Skip navigation.

neshe

"Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere; Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere..." Necip Fazıl Kısakürek

Sevgi Duvarı


Sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpcülerin elleri
Çöpcülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Dustuğum yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim

Can Yücel

Çocuk-ken Kadın



-Nereye bakıyon öyle bön bön, heç mi görmedin gız saat
-Dur hele şöyle, gız açsana bacağını

Zaman akıp geçiyor bu odada, çocuk kadın gözlerini alamıyor akreple yelkovanın hareketlerinden. Bir de şu üzerindeki adam, bacaklarının arasındaki sızı olmasa. Adam üzerinde gidip gelirken gözleri hala adamın kolundaki saatte çocuk kadının. Kaç kez daha dönecek yelkovan akrebin peşi sıra. Canı acıyor. Gözlerinden birkaç damla yaş boşalıyor. “ Neden bırakmıyorlar dağ, bayır koşayım. Dayımın getirdiği naylon bebekle oynayayım. Kim bu adam. Daha yüzüne bile bakmadım. Neye benzer? Mem û Zin’i anlatırdı ya nenem bize masal diye. Masal masal martaval. Düğün yaptılar bahçede, annem ağlıyordu bir köşede. Ben baktım, gözlerini kaçırdı. Sonra bu adam, halay çekiyordu, halayın başındaydı ya kaldırıp da kafamı bakmadım yüzüne. Mendili sallayan kolundaki saat ışıl ışıldı, güneş vurdukça parlıyordu. Pek bir güzel görünüyordu insanın gözüne. Kolu havaya kalkıp indikçe, sanki saatte çoşkuyla katılıyordu halaya”

- Hayvanın gızı hayvan
-Dursana ne gıpraşıyon lan ordan oraya
-Aç gız, aç diyorum bacaklarını,

Şimdi bu saatin üzerindeki iki çubuk, biri diğerinden evveli ya, ya da biri geri diğeri evveli. Dün doğum yapan kara koyunumuza benzer ya bizim, kuzulu. Peşi sıra koşar ya kuzu anasının. Ben sağdım da içirdim ya anasından ilk sütünü. Önce biri gider, diğeri peşisıra. Baksam mı acep yüzüne, kimdir bu adam. Anacım sen gel gurtar, öldürecek beni burada. Daha ne kadar sürer? Bu adam niye böyle sesler çıkarıyor? Ben gittim ya, anam ne yapacak bir başına? Pek bir mahzundu, gariban anam kim yardım eder sana şimdi tarlada bağda. 6 çocuk kaldı başına.

Adam sonunda işini bitirdi, devrildi yatakta çocuk kadının yanına. Odaya vuran ayışığında silüetini görüyor adamın. Şakaklarına dökülmüş beyazlıklar, koca bir ağız ve burun, dağılmış saçlarıyla pek de bir çirkin görünüyor gözüne. Masallardaki çirkin, tek gözlü dev gibi. Sonra kolundaki saate takılıyor gözü. Karanlık odada hafif bir fosfor ışığı yayıyor saatin kadranı. Kalkmaya davranıyor yataktan ya, her yanı sızım sızım. Alışık yediği dayaklardan, ama bacaklarının arasındaki bu ağrı, adım atmasına bile izin vermiyor. Yatağın kenarında oturuyor biraz. Geceliğinde bir ıslaklık var ama, elleriyle yokluyor, parmaklarına bulaşmış kanı görüyor. Korkuyor birden. Şimdi bu ne olaki.. Adet bile görmemişken bıraktığı bekareti bu yatakta, öylesine uzak ki ona herşey kadınlığa dair.

-Kalk gız, yıkan, Allah’ın mundarı..

Yataktaki çirkin yığından geliyor bu ses, halbuki uyuyor diye nasıl sevinmişti.

-Git yıkan gel sonra bu çarşafı neyin değiştir. Bana da su ısıt. Ne sallanıyorsun. Sersem sersem ne bakıyorsun. Öğretmedi mi usulünü bu işin anan sana. Ananın gafasına sıçayım ben.

Deyip yine yan dönüp uyuyor sesin sahibi. Neredeki bu evin ayakyolu acaba? Getirdiler bıraktılar buraya, kocası olacak adamın anası ile kaldığı evmiş. Giderek kararıyor odanın içi, midesi bulanıyor acıdan. Ayaklarını sürüyerek odanın içinde bir yere çarpmadan yönünü bulmaya çalışıyor. Kapıyı bulup çıktığında seviniyor, ama karanlıkta hareket eden bir şey mi var ne? Ürperiyor birden.. Bu sırada birisi elinde gaz lambası ile yaklaşıyor ona doğru. Gaz lambasının ışığında kara suratlı bir kadın. Hatırladı şimdi, bahçede oyun oynadığı gün görmüştü bu kadını. Anasının yanında duruyordu, kendisine bakıp da birşeyler konuşuyorlardı. Şimdi karşısına zebellah gibi niye dikilmişti acep?

