Skip navigation.

Sign up | Lost password? | Help

neyimser

hola!! merhabaaa :)

Yarım

Bir eksiğin parçalarıyız yalnızca…
Sözlerimiz yarım kaldı,
Düşlerimiz yarım…
Eğer yanında olsaydım!
Umut olabilecekti küçük oğlumun adı…
Büyük kızım deniz kokabilirdi belki..
Tek kızımın da başını okşayabilirdim…
Gözlerinin elasını baldan çalan kızı
Düşümde görebilirdim belki…
Ama yüzü benden kaçıyor,anılar yarım…
Acımışlığıma,hayata kapılmışlığıma
Şaşıyor meleklerim…
eksiğin parçalarıyız yalnızca..
Hayaller yarım kaldı…
Konuşmalar yarım..
Geldiğinde…
Hayalden bir kule bulacaksın…
Gökyüzüne doğru uzanan…
Adını yazan bulutların arasında uzanan..
O kulede…
gözlerin rengini verecek şarkılara…
o zaman bir bizin parçaları olacağız..
gecenin en son elveda diyenleri…
yarının mutluları,bu akşamın hüzünlüleri…
ellerin kavuştuğu saatin bekçileri…

sarphan uzunoğlu

a half..

Only, we are pieces of an absence
Our words didn't finish
So our dreams
If i was with you
I could have called my daughter hope
My daughter would smell like you
But her face is going away from me
Memories are incomplete
With my addictness to life, to my hurtfulness
angels are sad.
We are just parts of an absence
My dreams haven't finished
So my tomorrows..

When you come,
you'll find a tower
Which clims up to the sky
which writes your name with clouds

in that tower
your eyes will give the songs their names
then we will be parts of us
last good byes of the night
tomorrow's hopes,tonights dissapointments
raiders of the impossible reunion..

sarphan uzunoğlu

Yoksun

,


Bir Yaşar Kurt Şarkısı

kendim gibi olamadim
uzak durdum hep kendim
anilarim birer birer
bak kirilip döküldüler

simdi yoksun
sonunda yoksun
burda yoksun
zaten yoksun

anilarim birer birer
bak kirilip döküldüler

belki bir an belki bir gün
hatirlamak o günleri
sarkilarim birer birer
bak kirilip döküldüler

simdi yoksun
sonunda yoksun
burda yoksun
e zaten yoksun

sarkilarim birer birer
bak kirilip döküldüler

Seni Düşünmek

seni
sevmek var bir tek
bir kuşun kanadına takılıp gitmek var yani
rüzgar esince onu dinlemek var
pencereyi kapamak yerine
seni düşünüp uyuyamamak var
efkardan sigara içmek istemek
şişede bir şeyler aramak
en çok hatırlamak var
en çok seni düşünmek
elmadaki kurt gibi elmaya dair şeyleri değil
elmanın kendisi gibi sanki
senmişim gibi seni düşünmek...

su...

Güvercin...

, ,


Ferhan Şensoy'un Bir Şiiri:



"yorulduk mu güvercinim/umudum
bir yerlere konalım mı
çok ıslandı kanatların
durup nefes alalım mı
belki yolumuz yakın
sen uçarsan ey umut
doğan güneş bizden yana
ilk doğuşu değil ki bu"

Turkish Football Failure..

, , , ...

In my first sentence, i have to say that I honestly find it difficult for our national team to have any kind of achievement in UEFA EURO 2008. Our team (Turkey), as mentioned by Uğur Meleke (who is a making comments on TV), has a completely different squad from the one expected. Romania in EURO 2008, had a match with us in 2007 August. 7 of the players in that squad played in the match against France this night. Unlikely, our squad was 60% different and most of the players in that squad such as İbrahim Toroman, Mehmet Topuz and Gökhan Ünal were excluded.




In my opinion it is all about the mentality of football in Turkey. As included in press Fatih Terim accused Orhan Pamuk (who gained NOBEL) of being insufficient nationalist. So in Turkey racist perspective is still valid. Moreover, everyone knows terim and his relationship with nationalist organizations.

