert hatlıdır bu masklar. Sanatçı bunları Matisse’in evinde görmüş, incelemiş ve ertesi gün de kağıt üzerinde bir sürü çizim yapmıştı. Bununla yetinmeyen sanatçı, Avignonlu Kızlar’ı çalıştığı aylarda yine küçük tuvallere bu tip yüzler boyamıştı. Demek ki Avignonlu Kızlar’ın iki tanesinin yüzü bu alıştırmalardan sonra çıkmıştı ortaya. Anlaşıldığı kadarıyla bu keskin hatlı yüzler resmin sağ üst bölgesine girer girmez, bir havuza atılan taş misali, dalga dalga yayılarak diğer figürlerin yüzlerini, kollarını, göğüslerini ve bedenlerini etkilemişler, derken, kompozisyonun tamamını başkalaştırmışlardı.
Avignonlu Kızlar itici, rahatsız edici bir resimdir. John Berger resmin rahatsız ediciliğini, kadınların resmedilme yöntemine bağlıyor. Ona göre, “(...) on bir ya da on ikinci yüzyıldan bu yana, kadının et olarak, içinde erkeğin ölünceye kadar acı çekmeye yazgılandığı bedensel cehennem olarak görüldüğü dönemden bu yana, hiçbir kadının resmedilmediği kadar hayvani biçimde resmedilmişti bu kadınlar.” Çekicilik şöyle dursun, “gözleri ölüme bakan kazıklar” gibiydiler. Sanatçının “gördüğü biçimiyle, yaşam’a karşı, cepheden girişilmiş öfkeli bir saldırıydı” bu resim.
Boşluk yoktur bu resimde. Hava dâhil, mekândaki her şey irili ufaklı sivri biçimlere dönüşmüştür. Bu biçimlere dokunmak mümkün olsaydı, katılıkları ve sivrilikleri yüzünden, elimiz birinden diğerine geçerken yara bere içinde kalırdı. Şiddet duygusunu yaratan, işte bu yaralayıcı, batıcı biçimlerdir. Sanatçının başlangıçta böylesi bir şiddeti isteyip istemediği bize karanlık. Ancak bildiğimiz bir şey var ki, o da, Avignonlu Kızlar’ın hem Picasso’nun hem de çevresindekilerin biçemlerini dönüştürdüğüdür. Hiç kuşkusuz, görsel geleneğin paramparça edilişinin ve yeni başlangıçların simgesidir bu resim.
Boş Tuval ve Yaralı Tuval
Picasso’nun açtığı yoldan ilerleyen Mondrian ve Maleviç gibi sanatçılar, parçalanmış figürle bir süre oyalandıktan sonra, onu tuvalden kovmuşlardı. Amaçları, mümkün olan en saf biçime ulaşmaktı. Tuval, artık derinliği varmış gibi gösterilen uzaysı bir mekân değil, geometrik alanlara bölünmüş yassı bir düzlemdi. Görsel gramerin sınırı demekti bu. Nietzsche’nin dediği gibi, “dil kaçmanın olanaksız olduğu bir hapishane” ise, yapılması gereken neydi peki? Aklı ve binlerce yıllık alışkanlıkları bir tarafa atıp, devreye yeni malzemeler sokmak işe yarayabilir miydi? Denemek kaçınılmazdı. Sınırları daha da geliştirmek için, boyaya ek olarak, basılı kâğıtlardan muşamba parçalarına, topraktan samana kadar akla hayale gelmedik bir sürü sanat dışı malzeme yüklendi tuvale. Bir savaş alanına dönen tuval daha ne kadar hırpalanabilirdi ki?
Picasso geleneği istila etmiş, parçalamış, ancak vazgeçmemişti. Bir putkırıcıydı, ama parçalarla oynamayı seviyordu. Marcel Duchamp ise çareyi (resimden değil ama) tuvalden vazgeçmekte buldu. Bir anlamda, hapishanenin dışına attı kendisini. Ama her babayiğidin harcı değildi böylesi bir vazgeçiş. Tuval ve boya, elde kalan ‘son manevi kale’nin (Sanat’ın) simgeleriydi çünkü. Sanatçıların büyük çoğunluğunun tuvalde ısrar etme nedenlerinden biri, işte maneviyat ihtiyacı olsa gerek.
Lucio Fontana (1899-1968) çağdaş teknolojik malzemelerle gerçekleştirdiği yerleştirmelerin yanı sıra, tuvali bırakmayanlardan biriydi örneğin. Tuvali bırakmıyordu ama, yaptığının ‘yeni’ görünmesini de istiyordu. Bu, hem hapishanede kalıp hem özgür olmayı istemek gibi bir şeydi. Hay aksi, ne yapmalıydı? Tamam, resimde sadeliği seviyordu ve en sade resim de bir tek renkle dümdüz boyanmış tuval demekti; ama şu işe bakın, Son Resim adlı üçlemesiyle onu da Rodçenko yapmıştı yıllar önce. Saf Sarı, Saf Kırmızı ve Saf Mavi’den oluşan bu tuvallerin üzerinde, ne tapılacak ne de kesip parçalanacak bir imge vardı. Bomboş, ıssız bir mekândan ibaretti artık tuval. İmgesi alınmış bir tuval ne yapacaktı? Zorunlu olarak imgeleşecekti elbet. İmge sadece ve sadece tuvalin kendisiydi artık. Tamam, kesilecek şey buydu işte! Öyle yaptı Fontana, tuvalde yarıklar açtı. Sonuçta, tuval ölmedi ama ölümcül bir yara almış oldu.
Hortlayan Figür ve İntihara Eksik Teşebbüs Eden Figür
Gelelim tuvalden kovulan figüre. Tuval figürün hem cenneti hem cehennemiydi. Peki ama, şimdi nerede yaşayacaktı? Kendini nerede ve nasıl gösterecekti? Görünmek zorundaydı; varolabilmesi için birilerinin onu görmesi gerekiyordu. Sonunda bir yolunu buldu figür: Hortladı ve seyircinin karşısına çıktı. Binlerce yıldır kılıktan kılığa sokulduğu, parçalandığı yetmezmiş gibi bir de ebedi mekânından kovulup görünmezliğe mahkûm edilirse, olacağı buydu işte! İsyan kaçınılmaz olmuştu. Velhasıl, isyan ederek önce sanatçıyı (yaratıcısını) ele geçirmiş, sonra da çoktandır fırsat kollayan büyücüyle birleşmiş, tek vücut olarak seyircinin karşısına geçmişti işte!
Figür + Sanatçı + Büyücü = Gösteri Sanatçısı. Bir başka karakteri canlandıran tiyatro oyuncusu değil, köken olarak görsel sanatlardan gelen biriydi bu hortlak –gösteri sanatçısı. Figüran değil, figürdü. Tiyatro geleneğinden dersler çıkarmakla birlikte, meselesi farklıydı onun. Bir kere, içinden çıkıp geldiği ortamın bütün edimcileriyle arası bozuktu. Kendisini tuvalden kovana da, galerisinde figürlü ya da figürsüz tuval sergileyene de, tuvalin sözcülüğünü ve reklâmını yapana da bayrak açmıştı. Aradaki husumette tuvalin bir suçu yoktu gerçi; ancak rahatça oynayamayacağı kadar dar gelmekteydi tuval artık. Yassı (derinliksiz) değil, gerçekten derinliği olan bir mekân gerekliydi çağdaş hortlağa. Seyirciye gelince: İşte ona muhtaçtı, onsuz varolamazdı. Ama sorunları vardı seyircinin; ışıktan gözleri kamaşmış, beyni uyuşturulmuş, kalbi de heyecanını yitirmiş bir haldeydi. Uyarılması, sarsılması ve tedavi edilmesi gerekiyordu.
Dozu iyice arttırılmış şiddet (yanılsama değil, gerçek şiddet), seyirciyi uyarmada, tedavi etmede etkili bir yöntem olabilir miydi acaba? Avusturyalı sanatçı Hermann Nitsch’in (d.1938) kafaya taktığı mesele buydu işte. Bu niyetle, bir dizi kanlı gösteri düzenledi sanatçı. Ona göre, şiddet gösterisi, yalıtılmış mekânlara mahkum edilen modern insana bir katarsis (arınma) sağlayabilirdi. 1957’de Avusturya’da Gizemli Alem Tiyatrosu’nu bu niyetle kurdu sanatçı. Bu özel tiyatro, yaşamın tüm boyutlarıyla yoğunlaştırılmış haliydi onun gözünde. Nitsch, sanat ve yaşam arasındaki eşiğin (acı ve iğrenme eşiğinin) aşılması gereken çetin bir sorun olduğu düşüncesindeydi. Acı ve iğrenme eşiği, insanın bir yandan inandığı geleneklerin bir yandan da yoldan çıkmasına neden olan, herkese tanıdık gelen günahların tam ortasında yer alıyordu Nitsch’e göre. Tezgahını bu eşiğe kurmasının nedeni, yaşam ve sanat arasındaki engeli kaldırmaya yöneliktir işte. Kendini kutsal kuzunun kanına gömen ve insani varoluşun nihai gizini saklarcasına, katledilmiş hayvanın barsaklarını önce çıkarıp sonra da yüreğin içine sokan biridir o. Et, varlığa giden kaçınılmaz yol -varlığın döl yatağı; Nitsch ise şeytan tarafından ele geçirilmiş insandır. En iyi niyetle, İsa’nın bir taklitçisidir.
Nitsch Gizemli Alem Tiyatrosu’nu kendi malikanesinde kurmuştur. Ana salondan koridorlara, şarap mahzeninden ahırlara, balkonlardan avlu ve bahçeye kadar her taraf tiyatro sahasıdır. Geleneksel tiyatrodakinin tersine, oyuncular seyircilerle aynı düzlemdedir. Profesyonel ve amatör oyuncular sahneyi birlikte paylaşırlar. Gösteri sırasında etrafa saçılan kan, boya değil gerçektir. 1962’den itibaren yapmaya başladığı bir dizi kanlı eylemin bazıları 24 saat, bazıları 3 gün, bazıları da 6 gün sürmüştür. Ancak sanatçıya göre, bu eylemleri bitmiş olarak düşünmemek gerekir; çünkü, tıpkı yaşamın kesintisiz sürdüğü gibi, sanat da onun yoğunlaştırılmış ikizi olarak sürer gider.
1984’te gerçekleştirdiği 80. Eylem, tipik bir Nitsch seremonisiydi örneğin. Saflık simgesi olan beyaz giysiler içindeki sanatçının gözleri siyah bir bezle kapatıldıktan sonra bir çarmıha gerilmişti. Yardımcıları, seyircilerin gözleri önünde bir sığırı önce kesip, sonra da iç organlarını birer birer çıkarmışlar, bu arada da çarmıha bağlanmış sanatçının üstüne kan dökmüşlerdi. Üç gün süren gösteride bedene yapılan tecavüz bütün çıplaklığıyla sergilenmiş, insanların rahatsız olması sağlanmıştı. Farklı hayvan bedenlerinin eşliğinde yapılan diğer gösterilerde de buna benzer vahşet görüntüleri vardı. Sanatçı ve izleyicilerin ne derece arındıkları elbette bize karanlık. Ancak, hayvan katliamı aracılığıyla yapılan bu tip gösterilerin, insanoğlunun gaddarlığı ve ikiyüzlülüğünü ortaya koyduğundan hiç şüphemiz yoktur. Bu gösteriler, insanlara ‘işte siz!’ diye tutulan ayna gibidir.
Nitsch bedenini kana bulamıştı ama katledilen canlı bir başkasıydı. Yugoslav sanatçı Marina Abramoviç (d.1946) ise bir adım daha atmıştır. Gösterilerinde kendini yaralayarak tensel acıyı bizzat deneyimlemiş ve hatta zaman zaman ölüme çok yaklaşmıştır.
Abramoviç resim öğrenimi almıştı ama, sonradan gösteri sanatına yönelmiştir. Öğrenciyken, Yugoslavya sosyalist bir rejimle yönetiliyordu. Gerçi, o yıllarda Batı’daki yeni sanat akımları içeri sızmaya başlamıştı ama yine de resmî sanat hâlâ toplumcu gerçekçilikti. Bir diğer ikilemi de Marx ve Tanrı arasındaydı. O yıllarda Marx kamuya, Tanrı da özel yaşama dairdi. Ruhu ve bedeni, ikisi arasında sıkışıp kalmıştı. Abramoviç bir ara bir Ortodoks ayinini izlemek için kiliseye gittiğinde, gördüğü hadisenin sanatsal bir yanının olduğunu hissetmişti. Bir yanda Plehanov’un sanat görüşü, bir yanda kilise ayinleri: bu da başka bir ikilemdi işte. Velhasıl, 1970’lerde modern akımların etkisiyle, yakın arkadaşları resmi ve betimlemeyi sorgulama aşamasındayken, ‘burada ve şimdi’de olmak adına, o hiç tereddüt etmeden gösteri sanatına yöneldi. 1970’ler boyunca yaptığı gösterilerdeki amacı, sarsıntı yaratmaktan çok, insanın bedensel ve zihinsel sınırlarını deneyimlemekti. Bunun için halkın önünde olmak zorundaydı. Seyircinin bakışına ihtiyacı vardı. Seyirciden yoğun bir enerji aldığını düşünüyordu. Batı dışı kültürlerden öğrendiği kadarıyla, ölüm ve acı korkusunu yenmek ve bedenin insana yaşattığı kısıtlamalardan kurtulabilmek için fiziksel zorlanma gerekliydi. Gösteri, onun için başka bir boyuta ve uzama atlama biçimiydi.
Abramoviç kendi bedenini yapmaya, imgeleştirmeye ve sahiplenmeye karar veren bir kadındır. Ayinsel havadaki gösterileri, can yakar niteliktedir. Örneğin, 1973’te Edinburg Festivali’nde gerçekleştirdiği ve 1 saat süren Ritim 10 adlı gösterisi şöyleydi:
Ayinsel bir havada, sanatçı önce yere beyaz bir kağıt serdi ve üzerine 10 tane farklı bıçak yerleştirdi. İki de ses alma cihazı hazır bekliyordu. Sıra gösteriye geldiğinde, ilk teybin ses kayıt düğmesine bastı; sol elini tırnaklarını ojeyle dikkatlice boyadı ve sonra parmaklarını açarak yere koydu. Derken, bıçaklardan birini sağ eliyle alarak sol elinin parmakları arasına mümkün olduğunca hızlı bir ritimde vurmaya başladı. Her seferinde, hırçın sağ el yerdeki pasif sol eli yaralıyordu. Böylece, bütün bıçakları kullandıktan sonra, teybi geri sardırdı ve gösterinin ilk bölümünde kaydedilen sesleri sonuna kadar dinledi. Sonra yeniden yoğunlaştı ve gösteriyi tekrar etmeye başladı. Bıçakları aynı sırayla alıyor, aynı ritimle vuruyor, eli aynı şekilde yaralanıyordu. Tabii bu arada, teypteki seslerle o an çıkarmakta olduğu sesler eşanlı olarak işitiliyordu. Bittikten sonra, ikinci teybi de geri sardırarak bu kez her ikisini de birlikte dinledi ve salondan ayrıldı.
Abramoviç 1975’te Kopenhag’taki Charlonttenburg Sanat Festivali’nde de Sanat Güzel Olmalı, Sanatçı Güzel Olmalı adında benzer içerikli bir gösteri yapmıştır. Seyircilerin karşısında, makyajlı ve çırılçıplak bir halde kısa bir süre bekledi, yoğunlaştı. Sonra, sağ elindeki metal fırçayla ve sol elindeki metal tarakla saçını sağlı sollu taramaya başladı. Tarama işini yaparken bir yandan da sürekli “Sanat güzel olmalı, sanatçı güzel olmalı”, “Sanat güzel olmalı, sanatçı güzel olmalı...” diye söyleniyordu. Sonra birden bire saldırganlaştı, saçına ve yüzüne zarar verinceye kadar bir saat boyunca devam etti. Kendine yaptığı bunca eziyet, Batı kültüründeki en temel korkulardan biri olan acı korkusunu kafasından atma ve dolayısıyla kendi bedenindeki varoluşu yakalama düşüncesinin yansımasıydı. Ayrıca, sözden bir kurtuluş da söz konusuydu burada. Sözleri sürekli tekrarlaması, sözün anlamını kaybetmesine yol açmaktaydı.
Bir başka örnek: Amerikalı sanatçı Chris Burden, 1974’te evinin garajında bir Volkswagen’in arkasına sırtüstü yatmış ve bir arkadaşına kendini çiviletmişti. Bununla kalmayıp, o halde arabanın birkaç dakika dışarıda son sürat sürülmesini istemişti. Chris Burden’in Mıhlanmış adlı işinin fotoğrafına bakınca, zihinlerimize kazınmış Çarmıhtaki İsa imgesini düşünmeden edemiyoruz. İsa (Christos) insanları uyandırmak için acı çeken, bu uğurda bedeninden olan biriydi. Chris Burden ise iliklerine kadar bu dünyaya bağlıdır. Avuçlarına çakılan çivileri daha sonra kırmızı kadifeye kaplı bir taş blok üzerine yerleştirerek, New York’taki bir sanat galerisine satmayı başarması bunu kanıtlamaktadır. Gablik’in belirttiği üzere, bu ve benzeri olaylar, sanat dünyasını yönlendiren piyasanın, davranışlarımızın her dokusuna nasıl nüfuz ettiğinin, sanatçının ideallerinin içinde yaşadığı toplumsal yapıya nasıl da sımsıkı bağlı olduğunun apaçık kanıtlarından yalnızca biridir.
Beden sanatçıları, bir yandan bedenlerimize sızan iktidara başkaldırmayı öğütlerken bir yandan da insanlık için acı çekiyor olabilirler. İyi ama, insanlık onları ne kadar ciddiye alıyor dersiniz? Ezici çoğunluğunun haberi bile yok. Medyanın pompaladığı şiddet görüntülerine alışmış, dolayısıyla duyarsızlaşmış durumda. Gerçek ya da film icabı, ‘ekrandaki acı’yı sanatsal bir olaymış gibi izleyip geçiyor. Duyularının harekete geçmesi için, o güne kadar gördüklerinden çok daha şiddetli olanlara gereksinim duyuyor artık insanlık. Dozu fazlaysa, ilk defasında gözünü kapatıyor, sonra yeniden alışıyor; ve bu böyle sürüp gidiyor, kim bilir nereye kadar… Sorumlu kim? Sanatçı mı, izleyici mi, burjuvazi mi, devlet mi, siyasetçi mi yoksa medya mı? Kimse suçu başkasına atmasın. ‘İnsan’ denen doyumsuz yaratığın marifetidir ortadaki manzara.