-Bitirdi mi işini aslan oğlum? Ne ettin gız çarşafı?
-Doplamadım daha ana.
-Gız kevaşe öğretmedi mi senin o sünepe anan, git getir çarşafı, dışarı asacağım. Gonu gomşu görsün, oğlumun namı yürüsün.
-Getirem ana..
-Git uyandır paşamı da yıkansın bir yol,
-Tamam ana

Odaya döndü tekrar, bu arada bacaklarının arasından akan kan bileklerine kadar inmişti. Yatakta yatan adama doğru gitti. Gün yavaş yavaş ışımaya başlıyordu dışarıda.

-Galk anan çağırıyor seni,
-Ne etcekmiş len anam beni?
-Yıkansın diyor, suyu ısıtmış anan.. Çarşafı götüreceğmişim.
-Bir uyutmadınız adamı, Allahın belaları, çek sıyır çarşafı.

Çocuk kadın asılıyor çarşafa ama mümkünatı yok bu adamın ağırlığı altından bu çarşafı almanın. Bir iki deniyor, adam söylene söylene kalkıyor yataktan, pijamasını geçiriyor bacağına, saatin kadranı daha bir belli şimdi. Ayaklarını sürüyerek çıkıyor odadan, dönüp bakmıyor odanın içinde bıraktığına. Çocuk kadın yavaşça topluyor çarşafı, katlamaya çalışıyor titreyen ellerle, tuhaf bir rüya görüyorum herhal diyor içinden. Gözlerinden yaşlar dökülüyor yavaş yavaş. Çarşafı katlarken ellerine bulaşan kana takılıyor gözleri. Korkuyor. Gün ışımaya başlamıştır iyice. Yaşlı kadın giriyor odaya.

-Ver gız, neye bakıyon öyle. Bir çırpıda alıyor çocuk kadının elinden çarşafı. - Git de herifini yıka aşağıda. Havlu, temiz çamaşır hazırladım ben. Al bunları. Hadi, git sen de yıkan sabah ezanı okunmadan, dolaşma böyle mundar. Kadın geldiği hızla çıkıyor odadan.

Çocuk kadının bacaklarının arasından damlayan kan peşi sıra iz bırakıyor tahta döşemenin üzerinde. Masallarda ormanda yolunu kaybetmemek için geçtiği yollara buğday tanesi bırakan çocuklardan değil o. Ama siz kan izlerini takip edin, yarım kalmış çocukluğuna ulaşırsınız yüzlerce, binlerce kadının.. Kayıp tarihlerine çocuk kadınların..

Neşe / 2009

Halil Cibran

Bunun üzerine Almitra, "Bize sevgiden bahset..." dedi.

Ve o başını kaldırdı, insanlara baktı.
Üzerlerine sinen derin dinginliği duyumsadı.

Ve yüksek bir sesle konuşmaya başladı:

"Sevgi çizi çağırınca, onu takip edin,
Yolları sarp ve dik olsa da...

Ve kanatları açıldığında, bırakın kendinizi,
Telekleri arasında saklı kılıç, sizi yaralasa da...

Ve sizinle konuştuğunda, ona inanın,
Kuzey rüzgarının bir bahçeyi harap edişi gibi,
Sesi tüm hayallerinizi darmadağın etse de...

Çünkü sevgi sizi yücelttiği gibi, çarmıha da gerer.
Sizi büyüttüğü ölçüde, budayabilir de...

En yükseklere uzanıp, Güneş'le
titreşen en hassas dallarınızı okşasa da,
Köklerinize de inecek, ve onları sarsacaktır,
Toprağa tutunmaya çalıştıklarında...

Mısır biçen dişliler gibi sizi kendine çeker;
Çıplak bırakana kadar döver, harmanlar;
Kabuklarınızı, çöplerinizi ayıklar, eler...

Bembeyaz olana kadar öğütür sizi;
Esnekleşene kadar yoğurur;
Ve Tanrı'nın İlahi sofrasına ekmek olasınız diye,
Sizi kendi kutsal ateşine savurur...

Sevgi bütün bunları,
Kalbinizin sırlarını bulasınız diye yapar,
Ve bu biliş, Hayat'ın kalbinin bir cüzzünü yaratır...

