Skip navigation.

vefa batımı



onların gideceğini biliyordum
bu yüzden ilk önce ben gittim.
bir gurur kurtarma gidişi değildi bu
bu bir “hey nereye” denilmesi beklenilen bir gidişti.
isteksiz sürüklenen ayak sesleriydi sadece duyduğum
ardından salladığım ellere bakılmamasından şikayetçi oldum hep.
bu yüzden dönüp dönüp baktım ardıma…

onların gideceğini biliyordum
bu yüzden ilk önce ben gittim.
bir vefa batımının ufkuna doğru
ufala ufala
ardımda bıraktığım izlerden önce
ben bittim…

neylersin.

Akordiyon da Vivaldi.(summer)

,

Kafka

,



Ne anlaşılmaz bir insansınız Milena! Viyana'da yaşıyorsunuz, derdiniz başınızdan aşmış, gene de şaşmaya, üzülmeye vakit bulabiliyorsunuz... Başkalarını, örneğin beni düşünüyor, uyuyamadığım için üzülüyorsunuz
Bakın buradaki üç kız arkadaşım (üç kardeş, en büyüğü beş yaşında) daha akıllı. Uygun zaman kollarlar, gölün yakınında olalım olmayalım, beni suya atmak isterler. Kendilerine bir kötülüğüm dokunduğu için mi? Yoo.. Ne kötülüğüm dokunabilir? Biz büyükler çocukları buna benzer bir Şeyle ürkütecek olsak, bunda Şakayla karışık sevgi vardır, aşağı yukarı Şu anlama gelir: Hadi bakalım deriz, Şimdi bir şaka yapalım, hiç olmayacak bir şey söyleyiverelim. Ama çocuklar ciddidir, olmayacak şey yoktur onlar için. On kez de atma içinde başarısızlığa uğradıklarını görseler gene kanmazlar, gene denemekten caymazlar... Unutmuşlardır başaramadıklarını, bilmezler bile. Çocukların isteklerini, büyüklerin bilgilerine dayanarak yapacak olsak, onların ne denli korkunç oldukları çıkar ortaya. Dört yaşındaki küçük bir kızcağız yalnız öpülmek, yalnız okşanmak için dolaşır çevremizde sanırız... Bir ayı yavrusu gibi güçlü olduğunu ummayız; meme emdiği günlerden kalma şişkince karnıyla saldırır üzerinize, iki kardeşi de yardıma koşmuştur, sağdan soldan çekiştirirler, köprünün parmaklığına dek sürüklendiğinizi görürsünüz. Çocukların güleç babası, yanında sevimli, şişmanca karısı (arabanın içinde dördüncü çocuğu) uzaktan bakıp gülerler bu duruma, yardım etmek gelmez akıllarına! Son saniyelerimi yaşıyorum dersiniz, ama birden kurtulursunuz ellerinden... Nice olmuştur bu Kurtuluş? Bilmiyorum, anlatamam. Akıllı ya da ileriyi görmesini bilen çocuklar beni yok etmek istiyor, ciddi bir nedenleri de yok... Belki gereksiz buluyorlar beni; oysa bilmiyorlar mektuplarınızı, size yazdıklarımdan da haberleri yok.

**********

Birkaç yıl önce Moldau'daki kürek kulübünde sandala binerdim. Gölün belli bir yerine dek kürek çeker, sonra sandalı akıntıya bırakırdım. Boylu boyunca sandalın içine uzanır, akıntıyla ta aşağılara sürüklenirdim. Köprüden aşağısını seyredenler beni görüp zayıflığımla alay etmişolacaklar. Orada çalışanlardan biri bir gün dayanamadı, gülünç yanlarını bir hayli ortaya koyduktan sonra, benim öyle upuzun sandalın içine yatmışlığımı, kıyamet günündeki ölülere benzettiğini söyledi. Sözde kıyamet günü gelmişçatmış, tabutların kapakları açılmış da ölüler kımıldamadan öyle upuzun yatıyorlarmış.


