Karşımda Buruk Acı'dan bir bölüm
Tuesday, 31. March 2009, 21:37:28
Mesut Abi’nin yerinden aldıkları biralarla, kasabanın dışında yer alan eski su deposuna geldiklerinde, üçü de içtikleri biraların ve tekrar tekrar dinledikleri Tamirci Çırağı’nın etkisiyle suskunlaşmışlardı. Selçuk’un saptaması doğruydu, Tamirci Çırağı Cem Karaca’nın bugüne kadar yaptığı belki de en güzel plaktı.
Olanaksız bir aşkı anlatıyor, zengin kız ve fakir delikanlı arasındaki aşkın, Ediz Hun, Tarık Akan, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın’lı filmlerde anlatılan aşklar gibi olamayacağını, tam tersine böyle bir aşkın sadece olanaksız bir yalan olduğunu söylüyordu. Şarkının etkisi, üçünün de konusu aşk olsun ya da olmasın tüm hayallerini sarsıyor, “Gerçek acıdır,” diyordu.
Oysa üçünün de, bu akşam bir araya gelme nedenleri, can sıkıntısından başka bir şey sunmayan gerçeklerden uzaklaşmak istemeleriydi. Kenan, Sedat Abi’sinin anlattıklarını bir kez daha düşünüyordu. Selçuk, Mr. Twiggy olabilmesinin ilk kez olanaksız olabileceğini hissediyordu. Ali, Çiğdem’le arasındaki aşkın, Tamirci Çırağı’nda anlatılan hikâyeye çok benzediğini fark etmişti. Herkes susuyordu, belki onuncu kez dinledikleri Tamirci Çırağı bitmiş, sessizliklerine müzik de ortak olmuştu.
Ali, Kenan’a “Bir kez daha çalar mısın?” dedi.
Kenan hiçbir şey söylemeden Tamirci Çırağı’nı tekrar başlattı. Sanki şarkının her sözcüğü, anlattığından daha fazla bir anlamla üçünün de içine işliyordu.
gönlüme bir ateş düştü, yanar ha yanar yanar...
Ali’nin gözlerinden şarkıyla birlikte akmaya başlayan yaşlar, şarkının bitişiyle hıçkırıklara dönüşerek sesli bir ağlamaya dönüşmüştü. Kenan önce şaşırmış, sonra Ali’ye sarılarak sakinleştirmeye çalışmış ama Ali’yi susturamamıştı. Ali sanki bir kriz geçiriyor, bağıra bağıra ağlıyordu.
Sanki o güne kadar hayata karşı kurduğu tüm savunma mekanizmaları alt üst olmuş, içinde bir yerlerde saklanan tüm umutsuzluğu, çaresizliği ortaya çıkmıştı.
Selçuk, getirdiği suyla Ali’nin yüzünü yıkayıp, sakinleştirmeye çalışırken, “Ne oldu, konuş biraz açılırsın,” diye sorduğunda, Ali hıçkırıklar arasında, “Biliyorum hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmayacak!” diyerek tekrar ağlamaya başladığında, Kenan Buick’i çalıştırdı. Tamirci Çırağı’nın yerine pikaba James Dean’ı koydu. Buick’in hızı ve James Dean her yaraya iyi gelirdi.
Kenan, bunu kendinde çok sınamış ve her defasında iyi sonuç almıştı.
......
Selçuk, Che Guevara posterine bakarken Ali’nin sözlerini tekrar düşündü: Sınıf duygusu herkesi yaralayan, üzen yaralar aracılığıyla mı oluşuyordu? O halde, herkes sınıf duygusuna sahip olmalıydı. Kendisinin yarası neydi? Birden hiçbir zaman kimse tarafından yeterince sevilmediğini düşündü. Annesi ve babası onun her istediğini yerine getiriyor olmalarına rağmen, onu sevmiyorlardı. Anneannesi onu, başında bir bela gibi görüyordu. Kenan ve Ali dışında doğru dürüst arkadaşı yoktu. Kenan ve Ali birbirlerini sevdikleri kadar onu sevmeseler de, yine de seviyorlardı. Onlardan başka onu seven birileri olmamıştı. Ama Sedat Abi’nin dediği gibi, sınıfsız toplumda tüm bu yaralar ortadan kalkacaktı. Yani herkes birbirini sevecekti. Che Guevara da devrim için, sınıfsız toplum için, herkesin birbirini sevebildiği, kimsenin sevgisizlikten yaralanmayacağı bir dünya için ölmüştü.