Tuesday, 28. August 2007, 09:17:11
Mehmet Yılmaz mhmt_ylmz@yahoo.com
Heykel olarak Nesne ya da Eylem
Joseph Beuys (1921–1986) öğrenciyken önemini kavrayamadığımız sanatçılardandı. Sonradan fark ettik, bize takılan gözlükmüş bunun nedenlerinden biri. ‘Modernist gözlük’, sanatçıların bazılarını bulanık, bazılarını çarpık göstermiş, bazılarınıysa hiç göstermemişti. Ayrıca, demek ki biz de yeteri kadar şüpheci, başkaldırıcı ve dışa dönük değilmişiz. Sözün özü, ‘modern sanat’ta çok önemsenen ‘plastik değerler’in dışına çıktıkları için bağlantı kuramamıştık bu gibi sanatçılarla. Örneğin Beuys kendisine ‘heykeltıraş’ diyordu, ama ortada ‘heykel’ falan yoktu! Kitap ve kataloglardaki imgelerin altında sanatçının adı yazıyordu, fakat o imgeler de eylemlerden arta kalan malzemelerden oluşturulmuş yerleştirmeler ve ona ilişkin belgelerdi. Basılı görüntü onun işi hakkında ipucu verse bile kesinlikle tatmin etmiyordu. ‘Figüratif’ ya da ‘soyut’, ustaca kotarılmış biçimlere odaklanmıştık çünkü biz.
Beuys’u anlamak için eylemlerine ya bizzat şahit olmak ya da filmlerini izlemek, neyi niçin yaptığına ilişkin konuşmalarını dinlemek ve hakkında yazılanları okumak gerektiğini sonradan öğrendik. “Yapıt kendi kendini temsil eder, açıklamaya gerek yok” diyen ketumlardan değildi o. Kabul, örneğin, Brancusi ya da Picasso’yu anlamak için de ihtiyaç var okumaya, dinlemeye, yüzleşmeye (Ayrıca, bu büyük ustaları çalışırken izlemenin de tadına doyum olmaz bir ‘estetik gösteri’ olduğunu söylemeye gerek bile yok sanırım). Ne var ki, bu gibi sanatçılarda önemli olan, çalışma süreci sonunda ortaya çıkan üründür, nesnedir. Oysa Beuys’ta ürün, süreçtir; daha doğrusu, sanatçının sürece yayılmış eylemidir.
‘İzleyici, sanatçı ve yapıt’ arasındaki geleneksel ilişki geçerli değildir burada. İzleyici, örneğin, ‘Uzayda Bir Kuş’ ile baş başa kaldığında, Brancusi sahneyi çoktan terk etmiştir. Ancak, ‘Amerika’yı Seviyorum, Amerika da Beni’ adlı ‘iş’te Beuys’un aradan çıkması olanaksızdır; çünkü sesiyle, nefes alıp verişiyle, devinimleriyle –tüm varlığıyla– yapıtın bir parçası haline gelmiştir. “Teatral bir çalışmayla bir bronz heykel karşılaştırılamaz” diye düşünebiliriz belki. Ama gelin görün, Beuys yaptığı işe ‘heykel’ (daha doğrusu ‘toplumsal heykel’) demiştir, ‘tiyatro’ ya da ‘drama’ değil.
‘Geleneksel heykel’ ile ‘Beuys heykeli’ arasındaki bir diğer önemli fark da özgünlükle ilgilidir. Brancusi ölüp gitmiş olabilir, ama özgün yapıt (Uzayda Bir Kuş) hâlâ müzede sergilenmektedir, fırsatını bulan gidip görebilir. Ne var ki, Beuys’un bizzat parçası olduğu özgün yapıt, eylem biter bitmez yok olmuş, geriye de yalnızca çizimler, film ve fotoğraf karelerinden ibaret bir takım belgeler, yerleştirmeler ve tanıkların anıları kalmıştır. Bu belgeleri seyreden birinin, geleneksel heykelden aldığı estetik hazzı araması anlamsızdır (zaten bulması da olanaksızdır). İzleyici, Brancusi’un bir heykelinin mantığını, dayandığı ilkeleri anlamasa bile, dokunup okşadığında harika duygular yaşar. Böyle bir heykel göze olduğu kadar ele de hitap eder. Oysa Beuys’un heykeline dokunmak olanaksızdır. Geriye kalan artıklara, belgelere dokunmak mümkün olsa bile, bunun da dokunarak deneyimlenen estetik hazla ilgisi yoktur. O halde tek çare kalıyor geriye: Belgelerin yardımıyla, yapıtta çöreklenmiş düşünceyi anlamak. O zaman yeni bir estetik bağlama atlayabilir, keşfetmenin hazzını yaşayabiliriz belki. Ancak, Beuys’a göre bu yetmez. Hatta zihni rahatlatıp uyuşturduğu için, estetik hazzın zararlı olduğu bile söylenebilir. Beuys için önemli olan, şu ya da bu tür bir estetik hazdan ziyade, seyircinin yaratıcı (‘iyileştirici’) sürece bizzat katılmasıdır. Seyirci seyircilikten sıyrılıp sanatçılığa soyunmalı, sahneye inmelidir. Dünya gerçek bir sahne, her insan da sanatçıdır –yeter ki farkına varsın, niyet etsin.
‘Toplumsal beden’ hasta olduğu için iyileştirilmeyi beklemektedir; ancak mesele şu ki, hastalığın sorumlusu yine toplumun kendisidir Beuys’a göre. O halde ilk iş onu uyarmak, sarsmaktır. Bunu da ancak ‘sınırları ve tanımı genişletilmiş bir sanat’ yapabilir. Beuys’un yönteminin ‘şamanvari’ olmasının nedeni de burada aranmalıdır (Şaman kültüründe ayinlerin iyileştirici ve eğitici bir rolü vardır). Kabile ayinlerinin modernleşmiş halleridir onun gösterileri. Kabile ayinleri geleneklere şaşmaz bir şekilde bağlıyken, onunkiler geleceğe dönüktür.
Beuys 1950’lerden itibaren Almanya’da ilginç bir kişilik olarak su yüzüne çıkmaya başlamış; 1964’teki Fluxus şenlikleri kapsamında gerçekleştirdiği eylemleriyle de uluslararası arenada tanınmıştır. Ancak, hissettiği ‘toplumsal sorumluluk’ açısından diğer Fluxus üyelerinden ayrılıyordu sanatçı (çünkü onlar ‘toplumsal sorumsuzluk’ anlayışıyla çıkmışlardı yola). Fluxus’un kurucusu Maciunas’ın daha sonraki Fluxus programlarında Beuys’un adına yer vermemesi de büyük olasılıkla bu yüzdendi. Beuys, 1964’ten sonra Maciunas’ın 1978’deki ölümüne kadar bir daha Fluxus gösterilerine katılmamış, ancak bağımsız gösteriler, eylemler yapmayı sürdürmüştür. En büyük destekçisi de René Block’tu. 1964–79 arasında Berlin’de, 1974–77 arasında da New York’ta kendi galerilerini işleten René Block, deneysel çalışmalara sadece hoşgörüyle bakmıyor, elinden geldiğince destekliyordu. Ayrıca, Amerika ve Avrupa sanatı arasında bir nevi köprüydü. Beuys’u Amerika’ya bir gösteri için davet etmesi de bu yüzdendi. Teklifine sanatçı evet derse, hem kendi ülkesinin sanatçısını desteklemiş, hem ses getirici bir sanat gösterisi sayesinde yeni açtığı galerisinin adını duyurmuş, hem de Amerikan sanatına yeni bir soluk getirmiş olacaktı.
“Amerika’yı Seviyorum, Amerika da Beni”
René Block’un teklifini kabul edip etmeme konusunda önce kararsız kaldı sanatçı. Nedeni, Amerikan devletinin hem içeride hem de dünyadaki yanlış politikalarıydı. O toprakların asıl sahiplerini katletmiş, soylarını kurutmuş, sadece paranın geçerli olduğu acımasız bir düzen kurmuştu bu devlet. Ayrıca, ‘özgür dünyanın yeni lideri olarak’, gariptir, öteden beri dünyada ne kadar demokrasi karşıtı hareket varsa desteklemiş, oralarda darbeler planlamıştı. Halen de bu politikasını sürdürmekte, dünyayı kendi isteği doğrultusunda yeniden biçimlendirmekteydi.
Ancak, daha derinde, zihninin bir yerlerinde Beuys’un başka sıkıntılarla da boğuştuğunu tahmin edebiliriz. İkinci Dünya Savaşında Amerika Japonya’ya iki atom bombası atmış, bunu gören Almanya da kayıtsız şartsız teslim olmuştu. O çirkin savaşta, bir Alman savaş uçağının pilotuydu Beuys, hem de gönüllü olarak! Uçağı Kırım semalarında Ruslar tarafından düşürülmüş; karda donmak üzereyken Tatarlar tarafından kurtarılmış, ölümden dönmüş, bir süre de savaş esiri olarak alıkonmuştu. Bu çelişkiler hiçbir zaman yakasını bırakmıyordu sanatçının. Ne yapmalıydı, acılı ve çelişkili yüreğini nasıl rahatlatmalı, iyileştirmeliydi? Tamam, Amerikan liberalizmi faşizmi yenmişti ve o an için bu iyi bir şeydi; ancak yenilen ve yerle bir olan, kendi ülkesiydi. Buna nasıl sevinebilirdi ki?! Gönüllü savaş pilotu olduğu için pişmanlık içindeydi (üstelik, az daha ölüyordu!); ancak yine de o bir Alman’dı ve hep öyle kalacaktı. Almanya’nın yakın tarihi, Amerika’nın yakın tarihinden daha masum falan değildi! Beuys’un kararsızlığının bir nedeni de (ki bu, en yüzeysel, taze ve kişisel olanıydı) beş yıl önceki tatsız bir olay yüzünden Amerikan başkanı Nixon’ı hiç sevmemesiydi.
Düşünüp taşındıktan sonra, Block’un New York’ta bir gösteri yapma konusundaki teklifini (bir fırsata dönüştürmek üzere) kabul etti Beuys. Gerçekleştireceği eylemiyle, hem Amerika’nın Vietnam politikasını (ve hâlâ iktidarda olan Nixon’ı) protesto edecek, hem Amerikan sanatının hegemonyasına meydan okuyacak, hem de Amerikan yerlilerinin maruz kaldığı trajediye (‘yaralanmış toplumsal beden’e) dikkat çekecekti. Ancak, bazı koşulları vardı: Amerika’ya özgü bir kurt (coyote) dışında, mümkün olduğunca Amerika hakkında bir şey görmeyecek, kimseyle yakın temasa geçmeyecek ve ülke topraklarına ayak basmayacaktı. Öyle de yaptı. 1974 Mayıs’ında (şimdi yerinde yeller esen İkiz Kulelerin gölgesinde) René Block’un New York’ta yeni açılan galerisinde, tel örgüyle bölünmüş küçük bir odada, bir avuç izleyicinin önünde vahşi bir kır kurdu ile beş gün boyunca birlikte yaşadı Beuys. Eylem genel hatlarıyla şöyleydi:
Uçak Amerika’ya girdiği andan itibaren gözlerini kapattı sanatçı. Pasaport kontrolünden geçer geçmez, henüz havaalanındayken bir keçeye sarıldı. Bu vaziyette bir sedyeye yatırıldı ve yol boyunca ‘acil’ alarmı veren ve önünde (daha önceki birçok çiziminde ve gösterisinde de yer alan) büyükçe bir kırmızı + işareti olan bir ambulansla galeriye kadar getirildi. Böylece, havaalanı ve galeri arasındaki mesafede Amerika hakkında elden geldiğince az şey görmüş oldu.
Galerinin bir kısmı, daha önceden tel örgüyle kapatılarak bir kafese dönüştürülmüştü. Böylece, insanlar içerde olup bitenleri korkmadan, rahatça izleyebileceklerdi. Kafesin tabanı tahtadandı. Tabanın tahta olmasının nedeni sanatçının ayaklarını yerden (yani, ‘Amerikan toprağı’ndan) kesmeye yönelikti. Kafesin içinde vahşi bir kurt, biraz saman, birkaç tutam kuru ot, türbin sesi yayan bir cihaz ve yanı sıra beş nüsha Wall Street gazetesi vardı.
Keçeye sarılı vaziyette, dikkatlice kafese yerleştirildi sanatçı. Hareketsiz bir şekilde, bir süre öylece kaldı. Bu arada, mekânın ilk sahibi –kurt– içeri getirilen bu garip nesneye yaklaştı, etrafında dolaştı, birçok açıdan kokladı ve sonra sakinleşti. Derken, kurdun kokusuna alıştığına kanaat getiren Beuys yavaş hareketlerle kımıldamaya başladı. Bedenin dört duruşunu (yatay, çömelme, ayakta durma ve özgürleşme aşamalarını) tek tek göstermek istiyordu. Tabii bu arada, kafesteki arkadaşını kesinlikle ürkütmemesi gerekiyordu. Bu yüzden, yattığı yerden alabildiğince yavaş hareketlerle doğruldu, çömeldi, ayağa kalktı ve bir süre daha bekledi. Sonra, içeride sakladığı ucu eğri bastonunu dışarıya doğru uzattı ve yine yanında getirdiği feneriyle içerden bastonunu aydınlattı. Beuys bütün bunları yaparken kurt da etrafında dört dönüyordu. Üzerindeki keçeyi yavaş yavaş açmaya çalışırken, bu çabasına kurt da katılıyor, keçeyi çekiştirip duruyordu. Ve en sonunda üstündeki keçeyi tamamen attı sanatçı. İlk kez orada karşılaşan ve birbirine yabancı olan bu iki yaratık, kafesin içinde (tel örgünün dışındaki izleyicilerin gözleri önünde) karşı karşıyaydı işte. Sakin, temkinli ve merak içinde, birbirine bakıyordu.
Baston, el feneri ve kendisini saracak büyüklükte keçenin yanı sıra, birkaç içyağı parçasını, eldivenlerini ve nota sesi veren metal üçgenini de getirmişti sanatçı. Önceki eylemlerinde de kullandığı bu nesnelerin simgesel anlamları vardı. Örneğin, ‘keçe’ sıcaklık, yalıtım ve barınak; ‘içyağı’ da yakılmış enerji ve merhem demekti. İkinci Dünya savaşı sırasında uçağı düşüp karda donmak üzereyken, Tatarlar onun bedenine içyağı sürerek bir keçeye sarmışlar, böylece hayatını kurtarmışlardı. Şimdiki eylemi sırasında da, kendisi ayaktayken, dışarıdan bakıldığında hem bir Tatar çadırına benzemişti hem de kurdun alışmasını sağlamıştı keçe.
Öte yandan, metal üçgen bilinci ve başlangıcı temsil ediyordu (eylem, metal üçgenin üç kez çalmasıyla başlatılmıştı). Türbin sesi, teknoloji; el feneri, depolanmış enerji ve yön; eldivenler, her türlü eylemi yapabilen eller (hem el, hem pençe); borsa haberlerini yazan Wall Street gazetesi de Amerikan ekonomisinin acımasızlığı demekti. Beuys’u saymazsak, eylemin en önemli kahramanı olan kurt ise, çok eski zamanlarda Amarika’ya Orta Asya’dan yerlilerle birlikte gelerek bu topraklara yerleşen bir kurt cinsini temsil ediyordu. Kurt ayrıca Amerikan yerlileri (Kızılderililer) demekti. Avrupa’dan gelen eli silahlı ‘beyaz adam’ hem Kızılderilileri hem de kurtları katletmişti. Kısaca, kurt ‘asıl Amerika’ydı Beuys’un gözünde. Gösteri sırasında eldivenlerini kurda vererek, simgesel olarak dostluk elini uzattı. Beş gün boyunca birbirlerini incitmediler; aynı mekânda yemek yediler, barış içinde yaşadılar. Bu süre içinde kurt zaman zaman Beuys’un keçesinde uyudu; buna karşılık, saman ve otlardan yapılmış kendi yuvasında Beuys’un uyumasına izin verdi (Bu arada, Wall Street gazetelerine -Amerikan rüyasına- bol bol işedi kurt). Tıpkı Tatar ve Kızılderili kültüründe olduğu gibi, kurdun insanın anlayamayacağı kadar güçlü bir sezgisi, ruhu olduğuna inanıyordu sanatçı. Öyle ki, bir anlamda, kurt maddî dünya ile ruhlar alemi arasında bir köprüydü. Gerçi Beuys çocukluğundan beri hayvanlara düşkündü; daha o zamanlarda yakın çevresinde bulduğu tavşanlardan börtü böceğe kadar bir hayvanat bahçesi kurmuştu kendine. Kurda olan bu ilgisi Tatarlarla yaşadığı zamanlarda ilerlemiş, ruhsal bir boyuta ulaşmıştı. Özetle, o toprakların asıl sahibi olan bu ‘vahşi yaratık’, barışın ne olduğunu ‘beyaz adam’a bizzat göstermiş oldu. Beys’un ‘Amerika’yı Seviyorum, Amerika da Beni’ sözünün nedeni işte buydu.
Beş gün süren eylemin sonunda, sanatçı yine keçeye sarıldı, sedyeye yatırıldı ve aynı ambulansla havaalanına götürüldü. Uçağa binmek için keçeden çıkarıldı ama bu kez de gözlerini kapayarak Amerika’dan çıkıncaya kadar eylemini sürdürdü. Tabii, bu eylemi tıpkı diğerleri gibi fotoğraf ve film çekimleriyle belgelendi.
Dünden bugüne bakıldığında, hiç kuşkusuz Beuys’un ‘Amerika’yı Seviyorum, Amerika da Beni’ adlı gösterisi, sadece kendisinin değil, sanat tarihinin de en çarpıcı, öğretici, düşündürücü ve dolayısıyla en akılda kalıcı çalışmalarından biri olarak yer etti belleklerde. Onun bu çalışması vesilesiyle benim çıkardığım sonuçlar şunlardır:
1.‘Konuşma’larından ‘eylem’ ve ‘yerleştirme’lerine kadar, Beuys tüm yaptıklarına ‘heykel’ (‘toplumsal heykel’) demiştir. Ama onun sanatının bugün aynı zamanda ‘gösteri sanatı’, ‘fluksus’, ‘oluşum’, ‘eylem sanatı’ ya da ‘beden sanatı’ başlığı altında da değerlendirildiğini görüyoruz ki bu da önermiş olduğu “genişletilmiş sanat” kavramıyla uygunluk içindedir.
