Gülemedim ki hiç hasta yataÄının baÅında, Haberi bu yüzden yoktur annemin sol yanaÄımdaki gamzeden Komidinin üstündeki ilaçların sayıları arttıkça Kutularından yaptıÄım gökdelenin uzamasına seviniyordum Ve bilmezdim.. Annemin yaÅantısındaki renkliliÄin Yalnızca raflara dizili kavanozların içindeki reçeller olduÄunu,
Bilerek mi yanına almadın giderken, BaÅının yastıkta bıraktıÄı çukuru ?? Güveniyordum oysa ben sevgimize Vapur iskelesi ya da tren istasyonundaki saatin doÄruluÄu kadar..
Beni, senin gibi bir de annem terketmiÅti.. Ki göbeÄimde durur onun yokluÄundan bana kalan çukur SıralanmıŠsaksılar vardı limana bakan penceremizin önünde Ve çiçekler arkasında ekmek kırıntıları serpen martı yüzlü bir anne,
Annesinin dizlerinin dibinden hiç ayrılmayan uslu bir çocuk gibidir Limandaki deniz!.. Ama sokaÄa çıkıp dalga olmak geçer yüreÄinden..
Hiç bir bardakta dudak payı bırakmadınız bana Bir kaÅık sesini bile çok gördünüz Åekersiz içerek çaylarınızı İki çocuk rahatlıkla oturduÄumuz kapının eÅiÄine Kendi baÅıma zor sıÄıyorum bugün Büyüdükçe insan yalnız mı kalıyor ne ??
Deniz kıyısında bir martıyla konuÅurken görüyormuÅ dostlarım beni sürekli, Bir kaptanım çünkü, kaÄıt gemilerden emekli
KabuÄunu koparmadan ne bir elmayı soyabildim Ne de iyileÅtirebildim bir yaramı Ama karÅıma çıkınca kızmadım hiç elma kurduna Bendim çünkü bıçaÄı saplayan onun yurduna
Büyüklerle ben yapamıyorum Ãocuklar da almıyor beni oyunlarına Devlet dairesinde yangından kurtarılmayacak sıkıÅmıŠbir çekmece gibiyim Açılamıyorum sana..
KardeÅiyle sokaklarda hep bir örnek giydirilen Sen nasıl sevmezsin eÅitliÄi ?! Yürürken düÅen çoraplarını aynı hizaya getirmek için Annen deÄil miydi önünde diz çöken ??
Yol kenarlarındaki yaÄmur mazgallarını kumbara sanıp HarçlıÄımı atardım Bu yüzden en çok denizden alacaklıyım...
"Beni affedin efendim. Bir yanlıŠanlama da olabilir ama, beni siz mi çaÄırdınız ?? Bana siz mi 'gel' dediniz ?? "
Eflatun'u tepeden tırnaÄa süzen Åeyh ona Åu cevabı verdi:
"Biz insanlara 'gel' diyenleriz. DoÄru yere geldin. "
Sevince kapılan Eflatun, kendisine gülümseyen Åeyhe Åu soruyu sordu:
"Peki beni niye çaÄırdınız ?? Bir emriniz bir ihtiyacınız mı var ?? "
Gözlerinin içi gülen Åeyh, usul gereÄi, kalkmadan önce yeri öptü ve 'evet' dedi.