Peki şimdi o ne yapıyordu? Haldun Güvan’ı / Mr. Twiggy’i sevmekten vazgeçiyordu. Onun posterini duvardaki yerinden indirmiş, yerine Che Guevara’nın posterini asmıştı. Birini sevmek için başka birini sevmekten vazgeçmesi mi gerekiyordu? Hepsini birden sevemez miydi? Duvardan indirdiği Mr. Twiggy posterini tekrar eline aldı, onu tekrar eski yerine olmasa da Che Guevara’nın yanına asmak istedi. Mr. Twiggy’nin posterine baktı, gerçekten ondan ayrılmak istiyor muydu? İnsanın sevdiği birinden ayrılması bu kadar kolay mıydı?
Mr. Twiggy ile ilk karşılaşmaları, annesinin yine bir yaz tatili için Almanya’dan geldiği günlerde olmuştu. Annesinin aldığı bir Ses mecmuasının kapağında karşısına çıkmıştı. O zamanlar henüz sekiz-dokuz yaşlarında olmalıydı. Mr. Twiggy’yi görür görmez büyülenmiş gibi olmuştu. İlk önce yabancı bir artist sanmıştı. İpincecik vücudu, sarı saçları ve giysileriyle tam bir yabancı artist gibiydi. Ses dergisinin kapağının alt bölümünde: “Mr. Twiggy, Avrupa seyahatinden döndü,” yazıyordu. Annesine, heyecanla Mr. Twiggy’nin kim olduğunu sormuş, o da uzun uzun Mr. Twiggy’yi, Avrupa’da da ünlü ilk Türk mankenini uzun uzun anlatmış, “Belki bir gün sen de onun gibi ünlü bir manken olursun,” demişti. Annesinin bu sözlerinden sonra uzun uzun aynanın karşısında durmuş, Mr. Twiggy’e benzeyen yanlarını keşfetmeye çalışmıştı.
O günden sonra her hafta Ses dergisinin kasabadaki gazeteciye geleceği günü iple çekmeye başlamış, her aldığı Ses dergisinde Mr. Twiggy’den bir haber, bir resim ummuş, bulabildiği haftalar sanki kendi haberini ve fotoğrafını görmüş gibi sevinmişti. Ve geçen her hafta ile birlikte Mr. Twiggy gibi ünlü bir manken olma isteği büyümüş, sonraları saçlarını onun gibi tarar, kıyafetlerini onun giydiği kıyafetlere benzetmeye çalışır olmuştu.
Şimdi Mr. Twiggy’ye veda zamanı gelmişti. Aslında saçlarını onun gibi taramaktan vazgeçip, Kenan gibi kısacık kestirdiği zaman farkında olmadan vazgeçmeye başlamış, manken olmak yerine devrimci olmaya karar vermişti. Ama ayrılığı, bu ayrılığın getirdiği burukluğu, acıyı, posterini duvardaki yerinden söküp çıkardığında hissetmeye başlamıştı. Doğru bir şey mi yapıyordu? Mr. Twiggy ile Che Guevara’nın posterlerini yan yana astığını düşündü. Hem oluyor, hem olmuyordu. Eski Selçuk ve şimdiki Selçuk’un yan yana durması gibi oluyorlardı. Evet, ikisi de kendisiydi ama birine veda etme zamanı gelmişti. Kenan, Ali ile kavgalarını anlatırken “Hata onda değil bendeydi,” demişti. “Bunların olmasına ben zemin hazırladım, bundan sonra kendini beğenmiş bir küçük burjuva olmayacağım.”
Kenan’ın kendine karşı bu kadar acımasız olmasına, bunları söyleyebiliyor olmasına hayran olmuştu. O halde kendisi de bu küçük burjuva özentiliğinden vazgeçmeli, Mr. Twiggy’e veda etmeyi bilmeliydi.