2.İzleyiciyle olan ilişkisi açısından, fluksus ve oluşumlar arasında, kendine özgü bir yerde duruyordu Beuys. Fluksus sanatçıları gibi o da sahnede, seyircinin karşısındaydı. Seyircinin müdahalesine yol açacak bir tavırdan uzak durma konusunda aralarında benzerlikler vardı. Ancak, fluksus sanatçıları seyirciden uzaktayken, Beuys bir yerleştirme içinde, tıpkı bir ‘şaman’ gibi seyircinin hemen önündeydi. Seyirciye çok yakın olması açısından, onun gösterileri zaman zaman oluşumlara benzetilmiştir. Oysa, bir oluşum esnasında seyircinin planlı ya da plansız katılımına ses çıkarılmaz, hattâ katılımı beklenirdi.
3.Beuys’un gösterileri, kendi bedenlerini bir sanat nesnesi ya da sanat alanı olarak öne süren Marina Abramoviç, Chris Burden ve Orlan gibi sanatçıların gösterilerinden de farklıdır. Adı geçen sanatçıların dikkat çekmek istedikleri şey öncelikle ‘beden’dir; bedense, bir ‘nesne’dir eni sonu. Ancak Beuys, kendi bedenini kullansa bile, ‘süreç’ ve ‘eylem’ üzerinde yoğunlaşmıştır. Topyekün toplumsal dönüşümün sağlanması, ‘toplumsal beden’in iyileştirilmesi, bilincin uyandırılması için bir ‘araç’tır onun bedeni. Bu açıdan, Beuys bir ‘beden sanatçısı’ değil, ‘eylem sanatçısı’dır.
4.Eylemleri, Orta Asya kabilelerindeki ‘şaman’ların gösterisine çok benzer. ‘Bilen’, ‘bilge’ ve ‘gaipten haber veren’ gibi anlamlara gelen şaman sözcüğünü Tatar Türklerinden aldığını belirtmiştir Beuys. Bu tip kültürlerde şaman, doktordur. Şaman, hastanın yerine geçer, onun için acı çeker; ruhlarla ilişkiye geçer. Genellikle konuşarak iyileştirir, psikoterapisttir; bir aracıdır. Şamanlar nasıl kendi kabilesinin dirliğinden, düzeninden sorumluysa, Beuys da başta yaşadığı toplum olmak üzere, tüm insanlığın ve doğanın dirlik ve düzeninden sorumlu tutmuştur kendini. Beuys’un işe kendinden başlaması, kendisini sanata bir malzeme yapması; bir anlamda ‘yaşamını sanat olarak kurması’ bu bağlamda değerlendirilmelidir. Ölümden döndüğü için, yaşamın ne kadar değerli olduğunu görmüş, yaşamı sanat aracılığıyla kutsamış, bize de bunu önermiştir.
5. ‘Temsil’ sorununa gelince: Beuys, gerek geleneksel gerekse modern temsil yöntemlerini aşmış; ancak, ‘temsil’den tümüyle vazgeçmemiştir. Daha açık söylersek, ‘Amerika’yı Seviyorum, Amerika da Beni’ adlı çalışmasında, ‘kurt’, taştan yontularak oluşturulan bir ‘kurt heykeli’ (yani bir ‘yanılsama’) değil, etiyle kanıyla gerçek bir kurttur. Kompozisyonu oluşturan diğer bütün elemanlar da gerçektir: Keçe keçedir, fener fenerdir, insan insandır, gazete gazetedir vs... Ancak, örneğin, kurt o gösteride yalnızca kurt değildir. Kendi maddi varlığının dışına taşan bir anlamdır o. Kafesin içinde insanların bizzat şahit olduğu o varlık, ‘beyaz adam’ tarafından soyları tükenme noktasına getirilmiş Amerika’nın asıl sahipleri olan (bir kurt cinsini ve Kızılderilileri) temsil etmektedir, simgelemektedir Beuys’un eyleminde. Yine, (baştan beri anlatıldığı üzere) sanatçının kendisi dahil, kafesin içindeki diğer nesneler, başka şeylerin temsilleridir. Bunu, sanatçının kendisi de belirtmiştir zaten.
6.Özetle, ‘öteki’ne üstten bakan safçı (ırkçı, pürist) bir sanat anlayışının dışına taşan; yaşam, sanat, iş, eğitim, eylem ve politikayı bir potada eriterek yeni bir varoluş yöntemi öneren biridir Beuys. Dünyayı değiştirmek ve iyileştirmek isteyenlerin soyundan gelen bu sanatçı, modern dönemde doğmuş olsa da postmodern döneme aittir.
Tuesday, 28. August 2007, 09:12:23
Mehmet Yılmaz
1. Çağdaş Sanat Postmodern Sanatın Geçici Adıdır
‘Çağdaş sanat’ (öteki adıyla ‘güncel sanat’); sanatçı, sanat tarihçi, eleştirmen, destekçi, alıcı, satıcı, reklamcı ve izleyici –ortamın edimcileri– tarafından yaratılan, halen yaratılmakta olan sanattır. Kimimiz yapıt üreterek, kimimiz adlandırarak, kimimiz alıp satarak, kimimiz seyrederek var ediyoruz çağdaş sanatı.
Edimciler içinde en önemlisi, sanatçıdır kuşkusuz. Sanat yapıtının yaratıcısıdır sanatçı. Gombrich’e sorarsanız sanatçının etkinliklerinin toplamına ‘sanat’ demekte bir sakınca yok. Benzer şekilde, Heidegger açısından da ‘sanat yapıtının’ yaratıcısıdır, ‘kökeni’dir sanatçı. Ancak öte yandan, yapıt da sanatçının kökenidir, onu yaratan şeydir. ‘Yapıtın bir insanı sanatçı yapması’, oğlumun beni ‘baba’ yapması gibi bir durumdur aslında. Nesne/durum, kavramı; kavram da nesne/durumu (yeniden) yaratmakta ve bu böyle sürüp gitmektedir. Tek tek bireylerin bilinçlerinden bağımsız, nesnel bir süreçtir bu. Ama, yine de bu nesnel sürece öznel katkılarda bulunmak; ‘kavram’ ve ‘nesne/durum’u eşleştirmek için çabalar dururuz. Tam eşleştirdik derken, bir de bakmışız, ortam çoktan değişmiş, eşler birbirinden ayrı düşmüş! Doğaldır, yaşam kurama sığmaz, her zaman sürpriz bir şekilde dışarı taşar çünkü. Kavramların çoğalıp karmaşıklaşmasının başta gelen nedenlerinden biri de bu olsa gerek.
Derginin 12. sayısında, İngilizce’deki ‘contemporary’ kavramına Türkçe karşılık olarak hem ‘güncel’ hem de ‘çağdaş’ olmak üzere iki kavram önerildiğine dikkat çekmiştik. Bundan ötürü de “güncel sanat, çağdaş sanatın öteki adıdır” demiş, çeviri tercihlerinin yol açtığı kavram karmaşasına parmak basmıştık. Bugün her ikisi de kullanılmakla birlikte, farklı şeylermiş gibi algılandığına tanık oluyoruz. Bu bağlamda, bir başka sorun daha kurcalıyor insanın kafasını: Diyelim ki yüz yıl sonra, çağdaş (ya da güncel) sanat derken ne kastedilecek?
‘Çağdaş’ ya da ‘güncel’, sıfat olarak şu an işe yarayabilirler ama, bir süre sonra, niteledikleri şeyler günceliklerini yitirip (görece) eskiyecekleri için, kaçınılmaz olarak bir anlam kaymasının, kavram karmaşasının meydana geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Ne yapmalı? ‘Postmodern sanat’ kavramı ‘modern sanat’ın ilkelerinden sapan, onun dışına taşan çağdaş akım ve eğilimleri kapsayan bir üst başlık olarak kullanılamaz mı? Olabilirmiş gibi geliyor.
‘Postmodern sanat’, çağdaş sanat dünyasında, bazılarınca eklektik, klasikçi/öykücü ve süslemeci yapıtları imleyen bir eğilim olarak ele alınıyor ama, ben bu kavramın kapsama alanının genişletilmesinden yanayım. Tıpkı modern sanatın olduğu gibi, postmodern sanatın da bünyesinde birden çok akım ve eğilimi barındıran bir üst başlık olarak kullanılabileceğini düşünüyorum. Bir sanat tarihçi (aynı zamanda küratör) arkadaşa konuyu açıp görüşlerini almak istediğimde, “boş ver bunları, isim bulma çabalarından ziyade önemli olan iş yapmaktır” diyerek konuyu geçiştirdi ve beni şaşırttı. Şaşırttı, çünkü isim bulma, kavramsallaştırma ve dönemle ilişkilendirme, öncelikle onun gibilerin işi olmalı; sanatçı olarak bizlerin değil. Gördüğünüz gibi, iş başa düşüyor. Başkasının işine burnumuzu sokmak zorunda kalışımız işte bu yüzden. Sözcüklerin anlamları konusunda niçin ısrar ediyorum? Niçin olacak, ‘körler ve sağırlar durumu’ndan kurtulabilmek için. Biliyorum, bundan mutlak bir kurtuluş yok; ama bir köşede öylece seyretmeye dayanamıyor insan.
Madem ki, halihazırdaki sanata ‘güncel’ ya da ‘çağdaş’ yerine ‘postmodern’ demeyi öneriyorum, o halde kavramın ortaya çıkışını şöyle bir anımsamakta yarar var.
2. ‘Postmodern’ kavramının doğuşu
‘Postmodern’ kavramını ilk olarak 1939’da tarihçi Arnold Toynbee kullanmıştır; ancak bu kavramın, 1950’lerin sonlarından itibaren kapitalist kültürün her alanında ortaya çıkan eğilim ve akımları kuşatan bir üst başlık olarak kullanılmaya başlamasında, Jean-François Lyotard’ın 1979’da kaleme aldığı Postmodern Durum adlı kitabı etkili olmuştur. ‘Postmodernizm’ ise, ‘postmodern durum’un kavramsal çerçevesi, ideolojisidir. ‘Modernizm’ sözcüğünün önüne getirilen ve ‘sonra’ (‘sonrası’/‘ötesi’) anlamına gelen ‘post’ ekiyle türetilen ‘postmodernizm’ sözcüğü, modernizmin artık sona erdiğine ve yeni bir dönemin başladığına işaret etmektedir. Ama yine de, gerek kavramın kendisi, gerekse içeriği konusunda tam bir görüş birliği olmadığı görülüyor.
Örneğin Jürgen Habermas, bir takım sıkıntıları olmakla birlikte, modernizmin henüz ‘tamamlanmamış bir proje’ olduğuna inanmaktadır. Ernest Mandel ve Fredric Jameson’a göreyse, şu anki duruma ‘geç kapitalizm’ ya da ‘üçüncü makine çağı’ denmesi daha uygundur; çünkü temel çelişkileriyle kapitalizm hâlen devam etmektedir. Anthony Giddens’e göre de modernliğin ötesine geçmiş falan değiliz; olsa olsa onun radikalleşmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden, postmodernizm kavramı, ancak endüstri-sonrası toplumunda yaratılan edebiyat, plastik sanatlar ve mimarideki biçem ve akımlara işaret etmelidir. Bazı görüş ayrılıkları olsa da, bu yazarların temelde haksız olduklarını söylemek zor. Gerçekten de modernizmin asıl yönlendiricisi burjuva sermayesidir ve o da artık küreselleşmiştir.
Sanatın ekonomik gerçeklerle olan zorunlu ilişkisi açık seçik olup, bu da öncelikle kendini çokuluslu şirketlerin himayesinde gelişen yeni mimaride göstermektedir. Zaten postmodernizmin başlangıçta en çok tartışıldığı alan da mimarlık olmuştur. Bunun başlıca nedeni, Rob Krier, Robert Venturi, Michael Graves ve Frank Gehry gibi mimarların, bizzat ‘postmodern’ diye adlandırılan binalar yapmalarıdır.
Modern mimarlık, süslemeden ve tarihsel göndermelerden arınmış biçimlerden oluşuyordu. Örneğin, Gropius modern mimarlığın ‘yeni bir biçem yaratmaktan çok, olası bütün biçemleri aşması ve geçmişle bütün bağları koparması’ gerektiğini düşünüyordu. Le Corbusier de kentin verimli ve işlevsel bir makine gibi tasarlanabileceğini düşünüyordu.
Postmodern mimarlar modernist binaların çirkin, soğuk ve insana yabancı beton bloklar olduğunu söyleyerek başladır işe. Bunlara göre, modern mimarlık, geleneksel mimarlığın akademizmine karşı çıkmıştı ama bir süre sonra kendisi de akademikleşmişti. Örneğin, Rob Krier şöyle diyordu:
“Modern mimari devrim başarısız olmuştur. (...) Endüstrileşme, Le Corbusier ve onun nesli tarafından tahmin edildiği gibi mükemmelleşmeye ve inşaat malzemelerinin fiyatlarında azalmaya yol açmadı. Endüstrileşmenin tüm başardığı şey, mimari ayrıntıların üretim teknolojisinin kanunlarına mekanikleşme aracılığıyla boyun eğmesidir. Tabii ki azami kazancın hesaplanması, inşa faaliyetlerine ilişkin çözümleri basitleştirmiştir.”
Bu ve benzeri görüşlerin ardından, bazı yeni binalarda eskiye göndermeler yapılmış, bunlara heykel ve kabartma gibi elemanlar yerleştirilmiştir. ‘Tarih’ ve ‘süs’ün tekrar içeri alınmasına yeşil ışık yakılmıştır. Daha önceden yan yana gelmesine iyi gözle bakılmayan elemanlar birlikte kullanılmaya başlanmış; modernizmin safçılığına karşı postmodernizmin çoğulculuğu öne sürülmüştür.
3. Büyük Anlatıların ve Tarihin Sonu
Postmodernizmle ilgili iddiaların biri ‘büyük anlatılar’ döneminin sona erdiğidir. Büyük anlatılar, sanattan bilim ve teknolojiye, modernizmin her alanda ürettiği genel formüller (dünyayı kurtaran çareler) demekti. Oysa insanlık 20. yüzyılda iki kez Dünya Savaşı’na tutuşmaktan kurtulamamış, kapitalizme seçenek olarak gündeme getirilen sosyalizm denemeleri de başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Bu yüzden olsa gerek; Kant, Hegel, Marx ya da başka düşünürler tarafından oluşturulan büyük (ya da üst) anlatılardan medet umma devrinin geçmişte kaldığını düşünmektedir Lyotard. Benzer şekilde, büyük anlatılar devrinin kapandığını Francis Fukuyama da iddia etmektedir. Ona göre, liberalizm hem faşizmi hem komünizmi saf dışı bırakmıştır. Liberalizmin başarısı, insanoğlunun ideolojik evriminin son noktaya dayanması demektir. Fukuyama’ya göre, artık Batılı liberal demokrasi evrenselleşmiştir. Fukuyama’nın büyük anlatı ya da ideolojiden kastettiği de kuşkusuz yine marksizmdir. Ayrıca, Marx’ın sınıfsız toplum dediği şey, bir anlamda, Amerika’da eşitlikçi bir refah toplumu olarak zaten mevcuttur. Bugün, Amerika ve bazı gelişmiş Batılı devletler ‘tarih sonrası’nı; dünyanın geri kalanı halen ‘tarihsel dönem’i yaşamaktadır. Yapılması gereken, Amerikan tarzının evrenselleşmesidir.
Büyük anlatılar devrinin bitmesinin sanattaki karşılığı, Kant’ın temellerini attığı ve önce soylu sınıfın, ardından da burjuvazinin sahiplendiği ‘yüce estetiği’nin terk edilmesi şeklinde ortaya çıkmıştır. Böylece ‘ortam gevşemiş’ (Lyotard), bir yandan yaşam ve sanat, bir yanda da seçkin ve popüler arasındaki sınırlar silinmiş; her nesnenin sanat yapıtı ve her insanın sanatçı olduğu düşüncesine ulaşılmıştır.
Jameson’a göreyse, hadise ‘biçemler ideolojisinin çökmesi’nden ibarettir. Ona göre, ‘bireysel özne’nin kaybolması ve bunun biçimsel sonucu olarak, kişisel biçemin gittikçe daha zor bulunur olması, bugün neredeyse evrensel bir uygulama haline gelen !pastiş’i doğurmuştur. Modern biçemler artık postmodern kodlar haline gelmiştir. İsteyen istediği kodu kullanabilmektedir. Artık ‘ölü bir dilde konuşma’ anlamına gelen pastiş, parodinin yerine geçmiştir. Özetle, postmodernizm bir çeşit alıntı ve derleme estetiğidir.
4. Postmodern Modern: Picasso
Bana göre, kübizmin hem klasik modernizme hem de postmodernizme açılan ikili bir doğası vardır. Çözümsel kübizm, sanat dışı şeylerin sanattan kovulmasına ve dolayısıyla sanatın saflaştırılmasına; bireşimsel kübizm ise tam tersine, sanat dışı şeylerin sanata dahil edilmesine yol açmıştır. Maleviç ve Mondrian gibiler birinci yaklaşımdan, Duchamp ve ardılları da ikincisinden beslenmişlerdir. Yine, önceden sanat dışı kavramlar olan kurgu (montaj) ve yapıştırının (kolaj) sanat dünyasına girişi de bireşimsel kübizmle birliktedir.
Sözcük olarak ‘kurma’, ‘çatma’, ‘takma’ anlamına gelen ‘montaj’, sanayi devrimiyle birlikte modern dünyanın önemli kavramlarından biri haline gelmiştir. Örneğin, bir makine, kendisini oluşturan parçaların birbirine monte edilmesiyle oluşturulur. Burada dikkat edilmesi gereken şey, en küçüğünden en büyüğüne, her parçanın kaderinin daha üretilmeden çok önce belirlenmiş olduğudur. Binlerce parçadan oluşmasına karşın, bir araba kendi içinde homojen bir bütünlük sayılır; çünkü, prensip olarak, bir başka markanın parçasını kabul etmez.
‘Kolaj’ ise ‘yapıştırma’ demektir. Yapıştırılacak olan nesnelerin kaderi, kurgulanmak için üretilen makine parçalarınınki kadar kesin bir şekilde önceden saptanmış olmayabilir. Örneğin, okunmak için üretilen bir gazete parçası, sonradan bir resmin parçası olabilir.