However, while accusing Pamuk of being insufficient nationalist, our team was wearing a torquoise including uniform which had never been used before. It is related with this colour's relationship with Muslims and new TFF (Turkish Football Association) head is known as one of the best friends of RTE (who is our prime minister just for now).

Turkey won the match in terms of speculation, but what we saw in the field was a mess at all.

Bunu Da Basın

Açık bir mektup belki bu, belki de bir şikayet ondan bundan değil ama siz okurlardan ve yine biz yazanlardan, söyleyenlerden, “Bak şöyle olmuş.” diyenlerden. Hadi arkadaşlar, şimdi tekrar edercesine gelin etrafıma, kalın çerçeveli amerikan malı gözlüklerinizi, aşırı milliyetçi bıyıklarınızı, patronlarınızın size doğruları yazmamanız karşılığı aldığı dört çarpı dört araziye uygun ciplerinizi kapın da gelin. Bugün hesaplaşma vaktidir.


Bilindiği üzere geride bıraktığımız son bir yılda çok muhterem gazetecilerimiz çok harika haberlere imza attılar. Bilinen örnekleri kronolojik olarak vermektense zamanda geriye doğru bir yolculuk yapmayı kendi adıma uygun gördüm. Benim kim oldugumu merak edecek olursanız “Bir medya adamı olma yolunda ilerleyen sıradan bir öğrenci bir medya okuryazarı bir vatandaş, bir dünyalı, Adem oğlu vs.” derim. Unvan sıfatlarını çoğaltmak yerine söze başlamalı. Türk Telekom çalışanlarının grevinin Türk Telekomca, özel şirketler aracılığıyla kırıldığını yazmayan çok sevimli “aydın”lık ve güneşi Amerika’dan “doğan” gazetecilere bu eleştiri. Belki de Türk Haber- İş sendikasının duyurularını yansıtan muhalif dergiler vs. olmasa Türkiye hala, internet kullanıcısından telefon kullanıcısına, telekomünikasyon emekçilerine küfür ediyor olacaktı. Öyle olmadı. Birkaç muhalif dergi ve gazete, iletişim etiklerine ve halkın doğruyu bilme hakkına, yaratılan para endeksli sistemde saygı gösterdi. Grevin komünistçe bir davranış olduğunu düşünen yurdum insanı için pek bir şey ifade etmiş midir bilinmez ancak bu bir adımdır.



Basın adına adımlar atmak sanırım Türkiye’deki otuz kadar iletişim fakültesinin yola çıkış parolası olmalı. Basının olduğu yerde renkli ve sansasyonel haber arasında sıkışmış olduğu ve tüm yazarların, tüm haberlerin birbirine benzediği, tüm gazetelerin birbirinden farkı olmadığı şu günlerde bir adım atmak gerekiyor. Bu adım çok muhafazakar Zaman, çok kemalist Cumhuriyet, çok solcu Evrensel, çok liberal Radikalce atıldı aslında. Bu gazeteler arka sayfa güzelleri, pop idolü köşe yazarları yerine gerçekten taşıdıkları fikirleri yansıttılar gazetelerinin tüm sayfalarına. Fethullah Gülen gazetesine korkmadan ilan verebiliyor; Radikal’de Oran Kürtler için savaşabiliyor, Evrensel sol için yazmaya devam ediyor, Cumhuriyet demokratik mücadelesine harika bir reklam kampanyasını da arkasına alarak devam ediyor. Bu gazetelerin söyleyecek bir şeyleri var. Peki diğerlerinin nesi var?


Sahi beyler sizin neyiniz var? Hürriyet’in ve Milliyet’in editörlerinin aynı masada gazeteleri hazırlayıp sadece renk tonları ve fotoğrafları değiştirmediklerini kim iddia edebilir? Köşe yazarları dışında ne farklıdır ki bu iki gazetede?