Elindeki Haldun Güvan posterini yere bıraktı. Veda edecekleri sadece Haldun Güvan / Mr. Twiggy ile sınırlı değildi. Astığı Che Guevara posterinin hemen yanında duran David Bowie posteri de aynı uyumsuzlukla orada duruyordu. Daha ayıklaması gereken plakları da vardı. Bu gece bu işi bitirecek, odasına ve kendine yeni bir görünüm verecekti. David Bowie posterini de asılı olduğu yerden indirdi. Ali ya da Kenan, odasının yeni hallerini gördüklerinde ne düşüneceklerdi acaba? Kenan mutlaka beğenirdi. Devrimci olduktan sonra onunla daha fazla yakınlaşmışlardı. Bazen, okul çıkışı birlikte uzun uzun yürüyorlar, devrimden, kasabadaki faşistlerin örgütlenmesinden söz ediyorlardı.
Ali’nin ise odasının yeni halini beğenip beğenmeyeceğinden çok emin değildi. Artık o da devrimci olmuştu ama Ali, sevdiklerinden kolay kolay vazgeçemezdi. Emin olduğu bir şey varsa, o da Ali’nin David Bowie posterini duvardan indirmesinden hoşlanmayacağıydı. Ali ile David Bowie hayranlıkları nedeniyle tanıştıklarını ve ilk sohbetlerinin David Bowie üzerine uzun uzun konuşmaları olduğunu hatırladı. Ali, David Bowie’nin Sarrow adlı şarkısına adeta tapıyordu. Sonra da düşününce buna çok şaşırmıştı. Ali’nin, onun anlayamadığı bir müzik zevki vardı. Bir yandan, Nilüfer’e hayranlık duyuyor, bir yandan da David Bowie seviyordu. Ali’ye dair emin olduğu bir başka şey de, onun kendi odasındaki Nilüfer, David Bowie ve Kenan’ın hediye ettiği posterlerini, daha uzun süre sökmeyeceğiydi.
Ali de devrimci olmuş, hatta daha dünkü toplantılarında onu temsilcileri seçmişlerdi ama kendisinin hedefi daha büyüktü. O, Che Guevara gibi büyük bir devrimci komutan olacaktı. Hey’in konserine gittiklerinde aldığı yeni plaklarla birlikte Che Guevara’nın hayatını anlatan bir kitap da almış ve okumuştu. Kitabı okurken çok heyecanlanmıştı. Kendisini Küba’nın ve Bolivya’nın dağlarında hissetmiş, Che Guevara’nın yaşadıklarını sanki kendi yaşamış gibi olmuştu. Kitabı bitirdikten sonra heyecanla, okuduklarını Kenan’a ve Ali’ye anlatmış, ben de “Che Guevara gibi tıp öğrenimi görmek istiyorum,” demişti. “Devrimci mücadelemizi sürdürürken –özellikle dağlarda– bir doktor olmanın çok yararı olacağını düşünüyorum.” Bu sözlerini Ali susarak dinlemiş, Kenan, “Ben de tıbbı tercih edeceğim,” diye cevap vermişti.
Şimdi, tekrar Che Guevara’nın Bolivya dağlarındaki mücadelesini düşünüyordu. Oysa, Küba’daki devrimden sonra Küba’nın ekonomiden sorumlu bakanı olmuştu, ama o bu görevi bırakmış, Bolivya’daki devrimcilere yardımcı olmak üzere onların yanına gitmişti. Kendisi de böyle yapabilir miydi? Bu ülkede de bir gün devrimi yapmış olsalar ve yine o da, Che Guevara gibi ekonomiden sorumlu bakan olsa, bakanlığı bırakıp bir başka ülkeye devrim için gider miydi? “Giderim,” diye düşündü. Eğer Che Guevara böyle yapmamış olsaydı, bugün onun posterini duvarına asar mıydı? Belki bir gün onun da posterini başkaları odalarının duvarlarına asacaklardı.