Kolaj bir sanat terimi olarak Braque ve Picasso’nun çalışmalarıyla kullanılmaya başlanmıştır. Picasso’nun Bambu Sandalyeli Ölüdoğa’sını anımsayalım. Bu yapıt başka amaçlar için üretilen (sanat dışı) nesnelerden oluşmuştur. Meramım şu: Bambu Sandalyeli Ölüdoğa, heterojendir ki, bu da ondaki ‘postmodern maya’dır bana göre. Aynı durum, Picasso’nun üçboyutlu kurguları için de geçerlidir. Picasso hurdalıkta bulduğu malzemeleri kendi bağlamları dışına çıkarmış, sanat bağlamına sokmuştur. Örneğin, Habeş Maymunu’nun kafası aslında bir oyuncak arabadır; Gitar adlı heykeliyse açıkça teneke ve telden ibarettir. Özetle, kurgu ve yapıştırı, modern sanata olduğu kadar postmodern sanata da özgü kavramlardır.
Yabancı etki ve alıntılara daima açık kimliği, Picasso’nun kurgu ve yapıştırıyı özgürce kullanmasını sağlamıştır. Daha doğrusu, onun kimliğiyle son derece örtüşen tekniklerdir bunlar. Öyle bir kimlik ki yekpare değil parçalı, tutarlı değil tutarsız, nonfigüratif değil figüratif. Ayrıca, yeri geldiğinde öyküye, betimlemeye, tiyatrosallığa, sembolizme başvurmaktan, geçmiş dönemlerin sanatından ya da çağdaş kültürlerden alıntılamaktan çekinmeyen bir kimliktir bu. İyi ama, bütün bunlar postmodernizmin de ayırt edici göstergeleri değil mi? Öyle. O halde, ‘Picasso’nun sanatı postmodern dönemin sanatının belli başlı özelliklerini taşıyor’ diyebiliriz. İyi ama, onun bir öncü (ki bu, modernizmin temel kavramlarındandır) olduğunu inkar edebilir miyiz?! Kendi adıma, hayır. O halde, Picasso postmodern bir moderndir! Sanatçı zaten bireşimsel kübist eserler yapmaya başladığında, çözümsel kübist eserler yapmayı sürdürmüş; (kendisi telaffuz etmemiş olsa bile) ‘ne olsa uyar’ diyerek devam etmiştir yoluna. Yaptıklarının toplamı bunu göstermektedir.
5. ‘Düzen’e karşı ‘Ne Olsa Uyar’
Sanat yapıtı, akılcı bir düzen anlayışı ile de yaratılabilir, kendiliğindenci bir yaklaşımla da. Maleviç, Mondrian, Rainhardt ve Kosuth gibi sanatçılar genelde ilk anlayışın temsilcileridir. Bunların işleri önce zihinde biter; uygulama bir ayrıntıdan ibarettir. Yapma sürecinde, değişiklik olsa bile, önemsizdir. Öte yandan Van Gogh, Kirchner, Picasso ve De Kooning gibilerse ikinci grupta yer alırlar; yapma sürecinde iş sürekli değişir. Bu yöntemlerden hangisi doğru? Tercihe bağlı. Her ikisi de yanlış değil. Önemli olan sonuçtur.
Genellikle önceden var olan bir kuram ya da düzene göre iş yaptıkları için, birinci gruptakilerin bir süre sonra tekrara düşme olasılıkları, diğerlerine göre daha fazladır. Örneğin Mondrian inandığı kuramın (ve dolayısıyla yarattığı biçemin) tutsağı olmuş, bir süre sonra neredeyse hep aynı resmi yapmıştır. Maleviç de düşmüştür aynı sıkıntıya. Çareyi, inşa ettiği kuramdan vazgeçmekte bulmuştur. Son yıllarda figüre dönmesinin nedeni, oluşturduğu dil hapishanesinden kurtulma isteği idi. Öte yandan, Picasso ve Klee gibi sanatçılarsa, belli bir biçeme bağlanıp kalmamış, her fırsatta sürekli değişmişlerdir. Özelikle Picasso almaktan, hatta çalmaktan korkmamıştır. Sanat tarihindeki en değişken sanatçı olması bu yüzdendir.
Bu noktada, Feyerabend’in görüşleri geliyor akla. Bu bilgi anarşistine göre, sınırları akıl tarafından belirlenen kuramlar –formüle bağlanmış bilgiler– bir çıkış yolu bulabilmek için, eninde sonunda, hiç de akla gelmedik ve üstelik eldeki kuramlarla çelişen ihlallere sarılmak zorundadırlar. İlerleme için, sürpriz bir şekilde ortaya çıkan bu ihlallere ihtiyaç vardır; asıl akla yatkın olan budur. Ayrıca, ne kadar ‘temel’ ve ‘akılcı’ olursa olsun, her zaman verili bir kuralı görmezden gelmenin, hattâ tam tersini uygulamanın bile önerilebileceği durumlar olabilir. Aklın yolu bir değildir. Önemli olan, çağın aklına ve deneyimlerine aykırı düşen güçlü bir inançla işe başlamaktır. Bu yeni inanç yeteri kadar güçlüyse hem yayılır, hem de diğer ters düşen inançlardan destek bulur. Sürekli bir dil suiistimali olmadan hiçbir icat ve ilerleme gerçekleşemez Feyerabend’e göre. Özetle, şu saptamaları yapıyor düşünür:
“Ve benim tezim de anarşizmin, terime nasıl bir anlam yüklerseniz yükleyin, ilerlemeye yardımcı olduğudur. Yasa ve düzen gözeten bir bilim bile ancak, arada sırada anarşist hareketlerin oluşmasına izin verirse başarılı olacaktır. (...) Tarihin sağladığı zengin malzemeye bakan ve onu aşağılık içgüdülerini tatmin etmek ve şiddetli entelektüel güvenlik nöbetlerini açıklık, kesinlik, ‘nesnellik’, ‘gerçek’ gibi terimler altında fakirleştirmeye yeminli olmayan herkes sonunda görecektir ki, tüm şartlar altında ve insani gelişmenin tüm evrelerinde savunulabilecek tek bir ilke vardır: ne olsa uyar.”
Geçmişten bugüne, sanatın nasıl gelişip çeşitlendiğine şöyle bir göz atarsak Feyerabend’in ne demek istediğini anlarız. Gerçekten de her akım ya da eğilim, o anki genel sanat anlayışına şu ya da bu derecede karşı çıkarak varolmuştur. Her başkaldırı –ihlal– eski düzene göre düzensizliktir. Biçem, tarz (dil) denen hapishaneden kurtulmayı başarabilen, kendilerini yenileyebilen sanatçılar, farkında olarak ya da olmayarak, sadece verili olanları değil, bizzat kendi kurallarını da çiğneyebilenlerdir. İçerdiği (ya da atfedilen) olumsuzluklara karşın, sırf bu açıdan bile bir çıkış yolu olma potansiyelini taşımaktadır postmodernizm.
6. Postmodernizm ve Sanat
Postmodernizm, genel bir kültürel durumu (dönemi, anlayışı) ifade eder; tıpkı modernizm gibi, burjuva sınıfının belirlediği bir toplumsal yapının ürünü ve ideolojisidir. Postmodernizm, modernizm gibi, bünyesinde birden çok akım ve eğilimi barındırır. ‘Postmodern’ denen belli bir sanat akımı, eğilimi falan yoktur. Modern sanatta önemsenen ‘soyutlama’, ‘saflaşma’, ‘işlevsizlik’, ‘alçak/yüksek’ sanat arasındaki ayrım ve ‘sanatçının tanrılaştırılması’ gibi eğilimleri sorgulaması ya da ciddiye almaması en belirgin özelliklerindendir.
Postmodernizm, özellikle görsel sanatlarda, modernizmin kapı dışarı ettiği (ya da küçümsediği) yanılsamacı teknik, yöntem ve araçları (figürü, fotoğrafı, anlatıyı, filmi, reklam imgelerini vs..) içeri almış; modernizmin ‘ya o ya bu’ inatçılığına karşı ‘hem o hem bu’ keyfiyetini getirmiştir. Bu ise anlatım dilinde bir gevşemeye, parçalanmaya ve çoğulculuğa yol açmıştır. Yalnız, unutulmaması gereken şey, modern ve postmodern denen anlayışların birbirlerinden tamamen kopuk olmadığı; zaman zaman içiçe geçmiş olarak karşımıza çıktığıdır. Daha açık bir ifadeyle, postmodern sanat her ne kadar 1950 sonrasıyla ilişkilendirilse de, daha önce parmak bastığımız gibi, aslında 1910’lardaki bireşimsel kübizmde mayalanmış ve gelişmiştir. Yine benzer şekilde, 1910’ların modernizminde çok önemsenen temel değerler, 1950 sonrasında ortaya çıkan bazı akımlarda etkisini sürdürmüş, onları beslemiştir. Konu üzerinde tam bir görüş birliği olmamakla birlikte, ‘postmodern’ denen anlayışı yansıtan akım ve eğilimler şöyle sıralanabilir:
Gerçeküstücülük : Burjuva değer yargılarına ve ‘modernist akademizm’e saldırdığı için dadacılığın devamı olarak görülmüştür. Bazı dadacı yapıtların aynı zamanda gerçeküstücü olarak gösterilmesi, aralarındaki derin akrabalıktan ötürüdür. Gerçeküstücüleri dadacılardan ayıran en önemli fark, gerçeküstücülerin resme ve düşlere değer vermeleridir. Akımın kuramını, 1924’te çıkmaya başlayan Gerçeküstücü Devrim dergisi etrafında toplanan Breton, Soupault, Aragon, Gide ve Valéry gibi şair ve yazarlar oluşturmuş; ressam ve heykeltıraşlar daha sonra dahil edilmiştir.
Gerçeküstücü Bildirge’yi kaleme alan Breton’a göre, Picasso, ciddiyet yerine espri ve oyunu seçtiği için, gerçeküstücülüğün en başta gelen öncüsüydü. Öte yandan, Duchamp’ın da ‘soylu resim’ ve ‘yüce sanatçı’ kavramlarıyla alay etmesi, yine gerçeküstücüler için yol açıcı bir tavır olarak önemsenmiştir. Örneğin, Leonardo’nun bir fetiş haline getirilmiş Monna Lisa’sının bir ofset baskısına bıyık takıp, bir de L.H.O.O.Q. diye isimlendirmesi açıkça, soylu sanat geleneğine yapılan bir saldırıydı. Bu harfleri Fransızca okuyan biri aynı zamanda ‘Elle a chaud au cul’ gibi bir şey demiş oluyordu ki, anlamı ‘sıcak bir kıçı var’ demektir. Bazılarına göre, bu yapıt, kutsanmış iki değeri -kadın ve resim sanatını- sorgulamaktadır. Gerçekteyse, resim sanatına değil, resim sanatının halihazırdaki işlevine karşı çıkmıştır Duchamp; çünkü başvurduğu araç bir resimdi.
Uzun lafın kısası, gerçeküstücüler burjuva değerlerini ve mevcut sanat anlayışlarını eleştirmişlerdir. Zamanın sanatsal eğilimleri resimlemeye, yani öykü ya da konu anlatmaya karşı mıydı? O halde çoktandır küçümsenen anlatı sanatı ve yazınsallık içeri alınmalıydı. İnce zevk, edep ve ahlâk gibi toplumsal değerler bireye hâlâ baskı mı uyguluyordu? O halde bu değerlere bir kez daha cepheden saldırmak gerekiyordu. Üstelik bütün bunları -izleyicinin asla görmezden gelemeyeceği, istemese bile kendini bakmaktan alıkoyamayacağı cazip bir dil ile yapmak en kestirme yoldu. Gerçeküstücüler için rüyalar, sanrılar, cinsellik ve politika gibi insanların zihnini her zaman meşgul etmiş dolambaçlı ve ilginç konuları doğrudan verecek bir araçtı geleneksel resmin dili. Chirico, Chagall, Ernst, Magritte, Delveaux ve Dali başlıca temsilcileri olmakla birlikte, bir ara Picasso, Giacometti, Klee ve Miro da hareketi desteklemişlerdir.
Soyut Dışavurumculuk : 1940’ların sonlarında Amerika’da ortaya çıkmış ve iki koldan gelişmiştir. Birinci grupta yer alan Pollock, Motherwell, Kooning ve Kline gibi sanatçıların kendi beden ve kol hareketlerini ön plana çıkarmalarından ötürü, resimleri için eylem resmi deyimi kullanılmıştır. Pollock’un yere serdiği tuvallere boya damlatarak yaptığı resimler, beden hareketlerinin kayıtlarıdır. Soyut dışavurumculuğun diğer kolu da Rothko, Still ve Newman tarafından temsil edilen renkli yüzey resmidir. Bu sanatçıların diğerlerinden farkı, bireyselliğe ve anlık heyecanlara fazla itibar etmemeleri; onlarla ortak yanlarıysa, yine saf sanata inanmalarıdır. Bu açıdan, eleştirmen Greenberg’in de vurguladığı gibi, her iki grupta yer alan sanatçıları modernist geleneğin takipçileri olarak görmek mümkündür. Ancak, akımın genel adını oluşturan ‘soyut’ ve ‘dışavurum’ kavramlarının 1910’ların sanatından devşirilerek yeniden gündeme getirilmesinden ötürü de, bu akıma pekâlâ postmodern denebilir.
Pop Sanat : Soyut dışavurumculuğun aşırı ciddiyet ve içe kapanıklığına karşı, dışa dönük bir tavır sergileyen pop sanat, ünlü yıldızlardan markalaşmış ürünlere kadar, reklamlarla öne çıkarılan çağdaş mitleri devreye sokmuştur. 1960’larda İngiltere ve Amerika’da ortaya çıkan bu anlayışın başlıca temsilcileri Hamilton, Lichtenstein, Johns, Wesselman ve Warhol’dur. Bu sanatçılar klasik modernist anlayışın reddettiği figüratif anlatımı, fotoğrafik bakış açısını ve çoğulculuğu hiç çekinmeden kullanmışlar; alçak ve yüksek sanat arasındaki çizgiyi ihlal etmişlerdir.
Fotogerçekçilik ve Aşırıgerçekçilik : Close ve Estes’in fotoğraftan yaptığı titiz kopyalar; ve De Andrea’nın canlı insanlardan kalıp alarak yaptığı aşırı gerçekçi heykeller de modernist sınırlara başkaldırılardır.
Azcılık: 1960’ların ortalarında Stella, Judd, Flavin, Andre ve Morris gibi sanatçıların çabalarıyla Amerika’da beliren azcı (minimalist) yaklaşımlar, bir yandan soyut dışavurumculuğun aşırı bireyciliğine ve keyfiliğine; diğer yandan da hâlâ göz yanılsamasını kullanan pop sanatın betimlemeciliğine karşı çıkıştır. Bu sanatçıların kendilerine özgü tarzları olmakla birlikte, bazı ortak özellikler saptamak mümkündür: Bunlar her şeyden önce anlam ve mecazdan arınmış, nötr ve yinelenebilen küp ve prizma gibi biçimlerdir. Bu sanatçıların hemen hepsi daha ilk bakışta bir bütün olarak algılanan işler yaratmak istemişlerdir. İşin bütünlüğü, parçalarından daha önemlidir. Simetrik ya da tekrar ederek ilerleyen basit temelli düzenlemeler, karmaşık olanlara tercih edilmiştir. Son kertede, azcılık, 1910’ların Avrupasında görülen safçı yaklaşımların, 1960’ların Amerika’sında yeniden keşfedilerek, üç boyutlu biçimlere uyarlanmasıdır.
Kavramsal Sanat: Kavramsal sanat, duyu verileriyle elde edilen bilgileri yadsıyarak kendi varoluşunu akla dayandırmış; yoğun, bireysel ve keyfi davranışlarla yapılan çalışmalara kuşkuyla bakmıştır. Sanat&Dil Grubu, Kosuth, LeWitt ve Haacke başlıca temsilcileridir. Haacke gibi sanata toplumsal ve siyasal bir işlev yükleyenler hariç, kavramsal sanatçıların çoğu, modernizmin ‘sanat için sanat’ görüşüne sadık kalmışlardır. Ancak, işlerini hangi amaçla yaparlarsa yapsınlar, ortaya koymak istedikleri düşünceye hizmet ettiği takdirde, fotoğraftan filme, sanat dışı nesnelerden eylemlere kadar her türlü aracı kullanma konusunda özgür davranmışlardır ki, bu da onları modernizmin sınırları dışına taşımıştır.
Bu sanatçılardan Kosuth’a göre, kavramsal sanat, yeni öneriler getirilerek sanatın sorgulanmasıdır. Bunu yapmak isteyen sanatçı da geleneksel sanattan kalan dil mirasını artık düşünmemelidir. Marcel Duchamp’ın hazıryapıt nesnesiyle yaptığı katkı işte budur. O hazıryapıt ile birlikte, sanatın yönü dilin biçiminden ayrılarak söylenen şeye odaklanmıştır. Sanatın hammaddesi, kuşkusuz, tamamen yeni önermeler ‘yaratma’yla ilintilidir. Kosuth, diğer kavramsal sanatçılar gibi, bir nesnenin sanat olabilmesinin onun ancak bir sanat bağlamında düşünülmesiyle mümkün olabileceğine dikkat çekmektedir. Örneğin, Judd’un kutularından birine moloz doldurulsa ve bir sanayi sahasına konsa, oradaki insanlar için, o kutu bir sanat nesnesi olmayabilir. O kutunun bir sanat eseri olarak düşünülebilmesi için, a priori bir duruma, belli bir ‘bakış’a ihtiyaç vardır. Kavramsal sanatçıların hemen hepsi ‘dil’in olanaklarından şu ya da bu şekilde yararlanmıştır. Örneğin Kosuth, ağaçtan bir sandalye, onun bir fotoğrafı ve sandalyenin sözlük tanımından oluşturduğu ‘Bir ve Üç Sandalye’ adlı yerleştirmesinde ‘gerçek’, ‘görüntü’ ve ‘kavram’ arasındaki ilişkiye dikkat çekmiş, bunlar aracılığıyla sanatın doğasını sorgulamıştır.
Yeryüzü Sanatı : Yeryüzü eskiden, temsil eden ve edilen şeylere bir mekan olarak ele alındığı için hep ikinci plandaydı. Smithson, Heizer, Miss, Long, Christo ve Goldsworthy gibi sanatçıların gözündeyse, mekan olmasının yanı sıra, temsil eden ve edilenin ta kendisi olarak algılanmaktadır. Yeryüzünün belli bir noktasında toprak, kaya ya da ağaçlarla bir iş gerçekleştiren sanatçı, o malzemeler bahanesiyle yerkürenin tamamına bir gönderme yapmakta, acilen ona sahip çıkmayı önermektedir. Ancak bu ‘sahip çıkma’, aslında ona ‘saygı duyma’ anlamına gelmektedir. Kavramsal sanatçılar gibi, yeryüzü sanatçıları da sanatın galerilere hapsedilmesine karşı çıkmışlardır.