Ancak korkunun kıskacında,
Salt sevginin huzurunu ve hazzını ararsanız,
O zaman örtün çıplaklığınızı,
Ve sevginin harman yerine adım atın...

Adım atın, kahkahaların tümünün olmadığı,
Sadece gülebileceğiniz mevsimsiz dünyaya,
Ve ağlayın, ama tüm gözyaşlarınızla değil...

Sevgi hiçbir şey sunmaz, sadece kendisini,
Hiçbir şey kabul etmez, kendinde olandan gayri...

Sevgi sahip çıkmaz, sahiplenilmez de;
Çünkü sevgi, sevgi için yeterlidir, tümüyle...

Sevdiğinizde, "Tanrı benim kalbimde," yerine,
Şöyle deyin, "Ben kalbindeyim Tanrı'nın ..."

Ve sanmayın yön verebilirsiniz sevginin akışına,
Çünkü sevgi, yolunu kendi çizer,
sizi değer bulduğunda...

Sevgi bir şey istemez, tamamlanmaktan başka...

Fakat seviyorsanız ve ihtiyaçların arzuları varsa,
Bırakın bunlar sizin de arzularınız olsun...

Erimek ve akmak, geceye şarkılar sunan bir dere misali,
Şefkatin fazlasının verdiği acıyı bilip,
Kendi sevgi anlayışınla yaralanmak,
Ve kanamak, yine de istekle ve coşkuyla...

Şafak vakti kanatlanmış bir gönülle uyanmak,
Ve bir sevgi gününe daha, teşekkürle uzanmak...

Sessizce çekilmek öğle vakti, sevginin vecdini duymak,
Akşamın çöküşüyle de, eve huzurla dönmek...

Ve uyumak, kalbinde sevgiliye bir dua,
Ve dudaklarında bir şükür şarkısıyla..."


Ermiş isimli eserinden

Kadın

Allahın duvarında bir harftir kadın
Siyah kuğuya benzer
Beklemeyi öğrenmiş


Bejan Matur

Bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma Meryem….

"Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, bir kadını gösterir. Her zaman. Bunu hiç unutma Meryem…

Seninle benim gibi kadınlara hayatta yalnızca bir, tek bir marifet gereklidir, o da zaten okulda öğretilmez.
O da tahammül.
Sabretmek.
Katlanmak.

Sahip olduğumuz tek şey bu yeteneğimizdir…. Bir erkeğin kalbi fesat, habir bir şeydir, Meryem. Bir ananın rahmine hiç benzemez. Kanamaz, sana yer açmak için genişlemez..."

Khaled Hosseini

Hiçbir Şey Senden Eski Değil...

"Kutuplarda ayı avcıları buzların içine jilet kadar keskin bir baltayı yerleştirir,keskin tarafın üzerine biraz kan sürerlermiş.Bunu bilmeyen ayı gelip kanı yalarken dili kesilirmiş.

Ama kanın tadından dilinin acısını fark edemez,kendi kanını yalamaya başlarmış. Damarlarındaki kan tükenince, olduğu yere yığılırmış.Avcı da gelip derisini yüzermiş.

Avcılar ayıları kurşunlarla vururlarsa, ayının postu delineceği ve çok para etmeyeceği için bu yolu denerlermiş.

Dilimi kesen o keskin bıçağın ne olduğunu anlamaya kalkışmadı ğım için, varoluşumun o arka bahçesine hep gözlerimi kapattım. Küçük bir inanç yeterdi yaşamam için, ihtiyacım olan kendimi aldatma inancı..

Bu küçük ve zavallı inanç, kendi kanımı emerken kendimi unutmama yeterdi.Böyle yaptım..."

Cezmi Ersöz

Ben hayatta kendi durumumu dikkatle saptadım

"Bana acımakla vakit kaybetme Montjean. Ben hayatta kendi durumumu dikkatle saptadım. Ne fazla mutluluğa, ne de fazla acıya yer bırakıyorum.

Kendime güvenli ve kararlı bir yüzeysellik edindim. Zevklerim var ama iştahlarım yok. Gülüyorum ama pek seyrek gülümsüyorum. Beklentilerim var ama umutlarım yok. Esprilerim var ama mizahım yok. Çok atağım ama hiç cesaretim yok. Açık sözlüyüm ama içtenliğim yok.

Çekiciliği güzelliğe tercih ederim. Güzel kurulmuş bir cümle bence anlamlı bir cümleden daha iyidir. Her şeyde yapaylığı seçerim.. Belki bazıları beni kendime acımakla bile suçlayabilirler.