Ajda Pekkan, Alice Cooper, Sweet, Slade posterlerini de odanın duvarlarından söktü. Ajda Pekkan, en az Mr. Twiggy kadar hayatında önemli olmuştu. Annesi ile arasındaki en önemli bağdı. Ajda Pekkan’ı da annesi aracılığıyla tanımış ve sonrasında vazgeçememişti. Hâlâ, annesi yaz tatilleri için geldiğinde, en önemli sohbet konularının başında Ajda Pekkan geliyordu. Artık Ajda Pekkan konuşmayacaklardı. Annesine Che Guevara’yı anlatacaktı. Annesi büyük olasılıkla dinleyecek, sonra Almanya’ya geri döndüğünde onu ve anlattıklarını unutacaktı. Unutacak mıydı? İlk kez bunu soruyor ve düşünüyordu.
Annesi için onun bir değeri var mıydı ki? Evet tatillerde her istediğini satın alıp getiriyor, onunla ilgileniyor görünüyordu ama ya sonrası? Daha doğumundan birkaç ay sonra, onu anneannesine bırakıp giden o değil miydi? Birden kendini istenmeden dünyaya getirilmiş biri gibi hissetti. Annesi ona mecburen katlanıyordu. Sevmemiş ve hatta doğumunu istememişti. İstese anneannesinin yanına bırakır mıydı? Hayvanlar bile yavrularını büyütünceye kadar yanlarından ayırmıyorlardı. Aslında, çocukluğundan beri içinde yer etmiş olan yalnızlık ve kimsesizlik duygusunu ilk defa fark ediyordu. Şimdi... Ajda Pekkan, Alice Cooper, Sweet, Slade posterlerini odasının duvarlarından indirdikten sonra...
Bu posterler, bu kendi için ve arkadaşları için aldığı plaklar, annesinden ve babasından bitmek tükenmek bilmeyen istekleri hep bu kimsesizlik duygusunu unutmak için değil miydi? Ama demek ki unutamamıştı, bazı şeyler unutulmuyordu, günü gelince o duygu gelip; “Artık beni fark et!” demişti. Bu duygu ile kendini güçsüz hissetti. Odasının duvarlarından söktüğü posterlerin yanına çöktü. Ali’nin, kendisine tuhaf gelen bir biçimde neden herkesi sevmeye çalıştığını şimdi anlıyordu. O da aslında kimsesizdi. Ve bunu unutmak için, kendisinden farklı olarak kimsesizliğini unutmak için böyle bir yol bulmuştu. Kenan’da öyle değil miydi? O da kimsesizdi. Bir annenin, bir babanın, bir abinin olması, kimsesizliği sona erdirmek için yeterli değildi. Hatta bazen anneler ve babalar bu kimsesizliği yaratıyorlardı. Fakat, Kenan’ın abisi Sedat Abi farklıydı. Çünkü, o da onlar gibiydi. Kenan, babasının ona yaptıklarını anlatmıştı.
Gözleri tekrar yanına oturduğu Ajda Pekkan posterine takıldı. Annesi, Ajda Pekkan’ı sevdiği kadar onu sevmemişti. Taptığı Ajda Pekkan’ı, şimdi kendisinden annesini çalanlardan biri gibi görüyordu. Annesi, Ajda Pekkan’ı çok sevmiş, o da, annesi onu sevdiği için Ajda Pekkan’ı çok sevmişti. Aynı şeyi seviyor olmak aralarında sanki tek gerçek bağ gibiydi. Ama olmamıştı işte. Ajda Pekkan posterlerinin, resimlerinin, plaklarının annesinin yerini tutmadığını şimdi; günün birinde fark etmişti. Artık Ajda da, annesi de olmayacaktı. Yaşamak için, ayakta kalmak için annesine de, Ajda’ya da ihtiyacı yoktu.
Kenan ve Ali’nin arkadaşlıkları ona yeterdi. Hem devrim mücadelesinde Ajda’ya da, annesine de yer yoktu.
İçindeki kimsesizlik öfke ile yer değiştiriyordu. Oturduğu yerden kalktı, plaklarının başına geçti, sıra onların ayıklanmasındaydı. Artık, neleri ve kimleri dinleyip dinlememesi gerektiğinin farkındaydı. Hızla plaklarını karıştırmaya ve atacaklarını ayırmaya başladı.
Tüm Ajda Pekkan plakları...
Ali, kendisine kızsa da David Bowie ve Nilüfer plakları...
Slade, Alice Cooper ve Sweet’ler...
Ne için ve kim için aldığını unuttuğu Gönül Yazar’lar, Semiramis’ler, Gökben’ler...