Gösteri ve Eylem Sanatları: Fluksus hareketinden oluşumlara, eylemlerden bedensel gösterilere kadar oldukça geniş bir alana yayılmış olup, içiçe geçmiş durumdadırlar. Kaprow, Beuys, Gilbert/George ikilisi ve Paik gibi sanatçılar beden aracılığıyla eylem anındaki varoluşa dikkat çekmişlerdir. Klein, Nitsch, Abramoviç, Oppenheim, Scheneemann, Burden, Stelarc ve Orlan gibi sanatçılarsa araç ve nesne ilişkisini tersine çevirerek, eylem aracılığıyla beden üzerine yoğunlaşmışlardır. 1960’ların ortalarından zamanımıza uzanan süreçte, bu sanatçılar kendi bedenimize ve sanatsal imgelere yeniden bakmaya; biçim ve anlam üzerinde düşünmeye; görmediğimiz ya da gördüğümüz halde görmezden geldiğimiz şeyleri görmeye; acı ve hazzın, yalan ve hakikatin, çirkinlik ve güzelliğin, cinsellik ve masumiyetin, şefkat ve şiddetin, politika ve iktidar hırsının beşiği olan bedenimiz –kendimiz– ile yüzleşmeye davet etmektedir bizleri.
Fotoğraf ve Film Sanatları : 20. yüzyılın ilk çeyreğinde resim kendini keşfetmekle meşgulken, bu sırada fotoğraf, film ve baskı teknolojisi de hızla gelişmekteydi. Ve, modern teknolojiyle üretilen görüntünün doğası, gariptir, modernist sanatın doğasına aykırıydı; daha doğrusu öyle değerlendiriliyordu. Çünkü bu görüntü, doğanın hem mekanik bir kopyasıydı hem de sonsuz sayıda çoğaltılabiliyordu. Varlığın özü ya da anlamına ulaşmak için, nesne görüntüsünün aradan çekilmesi gerektiğine inanan modern sanatçı açısından, kabul edilebilir bir şey değildi bu. Sanatsal modernizmin genel hatlarının iyice belirginleştiği 1930’lara kadar geçen sürede, neredeyse bütün tartışmaların resim ve heykel üzerinden yapılması bu yüzdendir. Gerçi, kamera görüntüleriyle yaratılan ürünleri bazı gelecekçi ve inşacı sanatçılar önemsemişti ama yine de, bu ürünlerin sanat alanına rahatça girebilmeleri için 1960’ları beklemek gerekmiştir. Pop sanat tamamen bu ürünlere bağlı gelişmiştir. Yine, Gilbert/George ikilisi, Sherman ve Kruger gibi günümüz sanatçıları araç olarak fotoğrafı; Paik, Oursler ve Viola gibi sanatçılar da videoyu tercih etmektedirler. Özetle, bugün çağdaş (postmodern) sanatın nabzının attığı bienal ve benzeri organizasyonlarda yer alan işlerin ezici kısmı (durağan ya da hareketli) kamera görüntülerinden, dijital kurgulardan oluşmaktadır.
Yeni Dışavurumculuk: Amerikan kaynaklı azcı ve kavramsalcı yaklaşımlara inat, 1970’lerin ortalarında resim sanatını yeniden başköşeye oturtma gayesiyle ortaya çıkarılmıştır. Baselitz, Polke, Kiefer, Chia, Clemente, Cucchi, Fischl, Salle, Schnabel ve Baykam öne çıkan sanatçılardır.
Reklam Sanatı: Reklamcılığın asıl amacı sanat değil, piyasaya sürülen malları tanıtmak ve müşteriyi ikna etmektir. Ancak, amacına ulaşmak için sanata başvurmuş, giderek sanatlaşmıştır. Öyle ki, tanıttığı üründen ziyade bazı reklamların kendileri öne çıkmaktadır. Reklamların hemen hepsi, her şeyden ve her yerden alır; değerli ve değersiz arasındaki sınırı rahatça ihlal eder; gülünç taklitleri ve karşıtlıkları bol bol kullanır; mecazlarla oynar ve nihayet ikna edici imgeler yaratır. Özetle, reklamcılık, tek tek yapıtlar bağlamında en ‘geçici’ (ama toplamda en ‘kalıcı’), her zaman en ‘güncel’ ve en ‘yaygın’ sanat türüdür. Geç kapitalizmin ruhunu en iyi yansıtan sanat türüdür reklamcılık.
Yukarıda saydığımız sanat türlerine, ‘internet’, ‘dijital’, ‘yeme/içme’, ‘sevişme’, ‘postalama’, ‘dövüşme/öldürme’ ve daha başkalarını da ilave edebilirsiniz elbet. Ne demişti Duchamp: “İnsan hiç de ‘sanat’ yapıtı olmayan yapıtlar yaratabilir mi?” Bugün her şey sanatın kapsamına girebiliyor artık. Manzoni’nin boku bunun en güzel kanıtlarından biri olsa gerek. İtalyan sanatçı bokunu konserve kutusuna hangi niyetle koyarsa koysun; önemli olan birilerinin onu sanat niyetiyle müzeye dahil etmesidir.
Ne geniş mezhebi, ne rahat midesi varmış burjuvazinin!
Tuesday, 28. August 2007, 09:09:48
Mehmet Yılmaz
Türkiye’de Güncel sanat ‘kavram’ı 1990’ların ortalarından bu yana gündemde. Bir sanat türüne mi, yoksa bir sanat eğilimine mi işaret ediyor bu kavram? Yoksa, dönemsel bir anlamı mı var? Bu konuda farklı görüşler var. Tartışmalar genellikle bir kavram karmaşası içinde kalıyor. Daha doğrusu, tartışmaların kaynağı bu karmaşa. Hatta öyle ki, bazılarının neye niçin arka çıktıklarının ya da saldırdıklarının farkında bile olmadıkları anlaşılıyor.
Bu kavram karmaşasının öncelikle çeviriden kaynaklandığını belirtelim. Malum, yönümüzü Batı’ya çevirdiğimizden beri, sanata ilişkin çoğu kavramı Batı’dan almış, ya okundukları haliyle kabul etmiş ya da dilimize çevirmişiz. Güncel sanat denen kavram da öyle. Tabii, bu da kendisinden önce dilimize yerleşen ‘modern sanat’ ve ‘çağdaş sanat’ kavramlarıyla doğrudan bağlantılı. O halde, ilerleyebilmek için önce bu kavramlar arasındaki ilişkiyi kısaca gözden geçirmekte yarar var.
1980’lere kadar, ‘modern sanat’ ve ‘çağdaş sanat’ kavramları arasında bir anlam farkı yoktu; varsa bile görmezden geliniyordu. Çağdaş sanat, Fransızca l’art moderne (İngilizce modern art) kavramının Türkçe karşılığı olarak kullanılıyordu. Türkçeleştirme yanlıları ‘çağdaş sanat’ derken, dil konusunda daha esnek davrananlar ‘modern sanat’ demeyi tercih ediyorlardı.
1980’lerde bizim kuşak öğrenciydi. O yıllarda, gerek derslerde gerek kitaplarda, izlenimcilikten önceki bütün sanat anlayışlarına geleneksel deniyor; izlenimcilik ve daha sonra ortaya çıkanlar da Modern (ya da o tarihlerdeki eşanlamlısı Çağdaş) başlığı altında inceleniyordu. Ancak devran döndükçe, modern denen bazı akım ya da eğilimlerin aslında modernist teorileri zorladıklarının, hatta dışına düştüklerinin farkına varılmış, dolayısıyla da olgu ve kavramlara yeni baştan bakma ihtiyacı doğmuştur.
Çağdaş olanı, bugüne ait olanı belirtmek üzere, ‘modern’ sözcüğünün yanı sıra, İngilizce’de contemporary (Fr. contemporain) diye ayrı bir sözcük daha var. Yukarıda belirttiğimiz gibi, geçen yüzyılın son çeyreğine kadar modern art kavramı Türkçe’ye çağdaş sanat diye çevriliyordu. Şimdilerde contemporary art’ı da çağdaş sanat diye çeviriyoruz. Haliyle, bu da bir karışıklığa yol açıyor.
Sözlüklerde ‘contemporary’ kavramının anlamı ‘çağdaş’, ‘aynı zaman diliminden olan’, ‘yaşıt’ şeklinde veriliyor. ‘Modern’ sözcüğüne verilen anlamlar ise şöyle: ‘yeni’, ‘çağcıl’, ‘çağdaş’, ‘ilerlemeden yana olan’. Aralarındaki temel fark, ‘modern’e yüklenen ‘yeni’ ve ‘ilerleme’ vurgusu.
Gördüğünüz gibi, bizdeki modern sanat ve çağdaş sanat ayrımının ortaya çıkışı, Batı’daki, daha doğrusu İngilizce’deki (çünkü Batı’yı –hatta dünyayı– artık İngilizce’den takip ediyoruz!) modern art ve contemporary art ifadeleri arasındaki ayrımın yansımasından başka bir şey değil. 1980’lerdeki yaklaşımın tersine, modern sanat ve çağdaş sanat kavramlarını eş anlamlı kullanmaktan vazgeçmiş durumdayız artık (istisnalar yok değil tabii). O zamandan beri (modern’i çevirmeden öylece bırakarak) modern art’ı modern sanat; contemporary art’ı da çağdaş sanat olarak çevirme eğilimi içindeyiz.
Ya ‘güncel sanat’ neyin çevirisi? Sıkı durun: Türkiye’de güncel sanat kavramı da contemporary art’ın karşılığı olarak önerilmiştir. Yani anlayacağınız, contemporary art’ın Türkçe karşılığı olarak önerilmiş ve tutmuş iki kavram var karşınızda: Çağdaş sanat ve güncel sanat. Her ikisinin de taraftarları var. Örneğin, Vasıf Kortun ‘çağdaş’ kavramının devletçilik, elitizm ve zoraki bir laiklik koktuğunu, ayrıca, İngilizce’deki contemporary kavramını karşılamadığını ve bu yüzden de ‘güncel’i tercih ettiğini belirtiyor.
Güncel sanat/çağdaş sanat ikilemini aşmak için kavramın İngilizce’deki içeriğine bakmak işe yarayabilir. Bir kere, contemporary art ifadesi, bir sanat eğilimi, anlayışı ya da türünden ziyade, zamansal bir anlama sahiptir. Ve bu zaman, gün ya da aylarla değil, on yıllarla ifade edilen bir zamandır. Elinize Contemporary Art adında bir kitap alırsanız, Marcel Duchamp’ın mutlaka adının geçtiği bir Giriş’in ardından, üç aşağı beş yukarı 1960’lardan bu yana ortaya çıkan akım ve eğilimleri kapsadığını görürsünüz. Örneğin Andy Warhol’ün popüler imgeleri basarak oluşturduğu tuvallerinden John de Andrea’nın aşırı gerçekçi heykellerine; Joseph Beuys’un eylemlerinden Anselm Kiefer’in farklı malzemelerle gerçekleştirdiği tuval ve yerleştirmelerine; Marina Abramoviç’in gösterilerinden Manzoni’nin konserve kutusuna koyduğu bokuna; Robert Smithson’un göle yığdığı kayalardan Cindy Sherman’ın fotoğraflarına; Name June Paik’in video yerleştirmelerinden Ron Mueck’in anormal büyüklükteki heykellerine ve ayrıca Batı dışı kültürlere ait yapıtlara kadar, oldukça geniş bir yelpazedir bu. Böyle bir kitabı Türkçe’ye çevirecek olsam, adına Çağdaş Sanat demeyi tercih ederim, Güncel Sanat değil. Ancak itiraf etmek zorundayım, bu yaklaşım da ortadaki sorunu çözmüyor. Çünkü artık, güncel sanat terimi, başlangıçta bir çeviri tercihinden doğmuş bile olsa, sonradan anlam kaymasına uğramıştır. Bir başka ifadeyle, contemporary’nin karşılığı olarak önerilen güncel sözcüğü, zamansal anlamından ziyade, Türkiye’de artık bir sanat anlayışının (ya da eğilimi mi desek?) genel adı haline gelmiş gibi duruyor. Bunu nereden çıkarıyorum? Nereden olacak, yazılıp çizilenlerden, tanık olduğum tartışmalardan.
Bilindiği üzere, yaklaşık on beş yıldır kendine ‘güncel sanatçı’ diyen bir grup insan var Türkiye’de. Hatta öyle ki, bazılarının isimlerinin önüne ‘güncel sanatçı’ diye bir sıfat –etiket– koyduklarına bile tanık olduk, olmaktayız (demek, tek başına ‘sanatçı’ kavramı onları tatmin etmiyor!). Başlangıçta kendilerini yeni bir seçenek olarak ortaya süren bu sanatçılar; sanatsever (!) holding, banka ya da diğer şirketlerden destek sağlayarak dergi ve sergiler aracılığıyla tanındılar. Önceleri, ‘öteki’ ve ‘dışlanmış’ konumundayken, giderek ‘beriki’leştiler, ‘içeri’ girdiler; derken, bu berikileşmiş ötekiler, ötekileşmiş berikileri yermeye, dışlamaya başladılar, belli cephelerde başarılı oldular. Bu süreçte, yeni ötekiler (yani, ötekileşmiş berikiler) de onları gerçekten yeni bir eğilimin temsilcileriymiş gibi algıladılar, ciddiye aldılar, tepki verdiler. İsmin cisimleşmesi (yokluğun varlık haline gelmesi) işte böylece gerçekleşmiş oldu.
Gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de güncel sanat diye gösterilen işlerin büyük bir kısmı video, fotoğraf ya da bunların bilgisayar ortamında yeniden üretilmiş çeşitlemelerinden oluşuyor. Bunlarda, resim ve heykel geleneğinde görmeye alıştığımız plastik değerlerden ziyade espri, ilginçlik ve mizah ön planda. Teknolojik araçlarla yaratılmış karikatürler gibi duruyorlar. Bu tip işlerde ileti genellikle mizah yoluyla veriliyor; anlam, ilginç buluşlarla güçlendirilmeye çalışılıyor. Sanatçılar bazen yergi ve eleştiri yapıyorlar, bazen de sadece ‘vay be, ilginç!’ dedirtecek, buluşlar sergiliyorlar. Bienaller ya da onların yansımaları olan küratörlü ve kavramlı sergiler öncelikle bu tip işlere ev sahipliği yapıyor bugün. Heykel ve tuval resmine yok denecek kadar az yer verildiği için de bazı çevrelerden tepkiler yükseliyor doğal olarak.
Güncel sanata karşı çıkanların çoğunun, savlarını Türkiye’deki örneklerine bakarak oluşturdukları görülüyor. Oysa çoğu farkında olmasa da, dünya ölçeğinde düşünüldüğünde saldırdıkları şey, çağdaş sanatın ta kendisidir. Tabii, bu eleştirilerin Türkiye’deki gösterilere takılıp kalmasında, Vasıf Kortun ve takipçilerinin önemli bir rolü var. Yanlış anlaşılmasın, ülkemizdeki çağdaş sanat hareketleri elbette Kortun’dan çok önce yeşermiştir. Öncüler de bu ülkenin sanatçılarıdır. Ancak ne olursa olsun, zamanın nabzını tutma, resim ticareti üzerine kurulu galericilik sisteminde kendine yer bulamayan gençleri etrafında toplama, belli çevreleri sponsor olmaya ikna etme ve ‘oluşumun adını koyma’ konusunda Kortun’un başarılı olduğunu, ülkemiz sanatının renklenmesine katkıda bulunduğunu kabul etmek zorundayız.
Güncel sanata yöneltilen eleştirilere değinmeden önce, Kortun’la yapılan bir söyleşiye ana hatlarıyla bakmayı öneriyorum. Anladığım kadarıyla, ‘güncel sanat projesi’ 1990’ların ortalarında, New York’taki bir okul müzesindeki küratörlük ve yöneticilik yaptığı yıllarda düşmüş aklına. Türkiye’ye döndükten sonra, “İstanbul’da böyle bir şey kurmak istiyorum, bana kitap, dergi yollar mısınız?” diye ABD’deki belli kurum ve kişilerle yazışmış; karşılığında da koli koli kitap gelmiş; kütüphanesi, arşivi ve konuşma alanıyla İstanbul Güncel Sanat Projesi oluşmuş. Derken, “genç kuşaktan, kimyası çok doğru olan, daha önce olmadığı şekilde projeler yapan, farklılık getiren insanlar” bu oluşuma yönelmeye başlamış.
Kortun, bütün bunlar için gerekli ortamın Özal’ın sağlıklı sonuçlar veren ekonomi politikası sayesinde gerçekleştiğini belirtiyor. Ona göre, 12 Eylül 1980’deki askerî darbeden sonraki sivilleşme tarzının, demokratikleşme ve bireyselleşmenin oturmasında; hem ulusalcı hem de toplumcu gerçekçi anlayışın, yani kısaca, taşra zihniyetinin kırılmasında Özal ekonomi-politikası etkili olmuştur. Sanatçılar, sermayenin belli ellerde toplanmasına karşı olabilirler ama varoluşları için bu gereklidir. Örneğin İstanbul bienalleri belli iş adamlarının destekleri sayesinde yapılabilmiştir. Bu, ortadaki hadiseyi açıklamaktadır.
İster üzülün ister sevinin, Kortun’un sermaye ve ortam konusundaki görüşleri gerçekleri yansıtıyor. Sanata kol kanat gerenlerin adı eskiden Kilise’ydi, Mediciler’di, saraylılardı; iki yüzyıldır da burjuva kültürüyle yoğrulmuş resmî ya da özel kurumlardır, iş adamlarıdır. Kortun’un söylediklerinden, ‘onlar sponsor olsunlar da, ne olursa olsun. Para yoksa, sanat da yok. Olsa bile dolaşıma giremez, yok olur gider. Para dolaştıkça, arkasından sanatçı da dolaşır, küratör de. Sanatın küreselleşmesi işte budur’ gibi bir anlam çıkarıyorum ben.
Türkiye’de güncel sanata karşı çıkanların bir kısmı, savlarını işte bu küresellik bağlamında inşa ediyorlar. Bir açıdan, duydukları rahatsızlığı anlamak mümkün. Nedir küresellik? Çokuluslu burjuva (özellikle Batı) sermayesinin ulusal sınırları aşarak yerkürenin her tarafına yayılması ve yerkürenin tamamının büyük bir mağazaya dönüştürülmesi manevrasının ideolojik adıdır küresellik. Yani, bir başka bahara ertelenen enternasyonalizm (uluslararası işçi dayanışması) düşüne, ulusaşırı burjuvazinin başlattığı karşı atak. Dünyanın bütün proleterleri birleşememiştir ama dünyanın bütün paraları hızla birleşmektedir. Geç kapitalizm, her türlü iletişim kanalı aracılığıyla pompalamaktadır bu ideolojiyi. Sermaye çevreleri ve onlardan destek alanlar açısından yararlı, ancak geniş halk yığınları ve sosyalistler açısından zararlı bir düzen.
