Thursday, 8. October 2009, 16:45:40
mevsimsizkar
Yağmur olup toprağa kavuşamıyorum, dokunamıyorum gökyüzüne. Mavilerimi çok tan çaldı çirkin ellerin “biliyor musun” saklamaya tenezzül etmediğim O bedenimi şimdi sensiz bulamıyorum, halbuki çokta sıradan biriydin önce sonraları vazgeçemediğim bir alışkanlık olup sızdın hücrelerime. Gözlerindeki O sevgiye muhtaç çocuk, ellerindeki marifet, tenindeki kadınsı kokun sanki geri vermek ister gibiydi ( utanıp ) senin benden aldıklarını.
Kırgındım biraz... daha önce rastlamadığım tılsımının bana bıraktıklarına. Çokta kararlı çokta cesaretli gibi duruyordun ancak, korkuyordun da. Bir bildiğin var gibiydi O bıçak sırtı, keskin hilal, çatık kaşlarında. Bitmesin istiyordum bu rüya, hiç bitmesin. Sana ulaşmak için tüm yolları zorluyordum ve tüm gücümü toplayıp avuçlarıma biraz daha sana yaklaşmaya çalışıyor, biraz daha kayboluyordum. Yalnızlıklarımda aklıma gelen ilk şey oluyordun sonra. Seni seviyor muyum diye düşünüyordum uzun-uzun. Üzerimdeki O ürkeklik, yüzümdeki, yalansı ve kaygan sevinme belirmeleri, sana ait üç beş parça notta okurken kendimi... düşündüm, seni gerçekten seviyor muyum
Oysa karmaşık oyunların adamı değildim ben, mesela sığara kullanmazdım bazı zamanlar nikotin koklardım küllükten ve bazen bir kızı sevdiğimi sanırdım ama sevmez korkardım dedim ya... karışık oyunların adamı değildim ben. Üzerinde durmam sanıyordum küllükteki küller havaya uçar şiirlerimle giderim sanıyordum, sen bana şiir yazmam için lazımdın sadece. Seni senden öte yaşayıp üç beş hatıra olarak kalmalıydın bende daha fazlası olmamalıydı, izin vermemeliydim. Karışık oyunların adamı değildim ben... Daha yolun başındaydık sende bana aşık değildin çekip gitmeliydin vakit geçmeden, ama gitmedin, gitmemi istemedin, gitmemi istemedim, ikimizde oyun oynuyorduk bana.
Ancak ne tuhaf ki engellenemiyordu aşkımız her geçen dakika, her geçen saniye yeni anlamlar katıyorduk birbirimize kıskançlığın verdiği o cesarete sarılıp. Sende benim olmayı kabullenmiştin artık O ürkek serçe suretinden kurtulup gözlerini hiçbir yere kaçırmadan sarılamasan da tenime “seni seviyorum” gibi kutsal bir sözcüğe hayat verebilecek kadar iyiydin ve ben “siyah kadın” ( yasak aşkın ) senin o nazarı bozuk arkadaşlarının gözünde bilmem nasıl biriydim
Yalnızlığın O alaycı hüznüyle yaşarken ben, ( kaç zaman bilinmez ) olur olmadık çıka gelişlerini bekledim. Üzerinde siyah bir esbap ve küçücük ayaklarınla nasılda çabuk çıktın hayret içimde sonu bulunmayan O yokuşu. Kal desem kalamazsın biliyorum kısa ve öz “beni seviyor musun cevap ver” diyordun işte şimdi cevap veriyorum. Küllükten tadı gelmiyor aşkının, sigaraya da başladım zaten.
“Seni seviyorum... Seni seviyorum... Seni seviyorum..
A.U.A
Monday, 28. September 2009, 17:43:30
MVSMSZ
Seni özlemenin
Ne demek olduğunu sor bana,
Yetmiş iki dilde anlatabilirim
Kitabını yazabilirim sayfalarca.
Yalnızlığın rezilliğini
Kokuşmuşluğunu
Ve çıplaklığını da.
Ama hiç kimse
Kavuşmanın güzelliğini
Sormasın bana / anlatamam.
Ben sana hiç kavuşmadım ki!
Bilmiyorum
Dudakların nasıldır.
Sıcak mı ateş topu kadar,
Yoksa soğuk mu
Buza kesmiş bir bardak su gibi?
Kıvrımlarına,
Kırmızı karanfiller mi tutunmuş,
Küle gizlenmiş kor mu var?
Tenime değdiğinde dudakların
Cemre mi düşer bedenime,
Mızrap değen bir saz teli gibi
Titrer mi yüreğim bilmiyorum.
Ben hiç dudaklarına dokunmadım ki!
Bir kadını sardığında kolların,
Ürkek ceylânlar
Nasıl kurtulur tuzağından?
Dolu yemiş yaprak gibi
Nasıl titrer bir yürek?
Ellerin nasıl okşar bir bedeni,
Goncalar
Nasıl güle döner sıcaklığınla / bilmiyorum.
Hiç sana sarılıp yatmadım ki!
Kısacası:
Tatmadım kavuşmayı / anlatamam.
Ama,
Seni özlemenin kitabını yazabilirim.
Anlatabilirim daldaki kuşa / topraktaki solucana.
Yokluğunda yıllardır
Özlemine dayanmayı öğrendim
Yokluğuna katlanmayı
Aşağılık avunmayı öğrendim nasılsa
Ustası oldum beklemenin
Tükenmek pahasına.
Ama hiç kimse / kavuşmayı,
İki derenin birbirine karışıp
Sarmaş dolaş aktığı yatağın yorgunluğunu
Sormasın bana ,anlatamam.