Kung Fu Fighting’ler, Si Tu Savais Combien Je T’aime’ler...
Fausto Papetti’ler, James Last’ler...
.......................
Olanaksız bir aşkı anlatıyor, zengin kız ve fakir delikanlı arasındaki aşkın, Ediz Hun, Tarık Akan, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın’lı filmlerde anlatılan aşklar gibi olamayacağını, tam tersine böyle bir aşkın sadece olanaksız bir yalan olduğunu söylüyordu. Şarkının etkisi, üçünün de konusu aşk olsun ya da olmasın tüm hayallerini sarsıyor, “Gerçek acıdır,” diyordu.
Oysa üçünün de, bu akşam bir araya gelme nedenleri, can sıkıntısından başka bir şey sunmayan gerçeklerden uzaklaşmak istemeleriydi. Kenan, Sedat Abi’sinin anlattıklarını bir kez daha düşünüyordu. Selçuk, Mr. Twiggy olabilmesinin ilk kez olanaksız olabileceğini hissediyordu. Ali, Çiğdem’le arasındaki aşkın, Tamirci Çırağı’nda anlatılan hikâyeye çok benzediğini fark etmişti. Herkes susuyordu, belki onuncu kez dinledikleri Tamirci Çırağı bitmiş, sessizliklerine müzik de ortak olmuştu.
Ali, Kenan’a “Bir kez daha çalar mısın?” dedi.
Kenan hiçbir şey söylemeden Tamirci Çırağı’nı tekrar başlattı. Sanki şarkının her sözcüğü, anlattığından daha fazla bir anlamla üçünün de içine işliyordu.
gönlüme bir ateş düştü, yanar ha yanar yanar...
Ali’nin gözlerinden şarkıyla birlikte akmaya başlayan yaşlar, şarkının bitişiyle hıçkırıklara dönüşerek sesli bir ağlamaya dönüşmüştü. Kenan önce şaşırmış, sonra Ali’ye sarılarak sakinleştirmeye çalışmış ama Ali’yi susturamamıştı. Ali sanki bir kriz geçiriyor, bağıra bağıra ağlıyordu.
Sanki o güne kadar hayata karşı kurduğu tüm savunma mekanizmaları alt üst olmuş, içinde bir yerlerde saklanan tüm umutsuzluğu, çaresizliği ortaya çıkmıştı.
Selçuk, getirdiği suyla Ali’nin yüzünü yıkayıp, sakinleştirmeye çalışırken, “Ne oldu, konuş biraz açılırsın,” diye sorduğunda, Ali hıçkırıklar arasında, “Biliyorum hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmayacak!” diyerek tekrar ağlamaya başladığında, Kenan Buick’i çalıştırdı. Tamirci Çırağı’nın yerine pikaba James Dean’ı koydu. Buick’in hızı ve James Dean her yaraya iyi gelirdi.
Kenan, bunu kendinde çok sınamış ve her defasında iyi sonuç almıştı.
......
Selçuk, Che Guevara posterine bakarken Ali’nin sözlerini tekrar düşündü: Sınıf duygusu herkesi yaralayan, üzen yaralar aracılığıyla mı oluşuyordu? O halde, herkes sınıf duygusuna sahip olmalıydı. Kendisinin yarası neydi? Birden hiçbir zaman kimse tarafından yeterince sevilmediğini düşündü. Annesi ve babası onun her istediğini yerine getiriyor olmalarına rağmen, onu sevmiyorlardı. Anneannesi onu, başında bir bela gibi görüyordu. Kenan ve Ali dışında doğru dürüst arkadaşı yoktu. Kenan ve Ali birbirlerini sevdikleri kadar onu sevmeseler de, yine de seviyorlardı. Onlardan başka onu seven birileri olmamıştı. Ama Sedat Abi’nin dediği gibi, sınıfsız toplumda tüm bu yaralar ortadan kalkacaktı. Yani herkes birbirini sevecekti. Che Guevara da devrim için, sınıfsız toplum için, herkesin birbirini sevebildiği, kimsenin sevgisizlikten yaralanmayacağı bir dünya için ölmüştü.