Franz Kafka-Sevgili Milena'ya Mektuplar

Kirazın Tadı

Filmde artık hayattan umudunu kesmiş ve ölmek isteyen orta yaşlı bir adamın,
hiç kimsenin bilmeyeceği bir dağ yamacında ki çukura kendini toprakla örtmek istemesi için bir yardımcı arayışını anlatan ilginç bir film.

Read more...

imkansızlığım

benim için hep ulaşılmaz bir yerdeydin sen.
çocukluğumda zıplayıp zıplayıp,
bir türlü tutamadığım kiraz ağacının bir dalı gibiydin.
kıpkırmızıydın, yemyeşildin.
canım çekiyordu çekmesine ama
her seferinde yoruluyordum.
daha çok yoruluyordum…

neylersin...

seyir defteri

Otçul yaşam ünitesi sektör 27
Karamsar basınç oranı:Stabil
Hüzün basınç oranı: Seyrek
Göz yaşı kalkanları: Aktif
İtici güç üretimi:Devre dışı
Düş yoğunluğu:Katı.
Umut salınımı: Minimum
Kütlesel boşluk:Maksimum
Aşk solunumu:Yetersiz
Yaşam sarmalı: Ayrışık
Karanlığa akış hızı:Limitsiz
Zaman kavramı: Acının bulantısı

neylersin.

paranoya

*
bir şey var, bir şey.
tam şuramda.
küçük dilimin gölgesinin düştüğü yerde.
içtiğim yalanların aktığı yatağın tam ortasında.
çocukken şeker sanıp yutmaya çalıştığım bilye gibi,
hayat diye bana yutturulmaya çalışılan esaret belki, takılan.
belki de; içime attığım geçmişin çöplerinin,
gelecek yıkıntıların metan-ik sıkışması...
parmaklarımı uzatıp tutmaya çalışsam,
kalbim parmaklarını uzatıp çıkmak istiyor sanki…

bir şey var, bir şey.
tam şuramda.
yosun tutmaya başlamıştı zamanında.
her bir şeyimden kopan parça parça bir şey,
toplanıyor bir şeylerin merasimi için…
(bir şey-2008)



*
İşte yazmışım bir önceki sene. O “şey” yine geldi. Arada görünüyor kayboluyordu.
Ama bazen geldimi bırakmıyordu hiç. Nedenini bilmiyorum, beklide şiirde ki gibi metanik bir sıkışma bu. Yine geldi yine sonbahar. “şey” ismini verdim ona. Daha önce bir yazarda bunun gibi bir şeye “şey” ismini vermiş. Tıbbi terimini bilmiyorum bilmekte istemiyorum. Bir yazarın dediği gibi “doktorlar iyi şeyler için Türkçe, kötü şeyler için Latince konuşurlar” Sanırım gücüm bir level daha atlayacak boşluğa. Hani bir deyim vardır “ta burama kadar geldi” gibi bir şey de olabilir bu.

*
Bazı kabuslar görüyorum uyanıkken görüyorum hem de.
Ben bütün kabuslarımı uyanıkken görürüm. Hayal gücü insana kabus göstermekte çok başarılı.
Ve hayal gücü kuvvetli olanlarda korkak insanlar olurmuş zaten. Öyle duydum birinden.
Bu yüzden cesaretimi yitireli uzun zaman oldu.

