Skip navigation.

MERT ÖZMEN

KARŞIMDA BURUK ACI, SEZEN AKSU ŞARKILARIYLA BÜYÜYEN KIZ ÇOCUĞU, KORUYUCU MELEKLERİN ŞARKISI, BİR YAZARIN ROMANI, MERT ÖZMEN

Bir Yazarın Romanı'nından bir bölüm

“ Haydi ara “ dedi, tekrar gölge.
Ediz Arsoy gölgesine bakmamaya özen göstererek iliştiği yatağının ucundan kalktı, biraz önce panik halinde uzanmaya çalıştığı cep telefonuna doğru bir kaç adım attı, az önceki çabası sırasında başına gelenleri unutmadığı için bu kez temkinliydi. Cep telefonuna ulaştığında gölgenin ya da duyduğu sesin bu kez telefon etmesine izin verdiğine emin oldu. Fakat Kenan’ı aramak yerine daha yakın olduğu ve hemen kendisinin yardımına koşabileceği bir başka arkadaşını aramanın daha iyi olacağını düşündü. Hem hangi numarayı tuşladığını şu gölge ya da ses belası nereden bilebilecekti ki? Bunları düşünüp, telefonun rehberinden arayacağı kişiyi seçmek üzereyken, aniden yanı başında gölgesinin karaltısını gördü ve yine aynı anda duyduğu sesiyle parmaklarını telefonunun tuşlarından çekmek zorunda kaldı.
“ Kenan’ı arayacaksan ara Cemil Ediz Fırıncıoğlu, yoksa ...”
Gölgenin cümlesini tamamlamasını beklemeden elindeki telefonu etajerin üzerine fırlattı. Kenan’ı da aramayacaktı. Gölgenin ısrarla Kenan’ı aratmak istemesinde de mutlaka bir başka oyun olmalıydı. Tekrar yatağına döndü, bu kez yatağın daha ortasına çekilip, dizlerini göğsünde toplayıp, kafasını elleri arasına alarak büzüldü. Bir süre onun sesini hiç duymuyormuş gibi davranırsa - nasıl olsa bugüne kadar gölgesine hiç yokmuş gibi davranmıştı – gölgesi belki sıkılır ve duyduğu şu lanet olası sesi duyulmaz olurdu. Bunu deneyecekti, büzüştüğü yatağında bunu yapmaya karar vermesiyle biraz rahatladı ve belki de tekrar uyurum diye düşünerek yatağına uzandı.
Fakat yatağına uzanır uzanmaz gölgesinin, onun sanki küçük bir çocukken çıkardığı sesi taklit etmeye çalışarak, hem de berbat bir melodiyle takılmış bir plak gibi aynı cümleyi tekrar etmeye başlayıp, bazen yatağının etrafında, bazen yatağının üzerine çıkarak tepinip dans etmeye başladığını gördü.
“Oyunbozan Cemil…Oyunbozan Cemil…”
Ediz Arsoy, battaniyesini başının üzerine çekmek istedi, gölge engel oldu, elleriyle kulaklarını tıkamak istedi, olmadı. Ne yapsa bu çirkin sesli gölgenin kendisiyle alay etmesinden kurtulamayacaktı. Deliriyor muyum? Diye düşündü tekrar, hayır delirmiyordu, deliren biri “Deliriyor muyum?” Diye düşünemezdi. O en az bir gün öncesi kadar akıl sağlığına sahipti. O zaman ne oluyordu? Metafizik bir gerçekliğe hapis oldum diye düşündü. Ya da Kafkaesk bir gerçekliğe ve içinden çıkamıyorum.
“İstersen bu Kafkaesk gerçeklikten çıkabilirsin,” dedi gölge, “tabi şu vazgeçemediğin kibrini bir yana bırakıp benimle konuşmaya tenezzül edersen”
Ediz Arsoy kararlıydı, konuşmayacaktı, çünkü bir kez onun dediklerini yapmaya başlarsa, sonrasında durumunun daha da içinden çıkılmaz bir hal alacağını hissediyordu. Fakat gölgenin kurduğu cümlelerde ısrarla “Kibir” sözcüğünün altını çizmesine de alınmaya başlamıştı.