Bu yeni düzen, M. Hardt ve A. Negri’nin İmparatorluk adlı ortak kitaplarında ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Bu imparatorluğun prenslerinin, yani özel sektör sahip ve yöneticilerinin 1980 sonrasında nasıl ve niçin birer sanatsever kesildiklerini ise Chin-tao Wu’nun Kültürün Özelleştirilmesi adlı titiz çalışmasında, belgeleriyle görebilirsiniz. Bu arada, Wu’dan çok önce, sosyalizme yakınlığıyla bilinen Alman sanatçı Hans Haacke’nin, örneğin, ırkçı hükümetlere para aktaran Mobil gibi özel şirketlerin ve adı basına pek yansımayan para babalarının sponsorluk faaliyetleriyle sanata nasıl el attıklarını, sanatı bir maske gibi nasıl kullandıklarını ortaya döken işler, yerleştirmeler gerçekleştirdiğini hatırlatalım. Yaptığı, bir çeşit araştırmacı gazetecilik ve bulduğu belgeleri sanat adı altında sunmaktan ibaret. Güncel (contemporary/çağdaş) sanatın dünyadaki önemli temsilcilerinden olan sanatçı halen çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir. Türkiye’deki güncel (çağdaş) sanat karşıtları ne der bilmem ama, ipliği pazara çıkarılan küresel güç odakları tarafından pek sevilmemektedir Haacke. Tabii, dünyada Haacke gibi sanatçılar öyle çok değil. Neden?
Burjuvaziye cepheden saldıran sanatçı sayısının çok sınırlı olması gayet anlaşılır bir durumdur. Çünkü, burjuvazi tarafından yaratılan ortama göbeklerinden bağlıdır sanatçılar. Bu ortam, kent ortamıdır. Şu anki sanatı, burjuvazinin egemen olduğu çağdaş kent kültürü üretmiştir. Galerilerin, kültür ve sanat mekânlarının hangi kentlerde, kentlerin hangi semtlerinde yoğunlaştığına; sanat eserlerine kimlerin para yatırdığına şöyle bir bakmak yeter.
Katalogların sponsor sayfaları, sanatı kimlerin sevdiğini ve desteklediğini göstermektedir. İlk kez Rönesans döneminde su yüzüne çıkan ve 18. yüzyıl sonlarında da siyasal ve ekonomik (dolayısıyla da kültürel) egemenliği devralan, varolabilmek için “üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim” yapmak zorunda olan sınıfın, yani, burjuvazinin üyeleridir bu sanatseverler. Burjuvazi, özellikle de ulusaşırı burjuvazi hâlâ başat belirleyici olduğuna göre, bu, kendini yenileme becerisini yitirmediği anlamına gelmektedir.
Dünden bugüne, ‘modern’, ‘postmodern’, ‘çağdaş’ ya da ‘güncel’ denen sanat, yani hepimizin bulaştığı, çekip çekiştirdiği SANAT burjuva toplum biçiminde inşa edilmiştir. Bugün en muhalif sanatçılar bile, burjuva üretim-tüketim ilişkilerinin egemen olduğu bir ortamda yaşamakta; tuvalinden yağlıboyasına, kamerasından bilgisayarına, burjuvazinin ürettiği malzeme ve araçlarla çalışmakta, işlerini onun finanse ettiği mekânlarda sergilemekte ve nihayet yine ona satmaktadır. Ortamın nasıl kurulduğu, çarkın nasıl döndüğü apaçık ortada. Ama büyük ama küçük, hepimiz bu çarkın dişlileriyiz.
O halde, güncel sanatı, küresel sermayeye bağlı olduğu gerekçesiyle eleştirmek de ne oluyor? Örneğin, ‘güncel sanat küreselleşmecidir, hafiftir, insanlık dışıdır’ diyor Ekrem Kahraman (tabii bu arada, ‘güncel sanat’ derken, onu, ‘çağdaş sanat’tan ziyade, yeni bir eğilim ya da tür olarak düşündüğü anlaşılıyor). Küresel sermayenin sızmadığı yer mi kaldı? Cebimizdeki para, dünyayı dolaşmakta olan sermayenin (küçük de olsa) bir parçası değil mi? Kahraman gibi, ‘şeylerin diyalektik ilişkisi’nden haberdar olan biri, yoksa bunu görmezden mi geliyor? Korkarım, öyle. Kahraman ve onun gibi tuval resmi yapan birçok sanatçı, resimlerini, emek üzerinden para kazanan bir sanat tüccarının mekânında sergileyip, ihtiyaç fazlası tonla parası olan (‘artık değer’ biriktiren) birine satmıyor mu yoksa?! Belki de, dış odaklı ulusaşırı sermayeye ‘hayır’ derken, ulusal ama helal(!) yollarla biriktirilmiş sermayeye ‘evet’ diyor Kahraman.
Kim ne derse desin, burjuvazi ulus, inanç, beceri, yönelim ve beğenileriyle yekpare bir sınıf olmayıp, kendi içinde bir takım çıkar çatışmaları içindedir. Ancak, kurduğu piyasa dinamizmi ve özeleştiri mantığıyla sürekli uyanık kalmayı ve kendini yenilemeyi başarabilen; zararı dokunmadığı sürece, dışardan gelen en sert eleştirilere bile katlanabilen yine bu sınıftır. Gerçek şu ki, ister faşizme, ister sosyalizme, isterse orta yola eğilimli olsun, bugün hayranlıkla izlediğimiz birçok sanatçı bu sınıfın kurduğu düzenin ürünüdür. Amacım, kapitalizme methiye düzmek değil elbet. Ben yalnızca, küresel kapitalizmi bahane ederek güncel sanata karşı çıkmanın anlamsızlığına dikkat çekiyorum, o kadar. Küresel sermayenin desteğini sağlayan ya da onlara yapıt satmayı başaran sanatçıları suçlamak, küresel sermayenin hizmetinde çalışan işçileri suçlamaktan farksızdır.
Gelelim, güncel sanatın ‘hafif’liği konusuna. Gerçekten de klasikleşmiş eserler ile zamanımızın eserlerini karşılaştırdığımızda, bu hafiflik/ağırlık duygusuna kapılmamak elde değildir. Müzeleri gezen herkesin aşina olduğu, doğal bir duygudur bu. Eserler, bugünden tarihin karanlıklarına doğru yaklaştıkça, bizden uzaklaşmış olurlar. Bana göre, en büyüleyici, en çarpıcı sanat eserleri tarihöncesinde yapılanlardır. Çünkü, gizemlerini hala koruyorlar. Elde edilmesi, yapılması ve anlaşılması en kolay olanlar (yani ‘bir numarası’ olmayanlar) da büyüsü en az olanlardır. Kahraman, ‘hafif’ derken bu tip işleri kastediyor sanırım. Ancak tarih bize, genelleme ve indirgeme yaparken dikkatli olmamız gerektiğini öğretmiştir.
Tarihin her döneminde, ‘hafif’ yapıtlar da üretilmiştir, ‘ağır’ da. Dahası, bu hafiflik/ağırlık meselesi görelidir. Bilen bilir, dün ‘hafif’, ‘önemsiz’, ‘yüzeysel’ diye yerilirken sonradan ‘ağırlaşan’, ‘önemli hale gelen’ yapıtlarla doludur sanat tarihi. Örneğin, Picasso’nun Avignonlu Kızlar’ı, Duchamp’ın Çeşme’si, Beuys’un eylemleri ilk önerildiklerinde, çığır açıcı önemleri fark edilmemişti. Şimdiyse çağımız sanatının ikonaları durumundalar. Yine, güncel (çağdaş) sanat içinde ağırlığını hissettiren, daha şimdiden kalıcı olacağı anlaşılan çok sayıda sanatçı var. Aralarında tuval resmi yapan da var, farklı malzeme ve yöntemlerle yerleştirme yapan da. Örneğin, Joseph Kosuth, Robert Smithson, Marina Abramoviç, Georg Baselitz, Gerhard Richter, Anselm Kiefer, David Salle, Daniel Buren, Henri Cartier-Bresson, Ron Mueck, Name June Paik ve Hans Haacke bunlardan sadece bazıları. Günümüz sanatının bu ağır toplarını ve onların hem tene hem düşünceye dokunan işlerini görmezden gelerek, güncel sanatı ‘insanlık dışıdır’ diye topluca karalamak ne doğrudur ne de mümkün. Güncel sanat (contemporary art/çağdaş sanat), eğrisiyle doğrusuyla, farklı disiplinleriyle, hepimizin birlikte yarattığı sanattır.
Tuesday, 28. August 2007, 09:05:57
Mehmet Yılmaz
Son zamanlarda sanatçı arkadaşlarla yaptığımız tartışmalarda konu dönüp dolaşıp sanatın piyasa ve küreselleşmeyle olan ilişkisine gelip dayanıyor. Konuyla ilgili olarak, ‘sanata iman etmiş’ arkadaşların genellikle dile getirdikleri iddialar şunlar: “Sanatçı, piyasa için yaratmaz. Piyasaya iş üreten sanatçı, ‘gerçek sanatçı’ değildir. Sanat, sanat içindir. Kendini bilen sanatçı kimseden emir almaz. Hakiki yapıt, sipariş verenin değil, sanatçının iç sesini yansıtır. Sanat, bir teslimiyet değil, karşı duruştur, eleştiridir. Özgünlük esastır vs...” İyi, güzel; ama zaten bunun tersini savunan mı var bu devirde?! Sanatçılardan değil, alıcılardan söz ediyorum. Ev ve iş yerlerine ‘kopya’, ‘çağdışı’, ‘kötü’, ‘sanatçının iç sesini yansıtmayan’ ya da ‘bir duruşu olmayan’ yapıt almak isteyen kaç koleksiyoncu var acaba?
Kabul, amatör bir ruhla resim heykel satın almak için yola koyulanların hemen hepsi, öncelikle kendi zevklerine yanıt veren, ev ve işyerlerine yakışan, yer aldıkları mekânları güzelleştiren yapıtlara yönelirler. Bunlar ilk başlarda “müşteri daima haklıdır” diyenlerdir. Ancak, amatörlükten profesyonel yapıt toplayıcılığına doğru evrildikçe işin rengi değişmeye başlar. Sanat ticarethanesini (sanat galerisi ya da sanatçı işliğini) ziyarete gittiklerinde, artık onlar da ‘seçkin, ciddi, modern, özgün’ bir yapıt satın almak istiyordur. Müşterinin zihninin değişmesine yol açan, hem sanatçının inatçı ve inançlı duruşudur, hem de ‘ortam’ın, (yani ‘piyasa’nın) daha en baştan ‘yenilik, ciddilik, seçkinlik’, ‘özgünlük’ gibi inanç ve kavramlar üzerine kurulmuş olmasıdır. Bu, burjuvazinin yarattığı kapitalist piyasanın özüdür.
Piyasa sanatçının dölyatağıdır
Kapitalist piyasa, modern sanatçının dölyatağıdır. Bir sürü riski, tehlikesi vardır bu ortamın. Sartre’dan ödünç alırsak, bu ortama ‘fırlatılmıştır’ sanatçı; büyüyüp kendi varoluşunu gerçekleştirebildiği gibi, orada kaybolup gidebilir de. Sistem içinde kaldığı müddetçe (eğer geçimini sanatından sağlıyorsa) başka bir seçeneği de yoktur zaten. Yok, geçim kaynağı sanat dışı bir alan ise, bu, sanat ortamında görünememesi, dolayısıyla fark edilmemesi, dolayısıyla da sanatçı olarak varolamaması demektir. Sanat dünyasında varolmanın yolu ‘görülmek’ten ve ‘söz edilmek’ten geçer çünkü.
Diyelim ki, ölünceye kadar sisteme teslim olmamış ya da çok istemesine karşın sistemin gözünden kaçmış, ancak yaşadığı müddetçe özgün ve yeni işler yaratmış biri var. Emin olun, bu gibilerin varoluşu, sanatçı olarak sivrilişi kendine rağmen gerçekleşir. Nasıl? Nasıl olacak, yapıtlarının sisteme dâhil edilmesiyle tabii. Örneğin, burjuva düzenine bayrak açmış, komünist ve anarşistlerin önayak olduğu işçi eylemlerine karışmış ve bu yüzden sürgünde ölmüş bir sanatçının, Courbet’nin başına gelen budur.
Özgün ve enerji yayan bir yapıt, er ya da geç, ‘özgün’, ‘yeni’ ve ‘enerjik’ işler arayan zeki gözleri etkiler. Bu gözlerin sahibi, piyasaya ‘yeni bir ürün (marka)’ sürmek için can atan bir sanat taciri (galerici) olabileceği gibi, bir resmî kurumun ya da holdingin yetkilisi (sanat koruyucusu!), bir sanat danışmanı, sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi ya da bir başka sanatçı olabilir. Her biri, kendini özel bir biçimde sunar. Topluca, ‘sanat piyasası’ denilen sistemin edimcileridir bunlar. Ve bu piyasanın dün olduğu gibi bugün de en güçlü edimcileri burjuva sınıfından çıkmaktadır.
Burjuvazinin Portresi
Ortaokul yıllarımızda tanışmıştık ‘burjuvazi’ sözcüğüyle. Halkı, en başta da proletaryayı (modern çağın ücretli işçilerini) sömüren sınıftı burjuvazi. Devrilmesinde fayda vardı. Daha doğrusu, kendi yarattığı proletarya tarafından devrilmesi, tarihsel bir zorunluluktu. O yıllarda Komünist Manifesto’yu hemen yarın devrim olacak diye, bir çırpıda heyecanla okumuştuk. Bu yüzden, ‘manifesto’ deyince, 1900’lerin ilk çeyreğinde birbiri ardına yayımlanan ‘gelecekçi’, ‘dadacı’ ya da ‘gerçeküstücü’ gibi sanat manifestolarından çok önce, 1848’de kaleme alınan o ilk gözağrısı gelir aklıma.
Köprünün altından çok sular aktı. Daha sakin kafayla yeniden baktım, bakıyorum Manifesto’ya. Marx ve Engels o kısacık kitapçığa, gayet sade ama şiirsel bir dille neler sığdırmışlar; ve ben neler kaçırmışım! Şu uzunca alıntıya izin verin lütfen:
“Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır. İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. (…) Bugüne dek, üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa, burjuvazi bunların üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir. (…) Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi varolamaz.”
Feodaliteden ulus-devlete, Tanrı iradesinden insan iradesine, dinsellikten bilimselliğe, öte dünyadan bu dünyaya, doğuştan gelen soyluluktan satın alınan soyluluğa, himayeden piyasa ekonomisine geçişin (kısaca, ‘Modernist Devrim’in) dâhiyane bir özetidir bu satırlar. Alıntıdaki son tümceyi tekrar okuyunuz ve şimdiki ortama şöyle bir bakınız lütfen. Gördüğümüz kadarıyla burjuvazi varoluşunu hâlâ sürdürüyor. “Üretim araçlarında, dolaysıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde sürekli devrim” yaparak sürdürmektedir varoluşunu, egemenliğini (Bu aynı zamanda, emekçi sınıfın kendisinden beklenen tarihsel görevi henüz yerine getiremediğini göstermektedir).
Gelelim “Doktoru da, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir” tümcesine. Mecazi bir saptama bu. Somut durumun soyut olarak ifade edilmesiyle karşı karşıyayız burada. Adı geçen meslek erbaplarının burjuvaziyle olan ilişkisi, işçilerin burjuvaziyle olan ilişkisinden görece farklıdır elbet. Bu, 1840’larda öyleydi, şimdi de öyle. O yıllar imparatorlukların parçalandığı, iktidarın el değiştirdiği ve sanatçıların ortada kaldığı yıllardı. Ulusal devletlerin öncüsü, bilimin savunucusu, müze ve galerilerin kurucusu burjuva sınıfıydı. Ve bu sınıf kendi devrimini kırı kente, Asya’yı Avrupa’ya, Tanrı’yı insana mahkûm ederek gerçekleştirmişti. İlişkiler, yeni kurulan ortama göre biçimleniyordu. Ve bu yeni ortamda sanatçılara sipariş verenler din adamları ya da soylulardan ziyade burjuvalardı.
İlk egemenlik yıllarında burjuvalar bir yandan yeni bir toplumun öncülüğünü yaparken, bir yandan da eski kültürel değerlerin ruhlarına sızmış uzantılarıyla baş etmeye çalışıyorlardı. Kültürel olarak, iki arada bir deredeydiler anlayacağınız. Özel yaşamlarında Tanrı’ya inansalar bile, toplumsal ilişkilerde (son kertede) dünyevî devlet yasalarına uyuyorlardı. Toplumsal ilişkilerde dinsel kurumları destekleseler bile, bunu kendi iktidarlarına yarar sağlayacaksa yapıyorlardı. ‘Burada’ ve ‘şimdi’de olmak daha önemliydi. Bu yüzden, sanatta dinsel konuların tarih sahnesinden hızlı bir şekilde silinmeye başlamasında burjuvazinin son derece önemli bir rolü olmuştur. Gözlerini bu dünyaya, ‘şimdi’ ve ‘bura’ya çeviren bu sınıfın beklentileri, öteden beri özgürce yaratmak için fırsat kollayan sanatçıların beklentileriyle çakışmıştı. Tarihin garip bir cilvesiydi bu. Burjuvazi, madem ‘özgürlük’, ‘kardeşlik’ ve ‘eşitlik’ sloganlarıyla özetlenen modern devrimin öncüsüydü, o halde bu hakları sanatçılara da tanımalı, hattâ desteklemeliydi.