Kabusumda boğuluyorum.
Uykudayım ve bir anda nefesim tıkanıyor. Aniden uyanıyorum
Ne burnum ne ağzımdan bir nefes akışı yok. Hemen telefona sarılıyorum 112’yi arıyorum ama birden 112 de çalışanların mors alfabesini bilmedikleri aklıma geliyor. Zaten bende bilmiyorum. Kalkmak istiyorum kalkamıyorum hemen yatağımdan yuvarlanıp masama doğru atıyorum kendimi. Bir kalem bulmam lazım. Çekmeceye elimi atıyorum ve elime bir ekmek bıçağı geliyor. Ekmek bıçağının ne işi var çekmecede diye soruyorum kendime.
Beynim nesneleri ayırt etme özelliğini kaybediyor birden. Kalem ararken ekmek bıçağına dokunmam sanırım bu yüzden oluyor. Sonunda bir kalem buluyorum. En son nefesimi 45 saniye kadar tuttuğumu hesaplamıştım. 5-6 sene önce 3 dakika kadar tutabiliyordum. 20 saniyeyi çoktan harcadım geriye 25 saniyem kaldı. Kalemi nereye batıracaktım peki? Adem elmasına mı? Kahretsin o filmde ki adam kalemi nereye batırmıştı? Düşünerek saniyelerimi boşa harcıyorum. Ve çenemin biraz altından batırmaya karar veriyorum kalemi. Bastırıyorum bastırıyorum ama nafile. İnsanın kendi boğazını delmesi ne kadar çok zormuş. Olmuyor gücüm yetmiyor. Duvara yaslıyorum kalemi ve bastırıyorum ama yine olmuyor. Sanırım o dediğim “şey” bir yıkıntı yığınıyla taşmaya hazırlanıyor boğazımdan.
Sonra çare kalemle bir şeyler yazmam gerektiğini düşünüyorum.
İnsan ölürken üstelik 10 saniyesi varken ne yazabilir?

“Üzülme Anne”
“Sigarayı bırak kardeşim.”
“Mutfakta çok dolanma baba”
“Şampiyon fener”
“Pes The Best”
“Odayı havalandır dediğinde keşke havalandırsaydım anne, bak boğuldum”
“Mezar taşımı mermerden yapın. Kenarlarına kuşlar için su dolu taslar bırakın”
“Vın ya da Jet modem ve birde laptop ile gömün beni, arada hayatın yalanları hakkında forward mailler atarım…”



*
Kabuslarım devam ederken. Bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğini düşünüyorum.
En iyisi bir doktora gitmeli diyorum kendime. Ama doktorları sevmediğimi doktorlara söyleme cesaretini bulamamaktan korkuyorum. O “şey” oradan alınırken peki ya ses tellerimi de koparıp atarlarsa?
Ses tellerinin gitar telleri gibi olup olmadığını bilmiyorum. Ya da onların oradan koparılıp koparılmayacağını da bilmiyorum.
Lanet olsun hiçbir şey bilmiyorum.
“Okuduğun binlerce şiir izlediğin yüzlerce film sana hiçbir şey kazandırmamış” diye kızıyorum kendime.
Ya da doktorlar onları sevmediğimi bildikleri için ve bir an ağzımdan o sözlerin çıkacağını anladıkları için ses tellerimi bilerek alırlarsa?
“Sesini kaybeden adam” 1-2 -3-4 diye devam eden şiirler yazmak zorunda kalırsam?
Tam “ben de seni” demem gereken anlar çıkagelirse?
Bu saatten sonra işaret dilini öğrenemem.
Ben öğrensem, anneme babama öğretemem…

Sonra aklıma birden “no mercy for the rude” filminde ki genç adam geliyor.
Filmde ki genç adam konuşamadığı için doktora gider ve doktor onun sesini geri getirebileceğini ama 10 yılda kazanabileceği bir ameliyat parası ister. Genç adam bu parayı toplamak için dünyanın en tıfıl, dünyanın en sakar, dünyanın en sessiz kiralık katili oluverir. Parayı toplar doktora verir. Doktor ameliyat gününü söyler ortadan kaybolur. Genç adam doktoru bulur ve onu içindeki sessizliğe gömer.
Adamın iç konuşmaları sesi geldiğinde söyleyeceği şarkılar şiirler bir anda sesimin kıymetini hatırlatıveriyor bana…
Bir anda mutlu oluyorum aniden. Biraz önce boş yere izlediğim için kızdığım filmler geliyor aklıma.
Gülümsüyorum. Aptalca…