Kibirli miydi? Kendi kendine sorduğu bu soruya hemen cevap verdi, hayır kibirli değildi. Kendi değerini bilmek, özellikle de başkaları değerini bilmiyorsa kendi değerinin altını bilininceye kadar defalarca çizmek, çizmek zorunda kalmak, kibir miydi? Farz etsin ki kibirdi, bu onun suçu muydu? Onun değerini bilmeyenlerin hiç suçu yok muydu?
Değerini bilmeleri için daha ne yapabilirdi? Gecesini gündüzüne katarak yazmış, yazmış, yazmıştı. Onlara birbirinden güzel hikâyeler anlatmıştı. Ama değeri bilinmiş miydi? Hayır! Son zamanlarda sık sık sözünü ettiği gibi, illa iyi yazar olarak kabul görmek için kör, kel - kel derken kendi kelliğinin fark edilmediğini ya da fark edilmeyecek kadar iyi marke ettiğini sanıyordu- çirkin olmak mı gerekiyordu? Hem yakışıklı hem de iyi yazar olunamaz mıydı? Kendisini iyi yazar olduğu kadar, gövdesi güzel, yakışıklı bir yazar olduğu için de, hatta daha çok bu nedenle kıskanıyorlar ve diğerlerini, kör, kel, çirkin olanı öne çıkarıyorlardı.
Ediz Arsoy’un son zamanlarda takıntı haline getirdiği konuların başında hala kendisinden çok satan, aynı zamanda ülke içinde ve dışında el üstünde tutulan üç yazar vardı. Birinin gerçekten bir gözü kördü, diğeri keldi ve üçüncüsü de bazıları tarafından yakışıklı bulunsa da Ediz Arsoy’a göre çirkindi. Sadece bu özelliklere sahip olmaları bile onları kendisinden daha az değerli kılıyordu. Ama asıl bu ülkede - hatta bu dünyada- yaşayanların gözleri kördü ya da her şey güzel olmayanı alkışlamak, onurlandırmak üstüne kurulu bir sisteme göre işliyordu.
İşte bu nedenlerle kendisine kibirli olarak deniyorsa bundan rahatsızlık duymuyordu, evet kibirliydi, var mıydı bir diyeceği olan?
“Evet, var!” dedi, gölge. “Sende kelsin, ne kadar yağlarını aldırsan, yüzündeki çizgileri yok ettirmeye çalışsan da artık gençliğindeki gibi yakışıklı değilsin, hatta yakından içine bakıldığında çirkinsin de”
Ediz Arsoy duyduklarına inanamadı, bu gölge ya da ses nasıl bunları söyleyebilirdi? Gerçekten kel miydi? Evet KELDİ. Şişman mıydı? Evet, neredeyse altı ayda bir yağlarını aldırsa da, boğazına olan düşkünlüğünü engelleyemediği ve spor yapamadığı için ŞİŞMANDI. Gençliğindeki kadar yakışıklı mıydı? Değildi. Birden yatağının karşısında, duvarda asılı olan on sekiz yaşındaki fotoğrafına sanki yıllar sonra ilk kez bakıyormuş gibi baktı. Evet, o fotoğrafta gençti ve yakışıklıydı. Ama şimdi YAŞLI, ŞİŞMAN VE KELDİ. Bu fotoğrafı oraya asmasının nedeni, her sabah uyandığında gençliğine ve yakışıklılığına bir kez daha bakmaktı ama şimdi aynı fotoğrafa bakmak kaybolan gençliğini hatırlatıyordu ve bu hatırladıklarından nefret ediyordu. Hızla yatağından kalktı, on sekiz yaş fotoğrafını aldı ve yere çarptı. Fotoğrafının kırılan çerçevesinden fırlayan cam parçaları etrafa yayıldı.
Ediz Arsoy bir ağlama krizine girmiş gibi hıçkırarak ağlamaya başladı.


Bir Yazarın Romanı ( Roman) Mert Özmen "Koruyucu Meleklerin Şarkısı" ndan bir bölüm

Write a comment

You must be logged in to write a comment. If you're not a registered member, please sign up.