Peki neden onca gazetesi var kızı TÜSİAD başkanı olan medya patronunun? Gazetenin objektifliğini kaybettiği yerde duruyoruz çünkü. Reklam verenin desteğiyle ayakta duran gazetenin. Çünkü Aydın Bey’in işine gelmiyor “Ormanları harap etmeyin, şu malum arazi yasasına dur deyin.” demek. Kim bilir ne büyük araziler bekliyor hanedanını ve arkadaşlarını? O gazetenin kağıdı nereden geliyor? Ormandan. “Ormanı kesmeyin.” derse arası bozulmaz mı Aydın’ım Doğan’ımın kimi insanlarla?


1700’lerin başına doğru ortaya çıkan gazete kavramının geldiği son noktada bir internet medya organında yazılıyor bu yazı. Her şeye ve herkese hakkını verip hak etmediğini göstererek. Çok sevgili Posta ve benzeri gazetemsi editörleri, rica ediyorum “Bunu da basın!”

Hangimiz Masumuz

, , , ...


Biz kimiz sorusuna ve buna dair çeşitli kuramlara her yerde rastlıyoruz. Kapitalist düzende cevap üretenler ve tüketenler. Bir de tükettirenler var. Yaratıcı ekip. Onlar da popüler kültürü, onun yarattıklarını tüketmekle meşgul olan üreticiler. Peki biz ne kadar masumuz ya da hangimiz masum?

Misal, Keban-piliç markası (tamamen uydurmadır) kuş gribi döneminde çok büyük zarara uğruyor. Bu firmanın ihmalinden kaynaklanıyor ve bir halkla ilişkiler ve reklamcılık şirketinin telefonu çalıyor. "Sarphan bey lütfen bizi bu durumdan kurtarın." Cevap gözlerdeki çizgi filmlerden fırlama dolar işaretinin belirmesi ve tilt! "Pek tabi efendim x milyon dolar.". Bu bilmem kaç milyon dolar içimizden birini satın almak için. Bu bazen güvenilir bir haber programcısı oluyor bazen de bir kadın programcısı, pek kıvırcık saçlı ama güvenilir gibi. İsmini vermekten çekinmediğim Deniz Feneri Derneği'nin Uğur Arslan'ı bir pop idol olarak yaratması ve Deniz Feneri'nin iyi kalpli imajı olarak pazarlaması gibi aslında her şey. Olaylar belgelendiği ve Deniz Feneri Avrupa'da tekmeyi yediği için böyle rahat konuşabiliyorum. Bu arkadaş da firmanın imajını o tok ses tonu ya da alışılmış cümleleriyle tazeliyor.



Bir ay sonra reklam veren (tüketici) tarafından susturulması yakın Emin Çölaşan'vari bir araştırmacı yazar Keban-Piliç'in ipliğini pazara çıkarıyor. Aynı yazarın köşesinde iki gün sonra çok hukuki bir tekzip, muhtemelen manipülasyonla dolu... O gazeteci birkaç gün sonra yol verilmiş bir gazeteci oluyor. Hakkını arıyor, çıkarlarını o karşı çıktığı gazetesinin koruduğu hükümetin elinde olan yargıda. Tabi ala ala takipsizlik kararı alıyor.

Bu ülkede zaten ne kadar hırsızlık, iki yüzlülük varsa takipsizlik kararı alıyor. 20 ytl'ye çocuk işçilerce yapılan ürünler birer hayat stili gibi reklamlarda pazarlanırken o buzdolabını alanın doksan-altmış-doksan bir hizmetçisi olacakmış gibi davranırken relamdakiler, elbette işler zora giriyor. Tüketici "Al anam al." moduna giriyor ve satın almak için daha çok üretiyor. İşte reklamcılar burada haklı olduklarını savunuyorlar: "Biz olmasak o adam yeni bir çamaşır makinası almak için bir günde daha fazla çakmak üretmeyecek, yerinde sayacak." İlk görüşte mantıklı olan bu şey günde 19 ytl'ye çalışan bir işçinin emeğinin karşılığını almadığını düşününce adaletsizliği meşru kılan bir faktör olarak çıkıyor karşımıza.

