Skip navigation.

MERT ÖZMEN

KARŞIMDA BURUK ACI, SEZEN AKSU ŞARKILARIYLA BÜYÜYEN KIZ ÇOCUĞU, KORUYUCU MELEKLERİN ŞARKISI, BİR YAZARIN ROMANI, MERT ÖZMEN

"Koruyucu Meleklerin Şarkısı" ndan bir bölüm

Bedenlerimiz, ruhlarımızın bilgisini silmek, yaşadıklarını unutturmak gibi bir vasfa mı sahipti?
Metoforik anlatımlar çağrışıma dayalı olduğu için sayısız yorumlar, anlamlar çıkarabilirdik. Hatta bu sayısız yorumlarımız, anlamlarımız nedeniyle defalarca inanç savaşları yapmıyor muyduk?
Aslında biz neyi kaybetmiştik ve şimdi neyi arıyorduk?
Bir üniversite öğrencisiydim ve her üniversite öğrencisi kadar bilimden de haberdardım. Bilim zaman zaman bir Tanrı’ya ihtiyaç duymayacak kadar evrenin oluşumuna dair mantıklı teoriler üretiyordu. Fakat bu teoriler bir laboratuarda sınanma olanağı olmadığı için sonuç olarak yine inanmak ya da inanmamak tercihleri arasında kalıyorduk.
Varoluşumuzla ilgili her soru sonuç olarak cevabını inanmak ya da inanmamakta buluyorsa, inanmak nasıl bir süreçti ve nasıl oluşuyordu. Örneğin doğuma ve ölüme her birimiz inanıyorduk çünkü ölüm ve doğum hepimizin hayatında tanık olduğumuz gerçekliklerdi. Ama yaşam nasıl bir şeydi? Yaşamın o an sahip olduğu bir form düzeyinde algılanması ve bir form ile sınırlanması bana saçma geliyordu. Yaşam, doğum ve ölümü de içeren ama doğumla başlayıp ölümle son bulan formumuzdan ya da diğer canlılık formlarından ibaret olamazdı. Ama benim bu düşüncelerim de sonuçta yaşama ait kendimce varsayımlardan ibaretti. Benim için değilse de en azından sizler için öyledir. Çünkü benim bilgilerim, özellikle mucize günümde ve gecemde yaşadıklarımdan sonra bireysel olarak ruhumla ve aklımla yaşayarak deneylediğim süreçlerdi. Ben inanabilirdim ama siz inanmayabilirdiniz. Sizin de inanmanız ancak benzer süreçleri, benzer şekilde yaşamanız halinde kesin olarak mümkün olabilirdi.
O halde inanmak, ruhumuzla ve bedenimizle ama daha çok ruhumuzla deneylediğimiz süreçlere ait bir durumdu.
Yaşam, bence sonsuz bir süreci, yüzlerce ve binlerce kez değişen formlarımızla deneylememizin adıydı. Ve formlarımız değişse de değişmeyen ruhsal varlığımızdı. O, bir form kazandığı süreçlerde kazandığı formun bilincini ediniyor ve bu bilinç bazen kendi asıl kimliğinin bilincini örtüyordu. Ruhlarımızın asıl bilincini formlarımızın bilinci örttüğü zaman ise kendimizi sadece formumuzla sınırlı zanneden ruhlar haline geliyorduk. Ve o zaman sahip olduğumuz formun bilinciyle birbirimizi yaralayıp sahip olduğumuz formlarımızı yok edecek kadar vahşileşebiliyorduk.
Peki o zaman ruhlarımızın formlarımızın ötesindeki sahip olduğu bilinç – bilgi- nasıl bir şeydi, bizlere ne anlatıyordu. Henüz ben de bunun tam olarak cevabını verebilmiş değildim, belki de bunun için benden daha fazla deneyimli ruhların bana yol göstermesine ihtiyacım vardı.
Fizikçiler evrenin oluşumu üzerine teoriler oluştururken mekanik ve ruhsuz bir formdan bahsediyor gibiydiler, böyle olması olanaksızdı. Mekanik ve ruhsuz bir oluşum zincirinin halkaları olarak sonuçta bizler oluşmuşsak ve bizler sadece formlarımızdan ibaret değilsek, ruhlarımıza da sahipsek, evrenin oluşumunun başlangıcında da, genel kabul gören anlayışa göre Big Ben –Büyük Patlama- de sadece mekanik bir çekirdeğin patlayıp genişlemesi olamazdı, bu mekanik sanılan çekirdeğin de bir ruhu olmalıydı. Ruh bence hayatın özüydü, evrenin başlangıcının da özüydü.
......