Peki, başkalaşım sürecinde bu sınıf üyelerinin ruh durumları nasıldı? Elbette bunu tam olarak kimse bilemez. Ancak, her birinin ‘eski’ ile ‘yeni’ arasında bocaladığını, iktidarlarının sürekliliği için yeni ilkeler peşinde koştuklarını tahmin edebiliriz. Konuyla ilgili olarak, John Fowles’ın ‘Fransız Teğmenin Kadını’ adlı romanındaki bir kahraman tiplemesi belki bize ışık tutabilir:
“Onun gibi orta sınıfın üst basamaklarına henüz tırmanmış olanlar (…) Kendilerini sosyal açıdan acemi hissetseler de, kendi ticaret gemilerinin güçlü kaptanları olduklarını biliyorlardı. (…) Zaten Kâr ve Dürüstlük (bu sırayla) onun düsturuydu. 1850 ve 1870 arasında meydana gelen büyük sosyo-ekonomik değişiklik sırasında yükünü tutmuştu (…) Tıpkı zamanımızın sanat eserleri toplayarak, harika bir yatırımı hoş bir insanseverlik cilasıyla kaplayan kodamanları [altını ben çizdim, M.Y.] gibi Bay Freeman da Hıristiyanlığı Yayma Topluluğu’na ve benzer militan hayır derneklerine hatırı sayılır bir yardım yapıyordu. Yanında çalışan işçiler, çıraklar ve diğerleri bizim ölçülerimize göre fazlasıyla sömürülüyor ve berbat yerlerde oturuyorlardı; 1867 yılının ölçütleri dikkate alındığında Freeman’ın ticarethanesi çok gelişmiş bir kuruluştu, türünün en iyi örneği. Cennete gittiğinde arkasında mutlu bir emekçi kesimi bırakacaktı; vârisleri de bunun keyfini sürecekti.”
Kâr ve Dürüstlük... Önce kâr, sonra dürüstlük. Kârın güvenceye alınması için gerekliydi dürüstlük –burjuva dürüstlüğü. Bosch’un sözleriyle, “müşteri kaybetmektense para kaybetmeyi tercih eden” bir dürüstlüktü bu. Müşteriyi kazıklayarak belki bir defada daha çok kâr elde edebilirdi; ancak o müşterinin tekrar gelmesi, satıcıya güvenmesi ve başkalarına da tavsiyelerde bulunması daha önemliydi. Güvence ve itimat, kârın sürekliliğinin garantisiydi. Gerek müşteri/tüccar gerekse işçi/tüccar arasındaki ilişki (sömürünün ilkeleri) daha en baştan belliydi. Sistemin tıkır tıkır yürümesi için gerekliydi bu açıklık, akılcılık. Ve modern devlet, farklı kurum ve kuruluşlarıyla bu sistemin sağlıklı yürüyebilmesini kontrol eden hakemdi.
Louvre’dan Tate’e, Batı’daki sanat müzeleri burjuva devriminin ürünleridir. Ulusal kimlikler bu mekânlarda kurgulanmıştır. Sadece dünyanın farklı bölgelerinden çalınıp getirilen ‘kültürel ürünler’in değil, o ulusun sanatçıları tarafından yaratılan ‘sanat yapıtları’nın sergilendiği, ‘geleneksel’ ve ‘modern’ imgelerin karşılaştırıldığı yerler olmuştur bu resmî mekânlar.
Özel sanat galerilerine gelince: Öncelikle kâr amacına dönük açılmıştır bu kuruluşlar. Ancak, galeri patronları ceplerini şişirirken bir yandan sanatçıların yaşamalarını sağlamışlar, bir yandan da resmî ve özel mekânlara hizmet vermişler, dolayısıyla da ulusal kültürün oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Burada ‘müşteri/sanatçı/satıcı ilişkisi’ yeni (modern) ilkelere göre belirlenmiştir. ‘Geleneksel sipariş modeli’ gitmiş, ‘modern sipariş modeli’ gelmiştir artık. Peki ama, nedir bu ‘modern sipariş modeli’?
‘Himaye’den ‘Piyasa’ya
Eskiden, bir eser yaptırmak isteyen şahıs, sanatçıyı ya kendi himayesinde (sarayında, malikânesinde) beslerdi ya da istediği şeyi sanatçının özel işliğinden alırdı. Hami, sanatçının sağlığından da sorumluydu. Bu şahıs ilişkiyi kendince kontrol ederken, sanatçı da her şeye karşın bildiğini okumaya çalışırdı.
‘Klasik müzik’ adı altında dinlediğimiz bestelerin, müzelerde gördüğümüz yapıtların ezici çoğunluğu sipariştir. Örneğin, Kilise’nin Leonardo da Vinci’ye ısmarladığı ‘Kayalıkta Meryem’ için imzalanan sözleşmede, ürünün türü ve konusu, teslim tarihi ve hatta Meryem’in cübbesinin rengi bile belirtilmiş, ayrıca onarım güvencesi verilmişti. Yine, Goya sarayın, Rembrandt soylu ve tüccarların ressamıydı. Siparişi veren, yapıtı beğenmezse almayabilir ya da sanatçıdan yeniden yapmasını talep edebilirdi. ‘Satıcı’ ve ‘sanatçı’ aynı kişiydi o zamanlar. Elinde, ‘ihtiyaç fazlası ürün’ nadiren bulunurdu ‘sanatçı/satıcı’nın. Neredeyse her ürün belli bir yer ve kişi için yapılırdı. Önceden hazırlanmış yığınla çizim ve taslak yok değildi elbet; ancak onlar da muhtemel sipariş konuları gözetilerek oluşturulurdu.
Modern dönemdeyse, ürünler ‘piyasa’ya yapılır olmuştur. Nabzı büyük bir kentte atan bu piyasada, ne alıcı bellidir ne de yapıtın konulacağı mekân. Daha doğrusu tam belli değildir. Yoksa, ‘muhtemel’ alıcı ve mekan bellidir: Doğuştan burjuvalar, burjuvalaşmış soylular, soyluluğa özenmiş burjuvalar ya da orta sınıfın üst gelir dilimindeki ‘kültürlü kimseler’ ve onların evleri, işyerleri. Hâlâ geleneksel konuları arayanlar çoğunlukta olsa da, eğilim ‘yeni’den yana dönmüştür artık. Sanat yapıtları dâhil, bütün mallar yeni olmak zorundadır. Mademki iktidardaki sınıf yeni bir sınıftır, ona layık ürünler de yeni olmalıdır. Eskiler, ancak tarihî (yani, maddî ya da pratik bir değeri) varsa itibar görür bu piyasada.
Modern piyasada, satıcı ve sanatçı aynı kişi olmaktan çıkmış, ikiye ayrılmıştır. Satıcı, ‘galerici’ denen kurnaz tüccar; sanatçıysa onun ya da devletin tahsis ettiği mekânda sergi açan (ama gelecek garantisi olmayan), özgürce yaratan (ekonomistlerin deyimiyle ‘lüks mal’ üreten) özel yetenekle donatılmış, ‘deha’ diye sırtı sıvazlanan bir kültür emekçisidir artık.
Modern ürünler ‘galeri’ denen yalıtılmış mekânlarda pazarlanmaya başlamıştır. Galericiler, Fowles’ın sözleriyle, “sanat eseri toplayarak, harika bir yatırımı hoş bir insanseverlik cilasıyla kaplayan kodamanlar”a incelmiş zevk (kültür) hizmeti veren modern tüccarlardır. Modern burjuva piyasasında ‘tüccar’, ‘sanatçı’ ve müşteri arasındaki ilişki (çıkar ilişkisi) daha en başından belli ilkelere bağlanmıştır. Son derece akılcı, pratik ve karşılıklıdır bu ilişki. Bu sayede her üçü de birbirlerinin varoluşlarına katkıda bulunurlar.
Tüccar, hem sanatçıya hem müşteriye hizmet verir. Katalog ve sergi davetiyesi basarak, emrindeki eleştirmenlere yazı yazdırarak, ortalığı kızıştırarak sanatçının tanınmasına, kendi kozasını örmesine katkıda bulunur. Bu yardım(!) karşılıksız değildir elbet. Sanatçı önceden bilir bunun bir bedeli olduğunu. Sergiden önce imzalanan bir kâğıtta, eserler satıldığı takdirde, tüccarın kazancının yüzde kaç olacağı, sanatçının galeriye kaç tane yapıt hibe edeceği, başka galerilerle ya da müşteriyle hangi koşullarda ilişkiye gireceği gibi ayrıntılar açıkça (yani, dürüstçe!) belirlenmiştir.
Müşteri de bu alış verişte, tüccarın kâr payından önceden haberdardır. “Harika bir yatırımı hoş bir insanseverlik cilasıyla kaplayan” müşteri eğer ‘ilkeli’ ise, bir galeriden yapıt aldığında, hem sanatçının hem de galericinin varoluşuna katkıda bulunduğunun bilincindedir. İçinin rahat olduğundan hiçbir kuşkunuz olmasın. Aynı şekilde, sanatçı da farkındadır dönen dolabın.
İlkeleri çiğneyen sanatçı, tüccar ve müşteri yok mu? Olmaz olur mu?! Galerileri atlayarak doğrudan sanatçıdan yapıt alan ‘ucuzcu’ müşteriler her zaman olmuştur. Galeriyi devre dışı bırakan sanatçı ve müşteriden nefret eder galericiler. Ama karşı karşıya geldiklerinde herkes birbirinin yüzüne gülümser; ne olur ne olmaz diye, ilişkileri kestirip atmazlar (buna da ‘olgunluk' derler). Ancak, ister ilkeli ister ilkesiz olsun, bu ilişki tarafların pazarlık güçlerine bağlıdır; her halükarda gerilim üzerine kuruludur denge.
Tüccar, sanatçı ve müşteri arasında pazarlık konusu yapılan sanat yapıtlarına gelince: Diğer mallar hangi yasaya bağlıysa sanat yapıtları da aynı yasaya bağlıdır burjuva piyasasında. Ekonomik terimlerle söylersek, diğerleri ‘sıradan’ iken, ‘sanat yapıtı’ lüks bir maldır, o kadar. Kapitalist piyasada, lüks mallar, sıradan mallar kadar olmasa da, haddinden fazla olmak zorundadır. Haddinden fazla olmalıdır ki, rekabet ortamı gelişsin. Rekabet olmalıdır ki, nitelik artsın.
‘Yeni marka’ların ortaya çıkması için zorunludur rekabet ve belirsizlik. Sanatçılar özgürce, habire çalışırlar bu piyasada. Tıpkı, hangi beyefendi ya da hanımefendiye ayakkabı ürettiğini bilmeden seri üretim yapanlar gibi, sanatçılar da bilmez (daha doğrusu, bilmezden gelir) kime ve nereye yapıt ürettiklerini. Ancak, gerçek şudur: Müşteri ismen bilinmeyebilir ama cismen bal gibi bellidir. Büyük kentlerin zengin semtlerinde faaliyet gösteren galerilere gelip gidenlere, katalogların sponsor sayfalarına şöyle bir göz atın yeter. İşini bilen galerici, ‘normal izleyici’den önce bu ‘sanatsever’leri arar ve ağırlar.
Serbest Piyasada Sunum ve İstem Biçimleri
Serbest piyasa ekonomisinde ‘her sunum kendi istemini yaratır’ diye bir deyim vardır. Sistem genel olarak şöyle işler: Diyelim ki, kimsenin düşünde bile yer almayan, dolayısıyla kimsenin henüz istemediği bir ürün yaratılmış olsun. İşin sırrını bilen zeki bir pazarlamacı, yapıt çok itici bile olsa, “bu ürün yenidir, çok iyidir, değerlidir” diye, etkili bir reklâm kampanyasıyla, ürünle şu ya da bu şekilde ilgilenen bir kitlenin doğmasını mutlaka sağlar. Bu yöntem, piyasaya ilk kez sunulacak bir cihaz için de geçerlidir, bir sanat yapıtı için de.
Picasso’nun çığır açıcı resmi Avignonlu Kızlar, serbest piyasa için serbestçe yapılan bir resimdir mesela. Picasso’nun neredeyse bütün resimleri gibi, bu resmi de kimse sipariş etmemişti. Satın alındığı ana kadar alıcısı ve asılacağı mekan belli değildi. Ayrıca, hem yakın arkadaşları beğenmediği hem de kendisi yeterince emin olmadığı için, uzunca bir süre kimseye göstermemişti bu resmi. İnsan sarrafı André Breton, galerisinde resmi sergilemiş ve bir müşteriye satmayı başarmıştır. Peki, bu nasıl mümkün olmuştur? Sanatçının son derece ‘yaratıcı, yenilikçi’, ve yine resmin de son derece ‘yeni’, ‘çarpıcı’ ve ‘değerli’ olduğu konusunda (ki haklıydı) hem sanatçıyı, hem müşteriyi ikna ederek tabii. Müşteri nasıl biriydi acaba? Bir kere, bu ‘sanatsever’ şahsın Breton’un galerisinde ne tür resimlerin satıldığı konusunda bilgi sahibi olduğundan kuşkunuz olmasın. Zaten ‘ikna olmak için gelen’ müşterilerdendi o. Sıradan değil, ‘farklı’ ve ‘ilginç’ bir resim arıyordu. Özetle, sanatçının sunduğu şey, hem piyasaya yeni bir marka sürme konusunda yetenekli bir galericinin (ki, aynı zamanda kışkırtıcı ve zeki bir yazardı bu galerici) hem de yeniliğe açık bir müşterinin dikkatini çekmişti. Ekonomistlerin ‘sunum istemi yaratır’ dedikleri şey işte budur.
Tabii karşılıklı olarak, ‘her istem de kendine bir sunum yaratır’. Örneğin, müşterilerin nabzını tutan ve gelirini tuval resmi satarak kazanan galerilerin tavrı, bu doğrultuda çalışan ressamların çoğalmasına neden olur. Aslında bu ilişki tipi, tuval resmine karşı çıkanlar için de geçerlidir. Bazı küratörlerin günümüz sergilerinde genellikle video ya da fotoğraf çalışmalarını tercih etmelerinden dolayı (ki, hadi buna da ‘postmodern sipariş’ diyelim), sırf bu tür işler yapan, elle çalışmayı ayıplayan ve hatta sadece belli etkinliklere katılmakla yetinen bir sanatçı tipinin türemiş olduğu hepimizin malumudur. Gerçek şu ki, her iki sunum ve istem biçimi aynı anda varolur. Diyalektik olarak, sunum istemi, istem de sunumu etkiler, belirler. Sanat Tarihi, her iki durumda da zaman kalburunun üstünde kalmayı başaran sanatçılarla doludur. Tabii bunlar içinde en önemlileri (ki, sayıları çok değildir), yeni öneriler sunan, yol açan, sınırları yıkan ve piyasa ortamını daha da genişleten öncülerdir.
Peki, ortamın genişletilmesi nasıl mümkün olmuştur? Bunda, sanatçının inançlı duruşu, ‘rest’i etkili olmuştur kuşkusuz. Ancak tek başına sanatçının resti yetmez; ‘bu resti görecek’ birileri de gerekir. Rest çekmek, risk almak demektir; resti görmek de öyle. Bu asla gözden kaçırılmamalıdır. Batılı kültür, özellikle modern kültür eleştiri ve restleri görme ve hazmetme üzerine kuruludur. Sanatçı, düşünür ve siyasal gruplar eleştirmiş, rest çekmiş; karşı taraf da kendine zararı dokunmadığı müddetçe bunlara katlanmış, hattâ bu tip taşkınlıkları desteklemiştir. Çünkü kurduğu düzenin sağlığı için eleştiri mekanizmasının yaşamsal öneme sahip olduğunun bilincindedir burjuva sınıfı.
Eski SSCB ve diğer Doğu Bloku ülkelerinin beceremediği şeydir eleştiri mekanizması. Stalin’in Troçki gibi devrime yürekten inanmış bir siyasetçi ve aydına katlanamadığını anımsayalım lütfen. Yine, aynı şekilde Stalin’in emriyle, sanat komiseri (komünist küratör!) Judanov’un Kandinski, Gabo, Tatlin ve Maleviç gibi öncü sanatçılara neler çektirdiklerini unutmamak zorundayız. Bu konuda, faşist Mussolini bile Stalin’den daha açık görüşlü davranmış, İtalyan gelecekçilerini belli bir süre de olsa hararetle desteklemiştir.
Biliyorsunuz, İtalyan gelecekçileri, son derece milliyetçi ve kışkırtıcı bir manifestoyla dünyanın yegâne temizlik aracı olarak savaşı kutsamışlardı. İtalyan faşizminin onlara sıcak bakmasının nedeni buydu. Ancak unutulmaması gereken nokta, bu ‘inançlı modernist’lerin (politikada gerici ama sanatta kesinlikle ilerici ve devrimciydiler) dünya sanat ortamında yükselmelerini sağlayanın Mussolini değil, bir Alman bankeri olduğudur. Bu sanatsever ve modern (!) banker, gelecekçilerin 24 tablosunu satın almakla kalmamış, bunların Münih, Viyana ve Chicago’da sergilenmesini de sağlamıştı. Niçin? İtalyan faşizmiyle organik bağı olduğu için mi? Savaşı kutsayan bu İtalyan modernistlerini sevdiği için mi? “Yüce sanat” aşkı için mi? “Harika bir yatırımı hoş bir insanseverlik cilasıyla kaplayarak” varlığına varlık katmak için mi? Siz düşünedurun, gerçek ortada işte: Her yıkıcı eylemi göğüsleyerek bunları sisteme dâhil etmiş (etkisizleştirmiş), dolayısıyla da sanatın sınırlarını genişletmiştir burjuvazi. Resti görmekle kalmamış, rest çekmiştir: “Hadi beni şaşırt. İlginç, çarpıcı şeyler göster. Önce ‘hayır, olmaz’ desem, nazlansam da bu geçicidir, biliyorsun. İster sağcı ol, ister solcu; yaptığın, gösterdiğin hakikaten değerliyse korkmana gerek yok. Ayrıca, iğrenç bile olsa, onu öyle bir paketler, öyle bir sunarım ki, ikimiz de kazanırız, merak etme!” İşte size burjuvazinin harika manevra yeteneği, sınır tanımaz mezhebi! Çok becerikli, çok! Belki de hayran olmamız gereken, sanatçının değil, burjuvazinin sanatıdır.
Ulusal Sergilerden Küresel Gösterilere
Ulusal sergi mekânlarının en büyüğü ulusal müzelerdir. Her ne kadar ulusal yapıtlarla sınırlı olmasalar da, resmî müzeler bir bakıma ulusal kimliğin kurulduğu yerlerdir. Ulusal müzelere girmenin ön koşulu piyasada (yani ‘sanat ortamı’nda) parlamak, ünlenmektir. Buralara girmeye hak kazanan yapıtların rüştlerini piyasada da ispatlamış olmaları tesadüf olmasa gerek. Ün, satın alınmanın ön koşulu olmasa da, en önemlilerindendir. Ün hem manevi hem maddi doyum demektir sanatçı için. Kapitalist piyasada ün ve para birbirini sever.
Para (sermaye parçası) akışkandır. Bu ‘akış’tan hem sanatçı, hem galerici, hem koleksiyoncu hem de ülke kazanır. Sermaye akışı önemlidir, anlayacağınız. Ulusal kazançtan herkesin belli bir payı olup, bunun dağıtılmasında iktidar mücadelesinin önemli bir rolü vardır. İktidar mücadelesi sadece sanatçı, galerici, müşteri ve devlet (organları) arasında değil; bunların her birinin kendi aralarında da cereyan eder.