Peki şimdi o ne yapıyordu? Haldun Güvan’ı / Mr. Twiggy’i sevmekten vazgeçiyordu. Onun posterini duvardaki yerinden indirmiş, yerine Che Guevara’nın posterini asmıştı. Birini sevmek için başka birini sevmekten vazgeçmesi mi gerekiyordu? Hepsini birden sevemez miydi? Duvardan indirdiği Mr. Twiggy posterini tekrar eline aldı, onu tekrar eski yerine olmasa da Che Guevara’nın yanına asmak istedi. Mr. Twiggy’nin posterine baktı, gerçekten ondan ayrılmak istiyor muydu? İnsanın sevdiği birinden ayrılması bu kadar kolay mıydı?
Mr. Twiggy ile ilk karşılaşmaları, annesinin yine bir yaz tatili için Almanya’dan geldiği günlerde olmuştu. Annesinin aldığı bir Ses mecmuasının kapağında karşısına çıkmıştı. O zamanlar henüz sekiz-dokuz yaşlarında olmalıydı. Mr. Twiggy’yi görür görmez büyülenmiş gibi olmuştu. İlk önce yabancı bir artist sanmıştı. İpincecik vücudu, sarı saçları ve giysileriyle tam bir yabancı artist gibiydi. Ses dergisinin kapağının alt bölümünde: “Mr. Twiggy, Avrupa seyahatinden döndü,” yazıyordu. Annesine, heyecanla Mr. Twiggy’nin kim olduğunu sormuş, o da uzun uzun Mr. Twiggy’yi, Avrupa’da da ünlü ilk Türk mankenini uzun uzun anlatmış, “Belki bir gün sen de onun gibi ünlü bir manken olursun,” demişti. Annesinin bu sözlerinden sonra uzun uzun aynanın karşısında durmuş, Mr. Twiggy’e benzeyen yanlarını keşfetmeye çalışmıştı.
O günden sonra her hafta Ses dergisinin kasabadaki gazeteciye geleceği günü iple çekmeye başlamış, her aldığı Ses dergisinde Mr. Twiggy’den bir haber, bir resim ummuş, bulabildiği haftalar sanki kendi haberini ve fotoğrafını görmüş gibi sevinmişti. Ve geçen her hafta ile birlikte Mr. Twiggy gibi ünlü bir manken olma isteği büyümüş, sonraları saçlarını onun gibi tarar, kıyafetlerini onun giydiği kıyafetlere benzetmeye çalışır olmuştu.
Şimdi Mr. Twiggy’ye veda zamanı gelmişti. Aslında saçlarını onun gibi taramaktan vazgeçip, Kenan gibi kısacık kestirdiği zaman farkında olmadan vazgeçmeye başlamış, manken olmak yerine devrimci olmaya karar vermişti. Ama ayrılığı, bu ayrılığın getirdiği burukluğu, acıyı, posterini duvardaki yerinden söküp çıkardığında hissetmeye başlamıştı. Doğru bir şey mi yapıyordu? Mr. Twiggy ile Che Guevara’nın posterlerini yan yana astığını düşündü. Hem oluyor, hem olmuyordu. Eski Selçuk ve şimdiki Selçuk’un yan yana durması gibi oluyorlardı. Evet, ikisi de kendisiydi ama birine veda etme zamanı gelmişti. Kenan, Ali ile kavgalarını anlatırken “Hata onda değil bendeydi,” demişti. “Bunların olmasına ben zemin hazırladım, bundan sonra kendini beğenmiş bir küçük burjuva olmayacağım.”
Kenan’ın kendine karşı bu kadar acımasız olmasına, bunları söyleyebiliyor olmasına hayran olmuştu. O halde kendisi de bu küçük burjuva özentiliğinden vazgeçmeli, Mr. Twiggy’e veda etmeyi bilmeliydi.
Elindeki Haldun Güvan posterini yere bıraktı. Veda edecekleri sadece Haldun Güvan / Mr. Twiggy ile sınırlı değildi. Astığı Che Guevara posterinin hemen yanında duran David Bowie posteri de aynı uyumsuzlukla orada duruyordu. Daha ayıklaması gereken plakları da vardı. Bu gece bu işi bitirecek, odasına ve kendine yeni bir görünüm verecekti. David Bowie posterini de asılı olduğu yerden indirdi. Ali ya da Kenan, odasının yeni hallerini gördüklerinde ne düşüneceklerdi acaba? Kenan mutlaka beğenirdi. Devrimci olduktan sonra onunla daha fazla yakınlaşmışlardı. Bazen, okul çıkışı birlikte uzun uzun yürüyorlar, devrimden, kasabadaki faşistlerin örgütlenmesinden söz ediyorlardı.