“bazı kalpler aşka düşer
bazı kalpler uçuruma...”



Elimde iki gün önce çektiğim ve karanlık odada daha henüz banyo ettiğim bir fotoğraf, sanki ilk çektiğim bir fotoğrafa bakar gibi heyecan ve hayranlıkla ona bakıyorum. Fotoğraf çekmeye başladığım ilk zamanlardan bu yana bu duygum hiç değişmedi, karanlık odadan çıkardığım her fotoğrafa böyle bakıyorum. Ben aslında her fotoğrafa bakarken DONDURULMUŞ BİR ZAMANA bakıyorum. Hayranlığım önce dondurulmuş zamana sonra dondurulmuş zamanın görüntüsü olan fotoğrafa. Çünkü o dondurulmuş an benim için ebedi bir anlam ifade ediyor. Bir tür sonsuzluğu elimde tutuyorum duygusuna kapılıyorum.
Sonsuzluğu, dondurulmuş zamandaki bir görüntüyü o kadar çok elimde tutmak istedim ki...

Onunla geçen zamanı. Onunla geçmiş her anı. Onunla yaşadığım her kareyi dondurmak ve ebediyete taşımak isterdim. Ama olmadı, benim kalbim aşk sandığım bir uçuruma düştü. (Belki de aşk dipsiz bir uçurumdur.) Ama ben yine de televizyondan izlediğim – hala bıkmadan izlediğim- eski Türk filmlerindeki gibi aşık olan fakir genç erkeğin ya da kızın, aşık olduğu zengin erkekle veya kızla aralarındaki bütün engelleri aşarak (bütün engellerin tek tek acılarını yaşayarak, gözyaşı dökerek, bu acılarla, gözyaşlarıyla aralarındaki dipsiz gibi görünen uçurumu doldurarak ve sonra da doldurdukları uçurumun üzerinden –uçurumu dolduran gözyaşlarının üzerinden- geçerek) mutlu sona adım atmalarını ve o mutlu sonda filmin bitmesinin sadece filmlerde kalmış olmasına inanmak istemiyorum. Mutlu aşkların sadece filmlerde kalmış olabileceğine ve o filmlerinde zaten yalan olduğuna inanmak istemiyorum. Gerçek hayatta umudumu kestiğim aşktan eski Türk filmlerini izleyerek, ezberleyerek umudumu kesmemeye çalışıyorum.
Bu umut yalancı bir umut olsa da...
Belki de içimdeki Sevda yaşama ancak böyle tutunabiliyor. Dışımdaki, benim ve herkesin bildiği ve tanıdığı Sevda ise içimdeki Sevda’nın safça hayata tutunma çabasına entelektüel bir anlam katarak çektiği fotoğraflarda DONDURULMUŞ BİR ZAMANA bakarak hala onu arıyor.
Küçük küçük, parça parça aşk kareleri... Hayattan, hayatın içinden, hayat denilen zamanın akışından çaldığım, dondurulmuş bir zamana hapsettiğim, aşkın bütününü elde etme umudum tükendikçe onlara sığındığım fotoğraf kareleri... Eğer bu küçük aşk kareleri de olmasa tümüyle yenilirdim, kaybederdim. Her şeyimi kalbime sığdırarak adeta sadece kalpten ibaret biri olarak kendimi aşka bıraktığımda, bir kalpten ibaret biri olarak aşka düştüğümde ve sonraları, andan ana, günden güne, aydan aya, yıldan yıla geçen zamanla kendimi kalpten ibaret biri olarak gönüllü olarak bıraktığım şeyin aslında aşk değil de bir uçurum olduğunu, aşkın uçurumu olduğunu anladıkça ve bunu anlamama rağmen yine de ona tutunmaya çalıştıkça, tutunacak hiçbir şey olmadığını gördükçe, ellerim sürekli boş kaldıkça ve düştüğüm uçurumun dipsiz bir uçurum olduğunu defalarca ve defalarca anladıkça, bundan sonraki hayatımın bir düşüşten ve çaresizce tutunmaya çalışmaktan ibaret olduğunu fark ettikçe elimde sadece bu fotoğraf kareleri kaldı... Aşkı ararken, aşkın uçurumunda düşmeye devam ederken başka bir şey yapamıyor insan...



