Küskün bıraktığımız bir mevsimin ardından, sabaha ve hayata uyanan ve aslında bir kere bile aynaya bakmadan. Ertelediğimiz her şey için durgun bir sessizlikte konuşmaya başlamıştı bile dokunuşlarımız.
Çoktan bir odanın çapraz köşelerine çekilmiş ve aramızdaki çekimi yine aramızda olan her şeyle tarif etmeye çalışıyorduk.
(Bir aşktan daha beteri o aşkın metalaşmış olmasıdır. Bunu odalara /raflara sakladığımız izleri buldukça anlayacaktık) Bir günaydın kadar an içerisinde gülmüştü gözleri, bu öfkeyi bir çocukluk oyununa çevirmiştik sanki.
- Bardak beyefendiye sorar mısın akşam kaçta dönecekmiş?
- Tuzluk küçük hanıma her zamanki saatte döneceğimi söyler misin ?
- Çatal küçük hanıma bu gün çok güzel olduğunu söyler misin?
- Bıçak beyimize benim her zaman güzel olduğumu söyle lütfen….
…
Bir çocukluk oyunuydu bu ilkokul sıralarında başlayan, ben sana anlatmıyorum ki Ayşe ye anlatıyorum bir kere hıh! la devam eden… Ben sana anlatmak, beni seni anlamak, ben seninle sende anlaşılmak, sadece seninle ve sen gittiğinde anlamsızlaşmak saçmalamak, salaklaşmak istiyorum… Bunu istediğimi söyledin mi yüzüme çarpan kapı! Rüzgâr hiçbir erkeğin saçlarını tarif etmek için yetmez, rüzgâr var etmez çünkü hiçbir erkeğin saçını, bütün kadınların saçlarının toplamına eşittir mesela en büyük kasırgalar, keza bilirsin hiçbir gök olayı ilgilenmez kasıklarımla. Bir dürtü bu camdan izlerken arabaya bindiğin anda dağılan saçlarını, yakan/ yakalayan bir dürtü… Hepsi bu.
Rüzgârlı bir günde elma şekeri yemeye çalışan bir kız çocuğunun hüneriyle ve küskün bir günde sen giyinmek için ceketini uzanırken askıya uzanı vermiştim çoktan boynuna. İçimde bir vampir dürtüsü her an (ağlaya bilirim/ kokun) ısıra bilirim “kes şunu” dediğin anda.
Ve lakin benim içimdeki dürtü genzimi zorluyordu. Genzim ateşler içinde yutkunurken duyula bilinirdi sesim. Sesimin kırıklığı. İşte budur dedim… Bir kadının sesinin kırılması, Yutkunduğunda çıkan o şiddet. Burnumun ucu sızlıyor farkında mısın?
Orada mısın? Odanda bir masanın üstündekilerle hayatı tarif etmekte misin? Yoksa ofisinde mi? Mağaralardan çıkan bir neslin mağaralara döndüğü yerde misin? Avcılık ve toplayıcılık yasasına göre ilk kural ihlalisin farkında mısın? Hem avlayan ki şimdi kurbanından arta kalanları kemiriyor yalnızlık. Hem avlanan ki şimdi yani hemen şimdi başlayacak ve kurban edilecek ellerin dokunuşlara. Toplayan evet sen sadece toparlanan olmalısın, yeni aldığın mavi gömleği unutan ahmak. Kokusunu unutan gör-ebe!
İlk kural ihlalisin elmanın çekirdeklerini de yemekle başlayan farkında mısın? İhaleler peşinde koşup duran ömrünü, toptan niyetine bilmem kaç taksitle ödüyorum şimdi, bu son farkında mısın?
Önümüzdeki ay senin bir üst modelini almayı düşünüyorum, daha az ağlayan/ daha az konuşan / daha az küsen/ daha az… Bilmem farkında mısın hep senden az… Sen diye alıp durduklarım çarşı pazardan. Senden az olmalı, sen diye konuşa bileceğim bütün sesler.
Bütün sesler önce sana dokunurdu farkında mısın?
Çayın kaynayışı, açık unutulan bir camdan taşan hayat, araba alarmları, kapı zilleri, saat tik-takları… Yani bütün sesler işte…
Sesim! Sesim kırıldı artık farkında mısın?
Artık… Tanımlarımı yeniden yapıyorum, bir şeyi tanımlamak o şeyi aşağılamaktır demiştim sana hatırla… Ağzından çıkan ağırlıklarla anlatmaya çalıştıkça yaşadığını aslında hiçbir şey yaşayamayacağını ve… Sadece yaşamak zorunda olduğunun ve aslında her şeyin tamda olması gerektiği anda/ olması gerektiği yerde/ olması gerektiği gibi…
Olduğunun farkında mısın?
Solgun bir resmi geçitin her gece / gecelerce gelip gözlerine dayandığının ve senin tüm bunlara bir anne, bir kadın, bir hayal perest olarak dayandığının farkında mısın?
Tırnaklarını yemeye başladığın ilk gün, kendini tüketmek istediğini ve tüketimin sosyo-ekonomik boyutlarıyla iç/ dış borçlarıyla şiddetlendiğinin. Ki sen benim gibi tamda parmak uçlarım gibi birden bire uyanmak ve “uçmama izin ver “ der gibi… İçindeki boşluğu, borçluymuş gibi her et ilimciye ve çapkın gülenlerin önünden geçerken bir memurun mahcupluğu kadar ödediğinin ve kendinle ödeşmek için ve katlanmak için çokça katlana bilir portatif hayatının daha çok tükettiğinin farkında mısın?