Galericiler, ortadaki pastadan pay almak için bir yandan sanatçı ve müşterileri ikna etmek için uğraşırken, bir yandan da birbirleriyle rekabet halindedir. Hepsi büyümek ister. Onların büyüme isteği, sermayenin kabına sığmaz, yayılmacı tabiatının bir dayatmasıdır aslında. Piyasada hep aynı kalmayı istemek ise, ya intihar demektir ya da cüce kalmak. Yaşaması yalnızca sanat yapıtı satışına bağlı olan bir galeri nereye kadar yayılabilir ki? Azami sınır (şimdilik!) ‘yerküre’dir. Azami yayılmayı, yerkürenin her tarafında rahatça dolaşabilen bir şirket gerçekleştirebilir. Bu uluslararası, daha doğrusu uluslarötesi şirketin geliri de sanata bağlı değildir zaten. Olsa olsa, onların vitrinlerinden sadece biridir sanat.
İlk bunalımla yüzleştik işte: Bu, ulusal şirketler ile ulusötesi şirketler (Sermaye İmparatorlukları) arasındaki aşırı güç dengesizliğinden kaynaklanan ekonomik, dolayısıyla siyasal, dolayısıyla da kültürel bir bunalımdır. Hatta öyle ki, bırakın ulusal şirketleri, ulusal devletleri bile tehdit edecek güçtedir bu çağdaş imparatorluklar. Sanat yapıtları dâhil, her türlü malın dolaşımı, reklâmı, pazarlanması konusunda ulusal şirketlerin bunlarla yarışması olanaksızdır. Ulusötesi şirketler tuval resminden kabile totemlerine, video yerleştirmelerden canlı gösterilere kadar her türlü malı, eylemi ordan oraya taşıyıp durmakta, imparatorluklarının varoluşu için her şeyi kullanmaktadır. Sanat yapıtlarının yeryüzünde dolaşımı, sermayenin küreselleşmesinin sonucudur. Kendi yağıyla kavrulan bir galeri ortamıyla bir bienal (ya da onun yansıması olan küçük bir sergi) ortamını kıyaslayınız. Tamam, bienallerdeki yapıtlar satış amaçlı olmayabilir (çünkü sponsorların kazancı başka kanallardandır); ancak yaratılan heyecan ve ışık o kadar göz kamaştırıcı ki, bu, ulusal ligde oynayan galericinin tılsımına (dolayısıyla ekmeğine) zarar vermektedir.
Gelirlerini resim satışlarına bağlayarak sadece ‘olmuş’ları toplamakla yetinen, bu yüzden de kapalı devre çalışan galerilerin iktidarı sarsılmış, çemberleri kırılmıştır artık. Küresel sermaye imparatorlukları, parayla tuttukları küresel prensler (küratörler) aracılığıyla, tutucu galerilerin ve hantallaşmış resmî kurumların görmezden geldiği (ya da farkına bile varamadığı) sanatçılara kendilerini gösterme şansı vermiştir. Özetle, modern çağda ulusal burjuvazinin ulusal çapta oynadığı devrimci rolü, postmodern çağda küresel burjuvazi küresel çapta oynamaktadır.
Sanatçılar arasındaki çekişmelere gelince: Bunun temelinde, sanatın iç dinamikleri olduğu kadar, belki de ondan daha fazla, burjuvazinin kendi arasındaki çelişkiler yatmaktadır. Sanatçılar arasındaki çekişme eskiden (görünürde) ‘figürcüler’ (‘gelenekçiler’) ile ‘soyutçular’ (‘modernler’) arasındaydı. Soyutçular kendi varoluşlarını kabul ettirebilmek için karşı tarafı topa tutmak zorunda kalmışlardı, biliyorsunuz. O bağlamdaki tartışmalar duruldu artık. ‘Resmin haysiyetini kurtarma’ adına, eski düşmanların barış imzalayıp yeni düşmana karşı birleştiklerine tanık oluyoruz şimdilerde. Olsun, harekette bereket vardır. Herkesin kendine çeki düzen vermesi, aklını başına toplaması için gerekliydi böyle bir sarsıntı, bunalım.
İster ulusal ister ulusötesi olsun, burjuvazinin kendini yenileme becerisini, harika manevra yeteneğini her dile getirişimde, arkadaşlar hayretle yüzüme bakarak benim burjuva hayranı olduğumu söylüyorlar. Doğrusu kendimden ben de şüphe etmeye başladım! Şaka bir yana, görüyorum ki, mesele yalnızca burjuvazinin ilericiliği/gericiliği meselesi değil. Bu aynı zamanda, burjuvaziye yapıt satmak, desteklerini almak, onların araçlarıyla onların ortamlarında görünmek için yarışan, ama bu arada da birbirlerine çelme takmaktan çekinmeyen meslektaşların, sanat emekçilerinin meselesidir.
Bazı sanatçılar ‘modernlik’, ‘ulusalcılık’, ‘ilericilik’ ya da ‘devrimcilik’ adına mangalda kül bırakmıyor; ‘küresel sermayenin (emperyalizmin) uşakları’ oldukları gerekçesiyle, ayırt etmeksizin birilerini suçlayıp duruyorlar (Bu arada da postmodern resimler yapmalarına karşın, kendilerinin modernist olduklarını iddia ederek gülünç duruma düşüyorlar). Daha önce de yazdım, indirgemecilik kolaycılıktır; ama hadi haklı olduklarını varsayalım. Peki, suçlayanların kendileri kime hizmet ediyor acaba? Bu baylar kimlerin salonlarını, işyerlerini süslüyor; yapıtları kimlerin deposunda, galerisinde bekleşiyor? Ulusal burjuvaya hizmet etmek (yani, ulusal burjuva tarafından sömürülmek), küresel burjuvaya hizmet etmekten (yani, küresel burjuva tarafından sömürülmekten) daha mı az yaralıyor onurlarını? Küresel burjuva sömürüyor da, ulusal burjuva sömürmüyor mu? Sömürü, sömürüdür. Yoldaşlarımızın hırçınlığı, küresel sermaye çevrelerinin (ve uşaklarının) kendilerine pirim vermemesi yüzünden olmasın sakın? Yoksa, küresel bir imparator bu arkadaşların yapıtlarını milyon dolarlar, avrolar ödeyerek onurlandırmak (uluslararası piyasada değerlendirmek) istiyor da, onlar gururla “hayır arkadaş, benim küresel sermayeye satılık malım yok” mu diyorlar?! Varsa böyle birileri, helal olsun!
“(...) insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ” bırakmadığı için burjuvaziyi ve düzenini eleştirebilirsiniz, suçlayabilirsiniz, yıkmak için savaşabilirsiniz; ama burjuvaziye yapıtını (ya da emeğini) satan birini suçlayamazsınız. Bu ilişkiden rahatsızsanız, tek çareniz düzeni değiştirmektir; başka da bir çıkış yolunuz yoktur.
Marx ve Engels 160 yıl önce, burjuvazinin yeryuvarlağının bütününe el atarak ulusal kültürleri bir bir yıktığını ve yeni bir dünya kültürü yaratmakta (yani, küreselleşmekte) olduğunu görmüşler ve uyarmışlardı: “Bütün ülkelerin proleterleri birleşin!” Ne yazık, gerçek ortada işte: Bütün ülkelerin proleterleri birleşememiştir ama bütün ülkelerin sermayeleri, birleşen Dolar ve Avro karşısında dize gelmişlerdir. Küresel sömürüden kurtulmanın çaresi nedir? Ulusal sınırlara kapanmanın çözüm olmadığı aşikâr. Kaldı ki, bu mümkün değil artık. Her alanda üretken ve güçlü ulusal şirketler, yabancı şirketlerin hızlarını yavaşlatabilir belki. Hatta hayal bu ya, diyelim ki küresel sermaye geri püskürtüldü. Sonuç ne olur sizce? Ulusal şirketlerin sömürüye son vereceğini mi sanıyorsunuz? Kapitalist, kapitalisttir; sömürmeksizin büyüyemez, varoluşunu sürdüremez. O halde tek çıkar yol kalıyor geriye: ‘Karşı-küreselleşme’, yani ezilenlerin küresel örgütlenmesi.
Bu sürecin nasıl sonuçlanacağını zaman gösterecektir. Ancak şimdilik görünen o ki, ister ulusal ister küresel çapta olsun, sanatsal manzara şudur: ‘Sanat’ denen şey egemen güçler (çağdaş krallar) ile sanatçılar (çağdaş soytarılar) arasında oynanan gösterişli ve gerilimli bir oyuna dönüşmüş olup, halk da bu oyunu seyretmektedir. Halk sahaya ne zaman ve nasıl inecek, oyun yeni baştan ne zaman ve nasıl yazılacak? İşte, budur asıl mesele.
Wednesday, 23. May 2007, 12:35:15
mhmt_ylmz@yahoo.com
Mehmet Yılmaz (1963 / Mut):
1987’de GÜ Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü’nden mezun oldu; HÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Resim Anasanat Dalı’nda Yüksek Lisans (1989) ve Sanatta Yeterlik (1993) çalışmaları yaptı. 1990’da ODTÜ Güzel Sanatlar ve Müzik Bölümü’nde yarı zamanlı Öğretim Görevlisi; 1991’de Araştırma Görevlisi ve 1995’te Öğretim Görevlisi oldu; 1998’de Doçent unvanı aldı. 2003’e kadar adı geçen kurumda Resim, Heykel ve Modern Sanat dersleri verdi. 2003’te Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde çalışmaya başladı; 2004’te Profesör oldu.
2006’dan bu yana Ankara’da Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde çalışmaktadır.
Sergileri:
1982-2007 arasında biri Almanya ve on altısı yurt içinde olmak üzere on yedi kişisel sergi açtı; yurt içi ve yurt dışında grup etkinliklerine katıldı. 1981-98 arasında yurt içinde katıldığı resim yarışmalarından on dört ödül kazandı.
Kitapları:
Heykel Sanatı, (İmge Kitabevi, 1999; 2006)
Sanatçıları Okumak ya da Hayali Söyleşiler (Ütopya Yayınevi, 2001)
Modernizmden Postmodernizme Sanat (Ütopya Yayınevi, 2005).
Yayına Hazırlama:
Kuşaklararası Söyleşiler (UPSD Ankara Şubesi Yayını, 2000)
Sanatın Felsefesi, Felsefenin Sanatı (Ütopya Yayınevi, 2004).
mhmt_ylmz@yahoo.com
SANATIM HAKKINDA:
İnsan bedeni, gerek nesne gerek imge olarak sanatımın baş kahramanıdır. Onun kadar çekici, dayanaklı, inatçı ve meydan okuyucu bir imge tanımıyorum. Bir kavşaktır, mücadele alanıdır, mekândır beden. Din ve felsefenin ezeli tartışması olan ‘beden ve zihin’ ikileminden tutun, gerçeklik, yanılsama, temsil, kurgu, toplumsallık, bireysellik, cinsellik ve iktidar ilişkilerine kadar, neredeyse bütün tartışmalar öncelikle beden üzerinden yapılmıştır, yapılmaktadır.
Modern zamanlardaki sıkı tartışmanın aksine, bugün açıkça görüldüğü üzere, beden ne sanattan kovulabilir, ne firar edebilir, ne de anlamdan arındırılabilir. Buna ne sanatçının, ne seyircinin ne de bedenin gücü yeter. Onu görmezden gelmek arzu ve nefretlerimizi, umut ve korkularımızı, düşlerimizi görmezden gelmek demektir.
2004’ten bu yana üzerinde çalıştığım CİN.S.EL ŞEYLER dizisindeki resimler, özel yaşantıma dair bir sürecin (‘Düşan çalışmaları’nın) ‘görsel ve kavramsal notlar’ıdır. Bu notlarda, bedeni bir bütün olarak değil, bazen kısım kısım, bazen şematik bazen de simgesel olarak ele aldım. Kompozisyonlarım, önceden planlanmış simgesel elemanlardan tutun, çalışma anında kendiliğinden gelişen boyasal heyecanlara, foto-portrelere ve sözcüklere kadar, oldukça değişken imgelerden meydana gelmektedir. Binbir düşüncenin cirit attığı beyin (kafatasının içine gizlenmiş ‘cin.s.el organ’), birbiriyle yarışan spermler, bir varoluşa yataklık eden rahim, organlar arasında yaşam sıvısı taşıyan damarlar, sözcükler ve ne idüğü belirsiz şeyler bir araya geliyorlar, cinleşiyorlar.
Mehmet Yılmaz
Wednesday, 23. May 2007, 11:39:26
Hayri Esmer
Mehmet Yılmaz, with his recent works performing some sexual images, displays the possibilities of representing life-bound immobility, contradictions/reciprocities, the relations of potency by the metaphor of sexuality. Besides, the plurality on his paintings obtains a new dimension to his formal investigations. Being a break to the ‘I’ of the individual, these works roam around a world made of sexuality. So, focusing our concerns, the artist interprets the relation of the individual and community and he makes us inquisitive spectators of this world.
Sexuality is a key concept to understand today’s world. A wide cultural sphere of visual world to the advertisements and fashion leans on the axis of sexuality, which creates its own industry to expand its domain of existence. It is, therefore, an approved fact that a vision being masked by sexuality has been penetrated through all fields of life and orientated it like a concealed power. Our days in which everything can transform into a “sexual thing” and that interfered each other so easily have confronted sexuality itself as an individual problem different from former times. Yılmaz references this problem; transforms, causes a metamorphosis and conceptualizes by carrying it beyond the objective appearance within the structure of his own language of painting. This kind of sexuality does not have a quality of spectacle as that of which prompts the corporeal feelings in communication means. For a different kind of reality belonging its own existence appears in the works. A datum, sometimes, consisting nominative lines, a formation, sometimes, open to the different recalls of meaning… Thus, by arousing our interest to plural meanings instead of a single and straight meaning, the artist introduces us to the images which are the causes of a simplex but connotational different/metamorphosed perception. In this context, it is the evidence of the same thing sheltering plural meanings that images such as brain, spine and sperm both represent themselves and can transform a penis. This emphasis on ‘dual’ meaning demonstrates artist’s doubtful view on possibility of a single truth. As a matter of fact, this inclination appears with his playing the word sexual in the ‘Jin.sexual Things’ which is the name of the exhibition. Here, with its dual meaning emphasis, the word of ‘jin.sexual’ symbolizes both sexuality as either gender or flesh and demons (jinnies) of artist.
These paintings have an autobiographical aspect because of their descriptive narration. The main themes are the images of “woman, man and child” structured jinnieously onto the paintings. These images have certain borders which divide the surface of painting into three parts and express an essence of both contrasts and similarities and harmony inside. They are similar because they are common for two new and different structures and lodge both essences. They are different because they exclude and push both beyond. These themes, which can be thought as metaphors forming and making life continuous, devote themselves to a dynamic sphere in between birth and life pushing death aside. A kind of holiness is always attributed to these individuals who have strong hereditary bonds. Thus, here sexuality means “the ground where life begins” (let’s remember Courbet). This situation makes us confused with both a coincidence and a contradiction of sexuality and holiness. On the one hand holiness and contrarily on the other hand sexual images which are not desired to be deciphered… This togetherness, here, offers a paradox always banned or forced to conceal itself by the sexual sphere.
Human figure, also being a principal element for Yılmaz’s former works, reveals whether a body or a conscious creature in these paintings and recurs as a metaphor of contradiction, excessiveness and a crooked, artificial world. In this context, it rely on the tradition of active and provocative works in art history. Although the works have an axis of sexuality, they cannot be ignored as structural existence of individual-society at the same time. The ‘dialogs’ emerging from the scenes of the relations between penis-truncheon-cap, brain-head, the innocent baby face imprisoned behind the glass, the canvases reminding the image of cross or/and the human body, sperms competing each other to be the “leader” just before life begins, etc. suppose that we could not think apart from the relations of power and force. Despite the colorful and cute appearances of the child, there extends insistently a cold and disturbing impression, which is inevitable. They are restless. Even if they smile behind the depths of a misty atmosphere, they are unstable and dull. As if they tend to preserve the distance between us and them while staring us. As if they are the images of innocence, deprivation and desperation against the power… What is represented is, at last, artist’s own private world and this sensorial and inner world which is produces itself from it’s own self is against our world of crooked and artificial relations.
We confront an expression of an inner calculation of life every time. The figures getting stuck in their residences hardly defense themselves in an indefinite space and sometimes imperfect existences sometimes indistinct characters make them hang on. Every part/organ gives life but incomplete at the same time. Doubts, fears and disquiets manipulated by a colorful world… A heterogeneous life full of contradictions… The images get on a transformation and a metamorphosis till a denial of their own existences. The objects trying to dig themselves on our mind between certainty and ambiguity, existence and absence… The restlessness reflects to the faces with a dense hopelessness. Or traces of an imperfect life which is about to extinct.
Yılmaz has his adventures on an abstract and coincidental surface. He dominates on the surface by a free understanding of expression that he minimalizes the color in the beginning level of the painting. This surface is tachist rather than linear, inert and grand rather than vigorous. It makes us feel wandering around the shores of a lyrical abstraction. Upper surface has seemingly contrast elements, which has been determinated by the border lines and born an illusive appearance, such as light and shadow, volume and depth. These are usually realistic stylizations which are the outcomes of a meticulous work. Despite that, we can see some simplex and linear figures. But the main matter is the heterogeneous structure composed of homogeneous spheres on the lower surface of the painting and figures differentiated from it decisively and severely. Yılmaz has always emphasized insistently this kind of contrasts on his works by various ways, making us exert our perception with such “dilemma”s. On the other hand, his problematic attitude towards traditional surface painting shows itself as a manner of presenting different styles and materials all together on one surface. Including both the shadows of real space and illusionary depths of paintings on the compartments attached to the sides of canvas, ‘Jin.sexual’ works also offer a different dialog by with the surface to that we got used. The artist has painted both surfaces (canvas’ ground and glass on it) and included the shadow of the figure on the glass as a new element to the painting by means of the space between glass and canvas. It is evident that the dialog between canvas and these different materials has become sterile and purified as a reality itself. So Mehmet Yılmaz’s painting stands on an axis of pluralism.
Yılmaz’s paintings rely on and orientated by his intellectual accumulation. The artist has always shown a character that knew his responsibilities by his determined and insistent manner. That’s maybe why his art has breeding-itself, transforming-itself and articulating-each-other quality.
1 2 Next »
Showing posts 1 -
10 of 13.