"Senin temiz kalbine ihtiyacımız var. Bazıları var ki buraya gelir ve huzur bulur, yine bazıları var ki buraya gelir ve bizler onda huzuru buluruz. "
DiÄer canlar da yeri öpüp ayaÄa kalktıklarında, Åeyh ellerini göÄsünde çapraz yaptı ve hafifçe eÄilip eflatunu selamladı. Ardından, Galata Mevlevihanesinin canları ve dedeleri delikanlının baÅına üÅüÅtüler. Biri sıcak su ve temiz bir bezle yüzündeki kan izlerini temizlerken diÄeri kaÅı üzerindeki yaraya kantaron merhemi sürdü. Bir baÅkası ise bembeyaz bir tülbentle yarasını sardı. Eflatunun hikayesini hemen hepsi, az yada çok tahmin edebiliyordu. Ama uzun söze gerek olmadıÄını en iyi bilen kiÅi, Mevlevihanenin Åeyhi İbrahim Dedeydi. Eflatun'a yatacak bir yer bulmak için dıÅarı çıktıklarında, Åeyh İbrahim Dede ona Åöyle dedi:
"Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'gel' dememiz deÄil, ayrıca onların sana 'git' demeleri. Hiç kimseye 'kötüdür' deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.. "Suskunlar / İhsan Oktay Anar----
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
--
-
bu oyun çok güzel bi evle başladı: şöförü olmayan güzel bi otobüs.. güzel bi kutu.. ve güzel bi kız.. hayır sanırım ben yanıldım ?! çünki biraz daha önce başlamıştı.. hiç bi anlamı olmayan iğrenç bi sözcükle başladı, o sözcük 'metastaz' saçma sapan bişeydi hatta mamut bile olabilirdi üstelik annemi de ağlatmıştı; sonuç olarak doktorlar bişey bilmiyorlar.. saçma sapan konuşuyorlar, giydikleri pantolonlar da çok kötü, sizce bu halde anneme yardım edebilirler mi ?? ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
yetişkin olmak buydu; iki yüz kilometre yapabilen bi arabayla altmış kilometrenin üstüne çıkamamak..
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
arkadaşlar gözlükler gibidir; önce sana ilginç şeyleri gösterirler, ama sonra yorarlar; ama bazen gerçekten harika gözlükler de bulabilirsiniz.. benim.. Sofie'm vardı..
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
-eğer ben günün birinde evlenirsem ?! --mutlaka buna engel olucam.. -büyüdüğün zaman ne olucaksın --hükümdar -vay canına bi hükümdar mı, bi ülken de olucak mı ?? --kesinlikle, ayrıca haremim ve kölelerim de; bana hizmet edicekler -çok iyi.. --ya sen ?? -şeyy ben, hayır çok aptalca.. --hadi söylee ?! -hoşuna gitmeyebilir?! --ama ben sana söyledim hadii. -turta olmak istiyorum, çilekli bi turta, kremşantili.. bi pastanenin vitrininde.. --turta mı olucaksın yani, yani pasta mı ?? -tabiii ki, başka ne olabilir ki ben turtalara bayılırım.. --turta..turtaa.. auuv evet yaa bi turta.. evet bu harika bişey..
Üç yıl önce, son kız arkadaşından ayrıldığında, hem kız arkadaşı, hem de kendisi benzer düşüncelerle karşı karşıya kalmıştı. Günlerce bu çelişkiyi açıklamaya çalıştıysa da, bir sonuca varamamıştı. Nasıl oluyordu da biten bir ilişkide her iki taraf da haksızlığa uğrayanın kendisi olduğunu düşünebiliyordu ?? Aradığı açıklamayı en nihayet, bir çift martının uçuşuna tanık olduğu bir günde bulmuştu ressam.. Kaldığı evin az ilerisindeki falezlere kurmuştu o gün tuvalini. Tam resme daldığı sırada, yakınından havalanan bir martı denize doğru süzülüşe geçmişti. Hemen ardından, karşı kayalardan fırlayan bir başka martı da aynı yönde alçalmaya başlamıştı.. İkisi de suya çarpmalarına az bi mesafe kala, seri birer manevra yaparak göğe doğru yükselişe geçmiş; adeta kanatlarıyla birbirlerine sarılmış bir vaziyette, falezlerin seviyesini bir hayli aşana dek yükselişlerini sürdürmüşlerdi. Bu iki martının uçuşunu izlerken kendince bir çıkarımda bulunmuştu: Bağlanabilmek için, önce bağımsız olmak gerekir. Oysa insanların çoğu, yeni ilişkilere eski bağlarla geliyorlardı.. Geçmişten taşıdıkları ister güvensizlik, ister anlaşılamamak, isterse de çevrelerine ördükleri savunma duvarları olsun, her ba yeni ilişkiyi özgürce yaşamalarını engelliyordu. Daha önce ilişkilerinde haksızlığa uğradıkları konusunda belki haklıydılar ama; haksızlık edenin karşı taraf değil de, bırakamadıkları 'geçmişleri' olduğunu göremiyorlardı.