Zuzu'nun kişisel bloqundan

("Koruyucu Meleklerin Şarkısı" ile ilgili bir okur yazısı)
Koruyucu bir melek, gelip size bir şarkı söylese ve bu şarkıyla da hayatınız değişse nasıl olur? Şimdi “ne biçim bir cümle bu” demeyin. Hem bir melekten bahsediyorum, hem de şarkı söylüyor, diyorum; hayır henüz kafayı yemedim.
Cimriliğimden olsa gerek -normalde değilimdir-, %50 indirimde olan, adını sanını maalesef daha önce duymadığım bir yazarın, yine adını sanını bilmediğim bir kitabını almıştım aylar önce. Ancak elimde başka kitaplar vardı ve bir türlü de başlamamıştım. Bir önceki gün hadi şu kitaba bir göz gezdireyim derken, bugün sabah otobüste bitiriverdim.
Mert Özmen’in “Koruyucu Meleklerin Şarkısı” isimli kitabından bahsediyorum. Başta tanıdık bir aşk hikâyesini anlatan sıradan bir kitap olacağını düşündüğüm, daha sonra yanıldığımı anladığım bir kitap oldu benim için. Balat’ta, dinlerin iç içe geçtiği, çan sesleriyle ezan seslerinin birbirine karıştığı, bir zamanlar(!) sevginin ve dostluğun ne demek olduğunu anlatan o tarihi semtte başlıyor roman ve ara sıra uzaklaşsa da genelde orada geçiyor.
Haliç’in kıyılarında hangi dinden ve hangi düşünceden olursa olsun kardeşçe yaşayan insanların doğaüstü olaylarla bezenmiş, ruh ve beden üzerine felsefi söyleyişlerin yer aldığı, bedenimizin ruhumuzun önüne geçmesiyle hırslarımıza yenik düştüğümüzü, bile bile mutsuzlaştığımızı gözler önüne seren bir roman. Zamanın sorgulandığı, zamana karşı açılmış savaşın romanı. Felsefeyle yoğrulmuş, Kuantum Fiziğiyle bezenmiş bir kitap.
Ruh, beden, zihin ve aklın birbirine galip gelme savaşının, spirütüel konularla harmanlandığı bu karşılıksız aşk hikâyesinde yazar Mert Özmen, sevgi ve inançla mucizeler yaratabileceğimizi dikte ediyor. Hıristiyan bir anne ile Müslüman bir babanın çocuğu olan Aziz’in sevgi içinde büyüyüp günün birinde Mucizeler Kilisesi’nde tamamen değişen hayatının öyküsü.
Mucizeler kilisesi “Balat’taki meşhur Surp Hraştagabet kilisesi”nde tek dileği insanları mutlu etmek olan Aziz, dileği kabul olduktan sonra içindeki ışığı ve ruhunu keşfeder, insanın isteyince yapamayacağı bir şey olmadığını -deniz üstünde yürümek, zaman içinde yolculuk yapmak ve hatta uçmak gibi- anlar. Burada devreye ruh ve beden ikilemi girer. Bedenlerimiz ruhlarımızı örten giysilerden ibarettir ve eğer bedenlerimizi ön plana çıkarıp ruhlarımızı unutursak acılar ve sıkıntılar yaşarız. Oysa bizi mutluluğa götürecek olan şey çok yakınımızda, içimizdedir. Yani ruhumuzdur. İnsan, ruhunu çok iyi anlarsa, başka ruhları da görmeye çalışıp bedeninin ihtiraslarından kendini kurtarabilirse hem kendini, hem de başkalarını mutlu eder. Yeter ki görmeyi bilsin.