Ali’nin ise odasının yeni halini beğenip beğenmeyeceğinden çok emin değildi. Artık o da devrimci olmuştu ama Ali, sevdiklerinden kolay kolay vazgeçemezdi. Emin olduğu bir şey varsa, o da Ali’nin David Bowie posterini duvardan indirmesinden hoşlanmayacağıydı. Ali ile David Bowie hayranlıkları nedeniyle tanıştıklarını ve ilk sohbetlerinin David Bowie üzerine uzun uzun konuşmaları olduğunu hatırladı. Ali, David Bowie’nin Sarrow adlı şarkısına adeta tapıyordu. Sonra da düşününce buna çok şaşırmıştı. Ali’nin, onun anlayamadığı bir müzik zevki vardı. Bir yandan, Nilüfer’e hayranlık duyuyor, bir yandan da David Bowie seviyordu. Ali’ye dair emin olduğu bir başka şey de, onun kendi odasındaki Nilüfer, David Bowie ve Kenan’ın hediye ettiği posterlerini, daha uzun süre sökmeyeceğiydi.
Ali de devrimci olmuş, hatta daha dünkü toplantılarında onu temsilcileri seçmişlerdi ama kendisinin hedefi daha büyüktü. O, Che Guevara gibi büyük bir devrimci komutan olacaktı. Hey’in konserine gittiklerinde aldığı yeni plaklarla birlikte Che Guevara’nın hayatını anlatan bir kitap da almış ve okumuştu. Kitabı okurken çok heyecanlanmıştı. Kendisini Küba’nın ve Bolivya’nın dağlarında hissetmiş, Che Guevara’nın yaşadıklarını sanki kendi yaşamış gibi olmuştu. Kitabı bitirdikten sonra heyecanla, okuduklarını Kenan’a ve Ali’ye anlatmış, ben de “Che Guevara gibi tıp öğrenimi görmek istiyorum,” demişti. “Devrimci mücadelemizi sürdürürken –özellikle dağlarda– bir doktor olmanın çok yararı olacağını düşünüyorum.” Bu sözlerini Ali susarak dinlemiş, Kenan, “Ben de tıbbı tercih edeceğim,” diye cevap vermişti.
Şimdi, tekrar Che Guevara’nın Bolivya dağlarındaki mücadelesini düşünüyordu. Oysa, Küba’daki devrimden sonra Küba’nın ekonomiden sorumlu bakanı olmuştu, ama o bu görevi bırakmış, Bolivya’daki devrimcilere yardımcı olmak üzere onların yanına gitmişti. Kendisi de böyle yapabilir miydi? Bu ülkede de bir gün devrimi yapmış olsalar ve yine o da, Che Guevara gibi ekonomiden sorumlu bakan olsa, bakanlığı bırakıp bir başka ülkeye devrim için gider miydi? “Giderim,” diye düşündü. Eğer Che Guevara böyle yapmamış olsaydı, bugün onun posterini duvarına asar mıydı? Belki bir gün onun da posterini başkaları odalarının duvarlarına asacaklardı.
Ajda Pekkan, Alice Cooper, Sweet, Slade posterlerini de odanın duvarlarından söktü. Ajda Pekkan, en az Mr. Twiggy kadar hayatında önemli olmuştu. Annesi ile arasındaki en önemli bağdı. Ajda Pekkan’ı da annesi aracılığıyla tanımış ve sonrasında vazgeçememişti. Hâlâ, annesi yaz tatilleri için geldiğinde, en önemli sohbet konularının başında Ajda Pekkan geliyordu. Artık Ajda Pekkan konuşmayacaklardı. Annesine Che Guevara’yı anlatacaktı. Annesi büyük olasılıkla dinleyecek, sonra Almanya’ya geri döndüğünde onu ve anlattıklarını unutacaktı. Unutacak mıydı? İlk kez bunu soruyor ve düşünüyordu.