İşte farklı kayalarda, ayrı ayrı kendine yetebilmeyi gerçekleştirebilmiş bu iki martı, birbirleri için 'geçmişte'ki yerlerini terk edebilmiş; sıfır seviyesine inerek benlik bağlarından arınmış, böylece 'bir' olarak göğe doğru yükselebilmişlerdi.. Ressamın martılı resimler yapma alışkanlığı işte o günlerden kalmaydı. Ama martısı artık tek başına uçmaktan usanmış, alçalacağı gün için sabırsızlanmaya başlamıştı. Belki bunu gerçekleştireceği kıyı burası değildi ama, yine de hiç bir yere ayrılamıyor, tepede daireler çizmeye devam ediyordu. Hava iyice karardığında, Diana'nın bu akşam da sahile uğramayacağını anlamıştı.. Kayıp Gül / Serdar Özkan
Yarım küre biçiminde bir çift küçük davuldan oluşan ve İslam musikisinin önemli çalgılarından olan “kudüm” dindışı ve mehter müziğinde “nakkare” adıyla anılmakta idi. “Kudüm”ün çapları yaklaşık 28-30 cm civarındaki davulları dövme bakırdan yapılmış olup biri büyük diğeri küçük iki çanağa benzer. Yüksekliği ise yaklaşık 16 cm. olan çanaklar dibe doğru daralırlar. Büyüğünün ağzına iki küçüğünün ağzına bir milim kalınlığında deri gerilir. Kudüm çanağı, eskiden dut ağacından yapılırmış. Birisinin üzerine deve, diğerininkine de merkep derisi gerilir. Iki canagin büyüklügünün birbirinden farkli olmasinin sebebi icra sirasinda farkli tini elde etmek icindir. Tiz ses veren davul (tek) sola; öbürü (düm) sağa konur. Daha ince bir derinin gerildiği 'tek' boyut olarak da 'düm'den biraz küçüktür.
Devrilip sallanmalarını önlemek için simit denen içi pamuk doldurulmuş bir çift meşin halka üstüne oturtulurlar. “Kudüm`ün bakır gövdesi metalik tınıyı gidermek amacıyla çoğunlukla dıştan meşinle kaplanır.
Zahve denilen, kemikten ya da tahtadan yapılmış, uçları yuvarlak iki değnekle, bu enstrümana yavaş yavaş vurularak usûl tutulur. Mevleviler arasında yaygın olarak kullanılır. Bununla ilgili olarak bir anekdot anlatılır. Anekdot, Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhi Osman Selâhaddin Efendi'ye aittir.
Yenikapı Mevlevîhanesi'nin yakınındaki bir köşkte, düğün münâsebetiyle hazır bulunan müzik ekibinin çifte nâra {kudüm'e benzer}sı patlar. Çalan çingene, o civardaki mevlevîhanede bunu bulacağını düşünerek, oraya koşar. Kudumzenbaşı'dan kudüm ister. Ancak bu yaman çalgıcının isterken, "kudûm-i şerif" demeyip; "çifte nâra" deyişi de canını sıkar. Ona "çifte nâra demezler, kudûm-i şerif derler" karşılığını vererek, kapıdan koğar. Sonra gidip, durumu şeyhe şikâyet eder. Rind bir zat olan Osman Selâhaddin Efendi, "neşelerini kaçırmayaydın, vereydin" deyince kudûmzenbaşı "ama efendim kudûm-ı şerife, bu çingene çifte na'ra diyor" diye mukabele eder. Şeyh Efendi de şu karşılığı verir: "Zararı yok; o, çingene eline düşerse çifte nâra, tekkeye gelirse yine kudûm-ı şerif olur"
Gel dergeh-i munlâya da bak gör ne safa var, Her bir elem-i mühlike bin derd-i deva var. Efsâne-i zühhâd gibi zerk u riya yok Avâz-ı kudüm u ney ü tanbur-ı neva var. Hüseyn Fahreddin Dede
..Es'e'ye Bir ben miyim bu kadar az ?? Bu yoksulluktur.. Ne haram yedim, ne eğildim Bu yalnızlıktır.. Ya çok sevdim unutuldum; Ya birinde çok şey buldum, Bir gecede aşka durdum.. Ağlama gönlüm Gönlüm ağlama İnsan diyorlar aslıma ? Aslımız topraktır!! Bu gönül bir aşktan anlar Ömrüm bir seraptır.. Ne doğruyum, ne de eğri Yaşadığım nerden belli.. Bu garipliğim az şey mi ?? Ağlama gönlüm gönlüm ağlama