Ne olursa olsun, senin beni ziyan ediyorsun diye suçladığın hayat, zaten o kadar değerli bir şey değil. Kumar oynuyorsam bile bozuk parayla oynuyorum sayılır..."


Rodney Whitaker
"Trevanian"


(Reyhan Akseki'ye teşekkürlerimle)

PEPUK

Munzur dağı eteklerinde kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerde. Baharın geleceğini muştulayan cemreler beklenir. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düşer. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla.... Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başlar. Cemre havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, bitkilerin, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep olur. Bir umut olur canlı cansız tüm varlıklara.

Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliveriri dağlara, ovalara, kırlara. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler, süsenler (sosın) kaldırır bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından laleler, frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar, yabangülleri. İç gıdıklayan kokularını etrafa yayarlar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.
Baharın gelmesiyle birlikte kuşlar daha bir neşeli öter, daha bir neşeli uçar gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akar, daha bir çoşkuyla eser rüzgar.
Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini saçar evrene.
Kenger, karların erimesiyle yetişen en önemli bitkilerden biridir çocuklar için. Bir taraftan soyulup yenilir, yemeği yapılır diğer yandan sakızı toplanır. Kenger sakızıyla da meşhur bir bitkidir, üzerine türküler bile yakılmıştır. Kengeri, önemli yapan bence tüm bunlardan da öte acıklı efsanesidir. Farklı biçimde de olsa kengerin bittiği her yerde pepuk kuşu efsanesi bilinir ve çocuklara anlatılır...
Efsane, kimi yerlerde farklılık da gösterse, konu benzerdir. Kimi yerde erkek kardeşin acısı anlatılır kimi yerde kız kardeşin acısı...

Pepuk Kuşu Efsanesi

Bir varmış bir yokmuş... Vakti - zamanda Anadolu’nun küçük bir dağ köyünde anne baba ile iki çoçuğu yaşarmış. Çocuklarının biri erkek diğeri de kız imiş. Bu ailenin herkesi imrendirecek derecede neşe, mutluluk ve sevinç içerisinde dilekleri gerçekleşir her şey gönüllerince olurmuş. Oturdukları köyde gayet sevilen bu iki güzel çocuk da gün gelmiş cıvıl cıvıl kuş sesleri, kuzu meleyişleri, dere çağlayışları arasında mavi ve yeşilin alabildiğine uzandığı yaylaların güzelliği içinde, boylu boyunca dağların eteklerinde bulunan ağaçların gölgeleri ve serinliği içinde güle, oynaya, büyümüşler.

Taa ki günün birinde anneleri aniden rahatsızlaşıp ölünceye dek. Bu durum,ailenin tüm neşesini, huzurunu, mutluluğunu üzüntüye çevirip yok etmiş. İki kardeş de artık eskisi gibi ne gülmüş ne de sevinip oynamışlar. Her tarafa ağır bir yas ve sis bulutu çökmüş...

Bir müddet sonra evde aş pişirecek kimsesi olmadığı için babaları yeniden evlenmek zorunda kalmış. Evlenmişte üvey anneleri kısır olduğu ve de çocuğu olmadığı için çocukları hiç sevmez, düşmanca davranırmış. Fırsat buldukça kötülük eder, elinden gelen her zulmü yapmaktan geri durmazmış.
Hele babaları evden çıkınca vay haline çocukların, onlara türlü türlü eziyetler eder rahat yüzü göstermezmiş. Çocukları gece gündüz çalıştırp, döver ve kimseye anlatmamaları için de korkuturmuş. Zavallı çocuklar bütün bu kötülüklere rağmen yine de babaları üvey annelerinin yaptıklarına inanmaz diye çaresiz her eziyete katlanarak yaşamlarını sürdürme çabası gösterirmişler. ..

Babalarının yine evde olmadığı bir bahar günü, üvey anneleri iki kardeşe torba, bıçak ve kazma vererek,dağa kenger toplamaya gönderir . İki kardeş sabah erkenden evden ayrılarak kenger toplamak için dağın yolunu tutmuşlar. Abla bir bir topladığı kengerleri kardeşinin sırtında taşıdığı torbaya koyarmış ve böylece de hava kararmaya başlayıncaya kadar kenger toplamışlar. Artık köye dönmek üzereyken Abla, kardeşinin sırtında taşıdığı torbanın dolup dolmadığını anlamak için torbayı yere indirip bakmışki ne görsün, torbada bir tek kenger yok. Bu duruma şaşıran iki kardeş, ’Sabahtan beri topladığımız kengerleri gizli gizli yedin değil mi?” Biz şimdi eve nasıl döneriz? üvey annemiz bizi öldürür!.. ’ deyip çıkışmış kardeşine.