Çünkü seninle ben,
Ayrı kaynaktan doğmuş
Sularında hasretleri taşıyan
Başka denizlere koşan iki ırmağız.
Birbirimize uzak topraklarda tüketirken yılları
Aynamızda ayrı gökleri yansıtırız.
İşte onun için
İki dere nasıl karışır birbirine
Nasıl sığar iki nehir bir yatağa /bilmiyorum.
Seninle
Hiç aynı yatakta coşmadım ki!
Sen bana /yalnızca
Ve sadece
Kahpe sensizliği sor
Rezil beklemeyi , özlemeyi sor.
Tanrı şahidimdir
Kurda kuşa
Dağa taşa bile anlatabilirim.
Demem o ki uzaktaki yakınım:
Vuslatlara yabancıyım,
Ama,
Seni özlemenin kitabını yazabilirim
K.esen
Friday, 25. September 2009, 17:43:54
MVSMSZ
Balkondayım, elektrikler kesildi. Şehir karanlığa gömüldü tamam da, neden hiç ses yok? Aslında şu an ışıktan gözlerim kamaşıyor benim.. kimsenin göremediği.. seviyorum karanlığı da, siyahı da… bütün kusurları örter deseler de; ben gerçeği bütün çıplaklığıyla karanlıkta görüyorum. Hiçbir şey düşünmüyorum yalnızken siyahlığın vakurundayken, sadece olguya odaklanıyorum. Her şey görünüyor bana, bazen görmek istemesem de…
“Portekiz Mektupları”nı okumaya başladım bugün, 17. yüzyılda yazılmış ama hala son derece etkili. Bir rahibenin karşılıksız aşkını anlatıyor. Din görevlilerinin evlenmesi, aşk yaşaması yasak olduğu için muhtemelen idam edilmiştir, işte bu yüzden yazarının kim olduğuna dair kesin bir bilgi yok. Sadece 19. yüzyılda yapılan bir araştırmaya göre; Marina Alcaforado tarafından Chamilly Kontu’na yazıldığına dair bir söylem var.
Seviyorum böyle kitapları. Detayları en ince ayrıntısına kadar veren romanları… topuz saçlı, kabarık etekli, yemek yerken bile diken üstünde otururmuş gibi duran Fransız kadınlarını, fötr şapkalı erkekleri, cumbalı evleri, hani şu büyük avlusu olanlar…
Karşılıksız bir aşk… üstelik “mutsuzluğum için teşekkür ederim. Sizi tanımadan önce yaşadığım dinginlikten nefret ediyorum” diyecek kadar karşılıksız… ben der miydim acaba böyle bir şeyi? İçinde sırf “O” var diye sever miydim acıyı, katlanır mıydım? Bilmiyorum… “Sizi tanıdıktan sonra yaşadığım dingiLlikten nefret ediyorum” diye değiştirirdim sanırım.
“Aşk kendini birinde kandırmaktır.” diyor kitap. Doğru biraz, sonunu bile bile masallara girişmez miyiz? Erkeklerin en sevdiği oyun “baştan çıkarma” oyunuymuş. Bu yüzden kiminle oynamaları gerektiğini, ışığın nerden geldiğini seziyorlarmış. “her baştan çıkarma yeni bir fetih demekmiş ve onlar “fetih” için yaratılmışlar-mış… kendimizi bu kadar savunmasız kaptırmasaydık aşka, fethedilmeye gerek kalmazdı.
Aşk bir çıldırma haliymiş anladım, hepimizin çıldırmak istediği zamanlara denk gelince yaşanılan.. aşk bize ne veriyor ki, ne tattırıyor ki; o tadın eksikliğini çekiyoruz hep? Hep onu arıyoruz? Daha da çekeceğimizi bile bile kaçmıyoruz? Pesss.
Bilmemek benim uyuşturucum ama bunlardan kaçıp manastırdaki mahpusluğu uzatırsam; uyanışım çok acılı, çok sarsıcı, çok sancılı olacak. Gene de gözlerim yeniden görmeye başladığında özgür olacağım.
Tek bildiğim masallarda yakışıklı prens bizi uykudan uyandırırken; gerçekte onun öpücüğüyle gaflet uykusuna daldığımızdır.//alıntı
Friday, 25. September 2009, 16:00:50
MVSMSZKAR
fırçam hep yanımdadır
gittiğim bir yerde kendimi
gizlemem gerekebilir diye
size gerçek beni göstermekten
çok korkuyorum
yapacaklarınızdan korkuyorum
belki güler belki kaba şeyler söylersiniz
sizi kaybetmekten korkuyorum
aslında kendimi gizlemek değil
size gerçek beni göstermek istiyorum
ama anlamaya çalışmanızı da istiyorum
gördüğünüz ne ise
onu kabul etmenize ihtiyacım var
eğer sabırlı olur ve gözlerinizi kaparsanız
üzerime sürdüğüm bütün boyaları silerim
lütfen gerçek beni göstermenin
ne kadar zor olduğunu anlayın
işte şimdi bütün boyaları sildim
kendimi çıplak ve basit hissediyorum
hem de üşüyorum
bu gördüklerinize rağmen beni seviyorsanız
benim arkadaşımsınız
saf altın kadar katıksız
ama yine de boya fırçamı yanımda taşımalıyım
elimin altında olmalı
beni anlamayan birilerine rastlarım diye
sevgili arkadaşım lütfen beni koru
beni içten sevdiğin için teşekkür ederim sana
ama izin ver boya fırçam yanımda kalsın
ben de kendimi sevene kadar. Bettie Youngs