Annesi için onun bir değeri var mıydı ki? Evet tatillerde her istediğini satın alıp getiriyor, onunla ilgileniyor görünüyordu ama ya sonrası? Daha doğumundan birkaç ay sonra, onu anneannesine bırakıp giden o değil miydi? Birden kendini istenmeden dünyaya getirilmiş biri gibi hissetti. Annesi ona mecburen katlanıyordu. Sevmemiş ve hatta doğumunu istememişti. İstese anneannesinin yanına bırakır mıydı? Hayvanlar bile yavrularını büyütünceye kadar yanlarından ayırmıyorlardı. Aslında, çocukluğundan beri içinde yer etmiş olan yalnızlık ve kimsesizlik duygusunu ilk defa fark ediyordu. Şimdi... Ajda Pekkan, Alice Cooper, Sweet, Slade posterlerini odasının duvarlarından indirdikten sonra...
Bu posterler, bu kendi için ve arkadaşları için aldığı plaklar, annesinden ve babasından bitmek tükenmek bilmeyen istekleri hep bu kimsesizlik duygusunu unutmak için değil miydi? Ama demek ki unutamamıştı, bazı şeyler unutulmuyordu, günü gelince o duygu gelip; “Artık beni fark et!” demişti. Bu duygu ile kendini güçsüz hissetti. Odasının duvarlarından söktüğü posterlerin yanına çöktü. Ali’nin, kendisine tuhaf gelen bir biçimde neden herkesi sevmeye çalıştığını şimdi anlıyordu. O da aslında kimsesizdi. Ve bunu unutmak için, kendisinden farklı olarak kimsesizliğini unutmak için böyle bir yol bulmuştu. Kenan’da öyle değil miydi? O da kimsesizdi. Bir annenin, bir babanın, bir abinin olması, kimsesizliği sona erdirmek için yeterli değildi. Hatta bazen anneler ve babalar bu kimsesizliği yaratıyorlardı. Fakat, Kenan’ın abisi Sedat Abi farklıydı. Çünkü, o da onlar gibiydi. Kenan, babasının ona yaptıklarını anlatmıştı.
Gözleri tekrar yanına oturduğu Ajda Pekkan posterine takıldı. Annesi, Ajda Pekkan’ı sevdiği kadar onu sevmemişti. Taptığı Ajda Pekkan’ı, şimdi kendisinden annesini çalanlardan biri gibi görüyordu. Annesi, Ajda Pekkan’ı çok sevmiş, o da, annesi onu sevdiği için Ajda Pekkan’ı çok sevmişti. Aynı şeyi seviyor olmak aralarında sanki tek gerçek bağ gibiydi. Ama olmamıştı işte. Ajda Pekkan posterlerinin, resimlerinin, plaklarının annesinin yerini tutmadığını şimdi; günün birinde fark etmişti. Artık Ajda da, annesi de olmayacaktı. Yaşamak için, ayakta kalmak için annesine de, Ajda’ya da ihtiyacı yoktu.
Kenan ve Ali’nin arkadaşlıkları ona yeterdi. Hem devrim mücadelesinde Ajda’ya da, annesine de yer yoktu.
İçindeki kimsesizlik öfke ile yer değiştiriyordu. Oturduğu yerden kalktı, plaklarının başına geçti, sıra onların ayıklanmasındaydı. Artık, neleri ve kimleri dinleyip dinlememesi gerektiğinin farkındaydı. Hızla plaklarını karıştırmaya ve atacaklarını ayırmaya başladı.
Tüm Ajda Pekkan plakları...
Ali, kendisine kızsa da David Bowie ve Nilüfer plakları...
Slade, Alice Cooper ve Sweet’ler...
Ne için ve kim için aldığını unuttuğu Gönül Yazar’lar, Semiramis’ler, Gökben’ler...
Kung Fu Fighting’ler, Si Tu Savais Combien Je T’aime’ler...
Fausto Papetti’ler, James Last’ler...
.......................














elanvital # 3. July 2009, 15:02
Okuduğum en samimi dönem yazılarından biri.Kitabı en kısa sürede alacağım.Elinize sağlık.