Her şeye rağmen hiçbirimiz tamamen masum değiliz. Ancak tabi ki tüketici sanıldığı kadar suçlu değil. Tüketicinin taleplerinde bir eksiklik yok. Tüketmeyi bilen bir toplum eğitmek tabii ki zor, hele bizim gibi liberalizmin kanatlarına tutunmaya çalışan bir 2. dünya ülkesinde. Zor, herkese göre değişir zor. İşine gelmemek Türk insanının zorudur. Kurtuluş Savaşı'nı atlatmış bir halk için zor kavramını düşünemiyorum.

sarphan uzunoğlu..

Okan Bayülgen Hakkında : Gece Kuşu Uçacak mı?

, , , ...

Okan Bayülgen, eleştirilere tahammül edebilen biri olmalı ki, üst üste yaptığı üç program da (Sürpriz, Hacı Yatmaz ve Kanal D'deki tasarım programı) vasatı aşamamış olsa bile kamera arkasından spotların altına geçmiyor. Yenilenme bir pop ikonu için doğal olarak gerekli bir süreç. Bugün Tarkan'ın popülerliğinin sadece gazete sayfalarıyla sınırlı kalıp İsmail YK'nın daha büyük bir kitleye etki etmesinin sebebi neyse, Okan Bayülgen'i de diğerlerinden ayırıp bir süre sonra tekrara düşmeye itecek budur: “HEDEF KİTLE!”.



Sözlük gençliği olarak betimleyebileceğimiz kitleyi kendine takipçi seçen OB (43) kendini solcu olarak tanımlayanlardan. Yani kurulu düzen çoğumuzu olduğu gibi O'nu da muhtemelen rahatsız ediyor. Kenan Evren'i, Turgut Özal'ı, Ecevit'i, Demirel'i yaşayanlardan sadece biri belki; ama aldığı hukuk eğitimi, bir dönem elinde bulundurduğu “Devlet Tiyatroları'nın en genç yönetmeni” ünvanı gibi şeyler bile bir gazete küpüründe karşımıza çıkınca bu adamda var bir şey diyoruz.




Kendisi için açılan başlıklarda Atatürk de dahil olmak üzere bütün siyasetçilerden daha çok yorum olan bu adam bu günlerde garip bir tutumla bizi olabildiğince kendinden saklıyor; ama elinden kalemi, kağıdı bırakmıyor olacak ki her gün yeni bir projeyle geçiyor insanların karşısına. Sanırım unuttuğu bir nokta var: Türk televizyon izleyicisinin yapısı. Kendisi bir röportajında “Televizyon hastalar ve yaşlılar içindir” demişti. Ne yazık ki internet çağı olarak adlandırılan çağımızda bile biz gençler obezite ve türlü rahatsızlıkların pençesinde hiçbir şey yapmayışımıza televizyonu meze ediyoruz. Buna bağlı olarak Sürpriz'in ya da Hacıyatmaz'ın izleneceği saatlerde kumandaya biz gençler hükmediyoruz.



Biz Gülben Ergen'i, Hülya Avşar'ı, Deniz Seki'yi görmek istemeyen nesiliz. Popüler kültürün eskimiş cikletlerini yenileriyle değiştirmek isteyen, yani popüler olanı değiştirenleriz. Bugün Türkiye'de en çok satanların etnik müzik albümlerinden sonra pop albümler yerine rock tabanlı albümler olmasını da Türkiye sanırım bize borçlu. Doğal olarak bizim talebimiz önem kazanıyor. Alternatif olan, farklı olan ilgi çekiyor. Ve bunca senedir bizi ekran başına kilitleyen adam “Sürpriz” programının yapımcısı olunca davayı satmış muamelesi görüyor. Tarafından uçurulmak bile bir onur kaynağı olan adam bir anda onlardan biri oluveriyor.