Geçmiş yaşamlarından birinde Giordano Bruno olduğunu öğrenen Aziz’in Mucizeler Kilisesi’ndeki tek dileği diğer insanları mutlu etmektir ve kabul de olur. Bir yandan karşılıksız bir aşkla yanan tutuşan Sevda sonunda aradığı meleği bir fotoğrafta bulur ve kendi ruh ışığını da keşfeder.
Açık açık insanlara “hey millet kendi ruhunuza yönelin, ışığınızı keşfettiğinizde mutluluğu da yakalayacaksınız” diyen bir yazar var karşımızda, ama öyle bir diyor ki felsefe kitaplarının ağır dili altında bocalamadan ne dediğini anlıyor, işin özünü kolayca kavrıyorsunuz.
Sabahın kör vaktinde bitirdiğim kitap, her gün asık suratla indiğim otobüsten engel olamadığım bir şekilde gülümseyerek inmeme neden oldu. Havayı çektim içime derin derin… Bir başka serinlik, tatlı bir yumuşaklık doldu içime, kendi ruhumdaki ışığı belki göremedim, ama o ışığın herkesin içinde olduğunu, işe giden asık suratlı insanların yüreğinde, uykusunu alamamış öğrencilerin şiş gözlerinde, taksi şoföründe, simitçide keşfedilmeyi bekleyen ışığı fark ettim. Belki de doğruydu, mutlu olmak da, mutlu etmek de elimizdeydi.
Uzun zamandır, bitirdiğim kitapların ardından çok fazla düşünmedim, beni düşünmeye itecek, araştırmaya yöneltecek kitaplar okumamıştım bu aralar. Ve en önemlisi beni kendime, ruhumun derinliklerindeki bir yerlere götürmemişlerdi. Kaldırımda durmuş gökyüzüne bakıp, havayı koklarken ve bir yandan da gülümserken tanıdık bir sesle arkamı döndüğümde uzun zamandır görmediğim bir ağabeyime rastlamış olmam, belki başka zaman beni bu kadar sevindirmezdi. Ancak kitabın da etkisiyle bütün gün gördüğüm her insana elimde olmadan sevgiyle bakıp, bulunduğum konuma, hayatımdaki herkesin varlığına, beni sevenlerin etrafımda benim koruyucu meleğim olmasına sevinip durdum. Ne kadar şanslı olduğumu düşündüm; çünkü hayatta yalnız değildim, çok sevdiğim ve beni sevdiklerinden emin olduğum insanlara sahiptim. Tüm bunları düşünmeme vesile olduğu için de kitabın yazarı Mert Özmen’e içimden teşekkür ettim. Farklı tarzda yazılmış bir üçlemenin iki kitabı olan diğer kitaplarını da alıp bir an evvel okumaya karar verdim.

Bir Yazarın Romanı'nından bir bölümSezen Aksu Şarkılarıyla Büyüyen Kız Çocuğu'ndan bir bölüm

Write a comment

You must be logged in to write a comment. If you're not a registered member, please sign up.