*
Hani uzmanlar uyarmıştı. Herkes yatağının dibinde deprem çantasını mutlaka bulundursun diye.
Yaşadığım yer bilmem kaçıncı deprem bölgesi bu yüzden bir deprem çantası bulundurma ihtiyacı duymadım hiç. Ama artık boğulma anında yapılacaklar çantası hazırlamam gerektiğini düşünüyorum.
Çantanın içine bir keçeli kalem, bir tükenmez kalem bir de kurşun kalem koymalıyım.
Biraz da kağıt.
Daha sonra bir ses kayıt cihazı almalıyım dışarıya da ses veren cinslerinden ve o cihaza;
“Bu bir teyp kaydıdır, Mp3 ya da wma kaydı da olabilir. Hangi formatta kaydolduğu önemli değil. Duyduğunuz sesin sahibi şuan yatakta boğuluyor. Yo hayır sıkıntıdan değil gerçekten boğuluyor.
-tabi bu kaydı yapmadan önce ciğer genişletme antrenmanları yapmalıyım ve 45 saniye olan nefes tutma kapasitemi 3 dakikaya çıkarmalıyım- Bu mesajı aldıktan sonra 2dakika 30 saniyeniz var.
Adres: Bilmem ne mahallesi bilmem ne apartmanı…”şeklinde kaydetmeliyim diye düşünüyorum.
Sonra Türkiye’de hangi yere 2 dakika 30 saniyede bir Ambulans gelmiş düşüncesi beliriliyor kafama.
Yine vazgeçiyorum.

*
Ondan da vazgeçiyorum, bundan da, şundan da, her şeyden de.
Azrail,
geldiğinde seni sımsıkı kucaklayacağım büyük bir samimiyetle,
o kadar sıkı kucaklayacağım ki boğulduğunu sanacaksın…

neylersin...

Son Beklediğim




Son Beklediğim


Ufkumda bulutlar kümelerken kara bahtım,
Ben her gönül ufkunda doğan sabahtım.
Devran herkese taslarla zehir sundu da birden
Ben herkese bir neşe yarattım o zehirden.
Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle,
Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle.
Alnımdaki her çizgi beyaz bir gece saklar,
Bir başka şafaktır saçımın gördüğü aklar.
Farkım ne, emel kaynağı bir körpe çocuktan,
Madem ki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Madem ki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgar;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Son beklediğim gelmeden, ölsem de yüzünde,
Devran bulacak yar ile ağyarı hüzünde.
İsmim gezecek pembe dudaklarda elemle,
Gözler dolacak bir çocuk ölmüş gibi nemle,
Bir günde doğup can veren altın kelebekler,
Bizden daha genç bir şair öldü diyecekler!
Faruk Nafiz Çamlıbel.
Yorumlayan:Ahmet Selim

Tarık Tufan-Anna

"...ölelim diyecektim az kalsın.
ölmeyelim, biz hiç ölmeyelim Anna...
"



Şiir:Tarık Tufan
Yorumlayan:İsmail Kılıçarslan

kelepçe


boynuma doladığın suçluluk duygusu
ne zaman bana kin duyduğunu düşünsem sana sürükledi beni
sürüklendim bir geminin arkasına bağlanmış bir sandal gibi.
ardında bıraktığın hınç köpüklerine boğuldum
battım çıktım
çıktım battım…
ne o suçluluk duygusu denen ipi koparabildim.
ne tam batabildim.
güneşimi kestin.
koca bir gölgelik karanlığında yol aldım.
yol aldım, can verdim
ruhumun orta yerinde bulunan tıpayı çekecektim ki,
vazgeçtim.
denizin suyu daha da tuzlandı bu yolculukta.
önce tenimi ışıldatan verniklerim döküldü
sonra tahtalarım çürümeye başladı
ters yöne çektiğim kürekler boşunaydı.
sen buzdağlarını sıyırdın gittin
ben göremedim çarptım.
önce küreklerim kırıldı
sonra kaburgalarım.
öyle sıkı bağlamıştın ki
her şey kırıldı, döküldü, parçalandı
ama ipin ucunda,
hala boynum vardı…

neylersin...
December 2009
M T W T F S S
November 2009January 2010
1 2 3 4 5 6
7 8 9 10 11 12 13
14 15 16 17 18 19 20
21 22 23 24 25 26 27
28 29 30 31