Televizyon izleyicisi ve popüler kültür tüketicisinin merhametli olmadığı tüm dünya ülkelerinde bilinen bir gerçek. 1995'in manşetleriyle günümüz manşetleri arasında konu olarak büyük bir fark olmasa da isimlerin değiştiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Okan Bayülgen kalıcılığı yakalayamamış ve tekrara düşmüş işler yapan bu insanları bazen konuk etti bazen eleştirdi. Eminim kısa zamanda onlardan biri olmamak üzere harika bir dönüş yapacaktır. Özlediğimiz o yüzü, yeni çıkan hafif göbeği ve sakallarıyla karşımıza çıkarıp bizi rahata erdirecek, Cumartesi'ye renk katacak olduğuna eminim, ya da emin olmak istiyorum. Aksi halde, kimin kimi uçuracağı pek belli olmaz.

SARPHAN UZUNOĞLU

Acil Demokrasi!!!

, , , ...


Acil Demokrasi

Başlığı bir şarkı sayesinde anımsıyorsunuz. Bulutsuzluk Özlemi'nin bir şarkısı. Kaç yıl önce yapılırsa yapılsın değişmeyen gerçekleri anlatan bir şarkı. Kanunların kaçıncı madde oldukları değişse bile, saksılardaki düşünceler gübresizlikten yeşermeyi bile beceremezken, gübresi yerinde olanların üstüne deliler işiyor. Açıkçası biri onları işemeye zorluyor da olabilir. Ergenekonlar, tarikatlar, büyük büyük birlikçi partiler, medyayla bağıntısı sızıntı dergisinden ibaret olanlar, sadece Zaman okuyanlar, sadece Cumhuriyet okuyanlar, yani saksıdaki kurtlar, içten içe yiyorlar ormana dalıp diğer çiçekleri. Hele ki o çiçekler saksıdan çıkıp hayatın ortasında ise.

Bugün öldürülen yazarların, aydınların ya da öğrencilerin her birinin birer çiçek olmadığını kim söyleyebilir? Böyle bir vicdan Yunus'un ya da Pir Sultan Abdal'ın yaşadığı topraklardaki hangi canlıya ait olabilir acaba?




Ece Temelkuran, 24 Kasım 2002 tarihinde sol ideolojiyle ilgili bir yazı yazmıştı. Özetle solcuları solcu gibi değil de sağcı gibi yaşamakla eleştiriyordu. Bugün bile birçok Temelkuran severinin duvarlarında asılı olduğuna emin olduğum ve solcu gibi yaşamak konusunda insanları biraz olsun umutlandırdığını düşündüğüm bu yazı aslında devrimsel bir nitelik taşıyabilirdi. Peki ne oldu da solcular solcu gibi yaşayamadı? Ben bu yazıya boşu boşuna saksılardan ve çiçeklerden bahsederek girmedim. Boşuna "Acil Demokrasi" demedim. Bugün burada saksıya işeyip doğanın tam ortasında gerçeği arayan çiçekleri öldüren çocuğu anlatacağım size.

O ki çoğunlukla ailevi bir trajedinin ortasından çıkıp gelmiş, muhtemelen kalbi kırık, son aldığı mektup icrayla ilgili ve son dokunduğu kadının değerinin üstünde ne yazık ki Atatürk resmi var. O ki çoğunlukla 90'ların Show Tv ve Flash Tv'sini izlemiş, Posta ya da Takvim okumuş, onları da spor sayfaları ve arka taraftaki iç gıcıklayıcı sahneleri için almış. İlk beğendiği kıza seni seviyorum yerine "Ohh yavrum bırakayım mı?" demiş muhtemelen. O ne yazık ki apolitik bir politik cinayet zanlısı. Tek politikliği eğitim sisteminin boşalttığı kafasına gereksiz derslerden kaçtığı günlerde kakılmış, muhtemelen bir mafya dizisine özenip kaçak bir silah sahibi olamadığından silah sahibi olan birinin dizinde oturtulmuş, adı Ogün ya da başka bir şey. Sonuçta o bizden biri. Görmekten çekindiğimiz onca insandan biri yani. Kendisini ve geleceğini korumak için yazılar yazan birinin devletin kötülüğünü istediğini düşünecek kadar cahil ve kandırılmış. Belki de en çok kandırılmış olduğu için.