Kardeşi ise ’Hayır abla, bana yemem için verdiğin bir tek kengerin dışında yemin olsun ki yemedim!’ demiş. Ancak ablasını bir türlü inandıramamış. ’Abla eğer hala bana inanmıyorsan istersen karnımı aç da bak!’ demiş. Ablası almış bıçağı karnını yarmış bakmış ki kendisinin verdiği bir kengerin dışında midesi bomboş kardeşinin, meğerse kengerleri o yememiş!... Kardeşi doğru söylemiş. Kardeşinin karnını dikmeye çalışmışsa da kardeşi oracıkta ölmüş.

Gidip torbaya tekrar bakmışki torbanın dibi delik ve sabahtan bu yana topladıkları kengerlerin döküldüğünü anlamış. Meğer üvey anneleri onlara (akşam kötülük etsin diye) dibi delik torbayı vermiş.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla neye uğradığını şaşırmış ve orada bulunan pınarın suyuyla kardeşini yıkayıp ağlaya ağlaya gömüvemiş. Gömütün yeri belli olsun diye de başucuna bir fidan dikmiş.

Eve döndüğünde kardeşini soran babasına. ’O biraz yoruldu oduncularla gelecek’ demiş. Oduncular gelmiş, çocuk gelmemiş.
- Nahırla gelecek demiş.
Nahır da gelmiş, ama çocuk yine yok.
- Davarla gelecek.
Davar da gelmiş çocuk hala ortalada yok.
Genç kız bir yandan baba korkusu, diğer yandan vicdan azabıyla kıvrılmış,yanmış, tutuşmuş parça parça olmuş yüreği.

Kardeşine inanmamakla hata yapıp onun ölümüne sebep olan abla, bu acı ve vicdan azabıyla Allah’a yalvarmaya, dua etmeye başlamış. ’Allah’ım beni pepuk kuşu yap bu dağlara sal ki dünya döndükçe dağlardan dağlara kardeşim diye seslenip durayım!...“

Efsane bu ya o gece kızın dileği kabul olur, genç kız o gece Allahtan, pepuk kuşu olmuş ve gidip kardeşinin başucundaki ağaca konup hep kardeşi için seslenip durmuş. Ve işte o gün bu gündür bu kız, pepuk kuşu olarak dağlarda oradan oraya dolaşarak, kardeşini öldürdüğü için herkese kendini ihbar eder durur:
Her bahar mevsimi kengerin yerden bitmesi ile beraber pepuk kuşunun acıklı ötüşü de başlar.

’Pepuu’
“Kekuu” (baba)
“Kim yaptı?“
“Ben yaptım”
’Kim öldürdü?’
’Ben öldürdüm’
’Kim yıkadı?’
’Ben yıkadım’
“Vah! Vah! Vah!”

Dağlarda öten bu kuşun bu gün hala, kardeşini öldüren o genç kız olduğu söylencesi, Erzincan’ın Caferli köyü ve diğer çevre köylerde yaygın bir biçimde bu şekilde anlatılır... Onun çıkardığı seslere bile acıklı bir ifade ve anlam yüklenmiş. Çocukluğumda bunun bir efsane değil de gerçekten yaşanmış bir öykü olduğuna inanır ve o kuşa çok acırdım!...
Bu efsane hala doğunun bir çok yöresinde anlatılmaktadı r. Komşu illerde de aynı efsanenin değişik şekillerde anlatıldığı bilinmektedir. Doğu illerinde yaşayan yaşlı genç hemen hemen herkes “pepuk kuşu” efsanesini farklı bir şekilde de olsa bilir.

Nuri Can

belki de yanlış bir leyla


bir sabah çıksam kaybolsam
dönmesem kalsam anılarda
belki bir sevda türküsünde vurulurdum
gel künyemi al dağlardan

aşk nedir söyle kayboldum?
belki bir düşte unutulmak?
her sabah bi dev masalında uyanında
hep çocuk kalmak, kurtulmak

kar yağıyor bu gece
öyle beyaz ki şehir
anlamak bir ömür sürer
hayat niye kirlenir?

karlı bi gece sen buldun
kaldırımlarda kalbimi
al götür rüzgarlara savur hadi durma
ver benim eski yarimi

ben kimim söyle kayboldum?
dönmedim kaldım anılarda
her sabah bir çöl masalında uyanırdım
belki de yanlış bir leyla

Ezginin Günlüğü

Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

Sezai Karakoç