Öğretmenlerini öldüren çocuklar, sömürülmesini engellemeye çalışan gazeteciyi linç eden halk, haber alma hakkının varlığından sadece insan hakları dersi zorunluysa haberdar gençler. Sahi biz kimdik?

Solun problemi burada, işte. "Acil demokrasi!" diye çığlık atıp sorunlara çözüm üretilebilecek bir süreçte iktidara gelememek ya da geldiğinde de halkın yanına zorla kafa tokuşturanları ya da liberal islamcı, takunyacıları takması.

Sol derken CHP demiyorum elbet. Ortanın solundan da bahsedemiyorum, bir ideolojiye bu kadar hakaret edilemeyeceğini düşünüyorum çünkü.



Aslında sol senin vicdanın, sağ ise cüzdanındır arkadaş. Ne yazık ki bana öyle bir saksı verdin ki sol gibi düşünüp sağ gibi yaşamak zorunda kalıyorum. Saksıma belki işemezler ama dışarıya olan merakım nasıl giderilir? Açıkçası çok merak ediyorum.

Polis Devlet is Online Now



Televizyon izlerken karşımıza çıkan onlarca ayrıntının arasından bir tanesini seçerek onun üstünden yazı yazmaca günlerimiz geride kaldı. Ülkede gündem başbakanın önüne atılan kasadan çok daha ciddi artık; çünkü o kasaları atacak derman kalmadı esnafın, işçinin kollarında. Gün korku günüdür. Lağım fareleri gibi bok çukurlarına sinenler bugün çukurlarından çıkmış, hak edenleri kemirip onları da inandırıp sömürmeye devam ediyor.

Günümüzde youtube’u takip etmeyen internet kullanıcısı olmadığından bugünlerde karşımıza en çok çıkan yorumun “Bilmem ne kemalistler süpüreceğiz sizi!” olduğunun farkına varmışsınızdır. Toplumdaki bu kamplaşmadan bahsetmek isterken herkes, çok farklı bir kamplaşmadan bahsedesim var. 1 Mayıs’ta televizyon karşısına geçip "Acaba allahsız gomünisler nasıl dayak yedi?" sorusunu soran halkın artık bu olaylara karşı giderek duyarsızlaşmasından bahsedeceğim.

AKP, eline geçirdiği bu çok haşırdatıcı güç ve sözde muhaliflerin harika pohpohlamalarıyla Amerikan bayrağına eklediği son yıldızın keyfini otorite bakımından orgazm yaşayarak gösteriyor ve bu orgazmı yaşarken sperm olarak adlandırabileceğimiz ve halkı korumak için alınan araçlardan çıkan sularla halkı ıslatıyor. Bu ülkede konuşmak isteyen nice aydının vurulduğunu gördükten sonra DİSK binasına girmenin suç olduğunu ve oradan çıkmanın tamamen şerefsizce (kime göre neye göre) bir davranış olduğunu gördük.

Polis, copu poposunun yanına koyduğunda, kendini daha erkek hissettiğinden olsa gerek, bir anda ideoloji sahibi oluyor ve silahla gelen ideoloji de hümanist değil faşist, sadist ve benzeri oluyor. Devrim kelimesinin üzerinde bu denli korku yarattığı bedenlerimiz işkenceye hazır bekliyor bu aralar doğal olarak.

“Bize masal anlatma!” diyen çiftçinin ağzını kapayan eller de bir emekçinin elleri ama neye emek verdiğin ve bilincin de önemli. Ben 68′liyim sözünü güvenle söyleyebilen şimdinin yaşlıları mı ben 2008′liyim diyen günümüz gençleri mi daha önde özgür düşünce ve entelektüellik bakımından?

Soru da cevap da basit. Siz yine de muhalif davranmayın. Malum artık ıslanmak da olası kana bulanmak da.