Senin yüzünde ne var biliyor musun? Cüzdanında etkinliklere ve sosyal debelenmelere katılım kartları ki tamda ne olduğunu anlatan kimliğinin hemen yanında ve hiç birine vakit bulamayan… Yüzünde kuş meraklısı bir kedinin balkon sefası var… Pis pis sırıtan ama hiçbir zaman dokunamayan.
Bunun senin ruhuna dokunduğundan ve büyük telaşlarda adam olduğundan, panik-atakların olmuş diye bilir çıkardığı “hımm” sesi ve “ sizin çocukluğunuza inmeliyiz” gerzekliği ile binaların içindeki ofisinden içimdeki binaları görebilen bir ahmak. Tamam, kabul sende de benim gibi herkes gibi bir anormallik var.
Şu ceketini alıp gittiğin gün, tuzluğun küs diyalogumuza aracı olduğu ve bana söylediği “ her zamanki saatte geleceğim” diye söylediği gün. Odaya sana söylemesi için not bırakmıştım aldın mı?
Al mı(ş)ydın/ alışmış mıydın yoksa çoktan. Alınmış mıydım bu umursamazlığından… Yani kelimeler işte hepsi… hepsi… Büyük bir oyunun sendeki kayıp puzzelı… Bak ne diyeceğim iyi dinle bu sefer sen iyisi mi yine gel aynı saatlerde gel. Beni gör. Ben seni görmüş olayım. Konuşma hayır hiç konuşma… Kelimeler kirletir seni! Sonra git, bütün “sonra”ların giden bir şey olduğunu / gitmenin ilk koşulunun bir önce ile çiftleşmek olduğunu göreyim. Sonra git… Sonranın gitmiş olduğunu da göreyim. Ve hemen arkandan bir anons sesi yükselsin yine…
“ İlaç saati ” !
You can laugh A spineless laugh We hope your rules and wisdom choke you Now we are one In everlasting peace
Seferlerden alınmış bir kalyon yüreğim, yosunlu ve yorgun olmayan limanları ararken aşksız kalmış. Dünyanın ortasında kaldırım taşlarından kurulu kentin sarhoş evsizi. Sözcüklerle bakarken dünyaya, yaralanırken sözcüklerle, gülerken ve delirirken sahte mutluluklarla. Susuyorum şimdi durmadan... Susuyorum, sesim harfleniyor: Sana dönüşüyor...
Şimdi yatağında yalınayak, bir akarsu denize koşuyorum. Kendimi özlemle çoğaltıyorum. Kentin kenar süslerine dönüşen lambalarının altlarında olabilecek tavşan deliklerini arıyorum. Teninin üzerinde işlenebilecek kelimeleri topluyorum sahilden, yarı akıllı kuşlarla...
Frigya mezarları gibi olabilirdi girdiğim gizli delik. Bir elimde mührüm, kanlı karanlık üzerinden tenine yol arıyorum. İçime girip büyüyen, bu beni aşan enerji izin vermiyor etrafa saçılan akıl parçalarımın bir araya gelmesine. Umursamıyorum, yürüyorum gece yarısından sabaha doğru... Kaçmanı diliyorum benimle başka bir dünyaya -gözlerinde dalgın bir melodi- birkaç saniye de olsa çıplak, mutlak sessizliğe. Bizim olan mutluluğa...
Kimse bağışlamadı beni ucunda durduğum uçurum çizgisinde. Kimseyi alıkoymadım hayattan geride bırakırken. Sen; içimi kaplayan bu korkuyu, saydam kanı esirgemesini istediğim insan.enin için akıyorum kelimelerin arasından... Vazgeçerek bildiğim densizliklerden, tanı diye yüzümü iz bırakıyorum, kalbim aklıma el verdiğince. Bir yolun ortasında duruyorum. Bir çingenenin kahkahasında patlayan güneşe bulanıyor gün. Bir an dudaklarıma dokunduğunu duyuyor rüzgar. Çıkıyorum doruğunu görmediğim merdivenden , iniyorum dibini görmediğim...
Unuttum yüzümde dağlanan bütün şifreleri. Bütün güneşler yüzüne doğmalı...
Tutkulu benliğime, doğumumda gizlenen sırrı bilmenin sersemliği üzerimde. Etrafı zincirli yolun üstündeki çarpık taşlarla oynayan çocuk gözlerim. Cennetler çiçekleniyor. Duyuyor musun? Olmazdın ve olmayabilirdin. Bir kelimen yeterken, üzerime denizlerin gelip, boğmasına gözyaşları cehennemi... Durmuş, akşamüstü kenti çıkarıyorum gözlerinden sabahlara... Kolaymış gibi karanlık parkın sessiz kabullenişi yalnızlığı... Sabah boyu oynayan çocukları seviyorum.
Ardışık kaygısızlık krizlerime yabancı oldum. Anlatmaya çalışan bir masal kahramanıyım...
“Sahi, ben o ölümü ilk nerede ölmüştüm?”
Beni kutsayan bu güzelliğe harcanacak bir ömrüm var...
Gözlerimi kapattığımda başlayan karanlığın, giderek büyüdüğünü görüyorum. Her an, madde'den ve ışıktan uzaklaşarak ve kapsayarak hepsini… Daha derinlere, renksiz ve kokusuz bir yolculuğun beni neden onarılmaz bir kırılmaya dönüştürdüğünü bilmeden tekin olmayan topraklarıma yürüyorum adım adım… Ulaşmak, gitmek ve kaçmak istediğim şeyin bir yaşam biçimden, değer bulma, değer kaybetme ve ego illüzyonları ve tatmin mekanizmaları üzerine kurulu olduğunu bilmek memnuniyetlerimize ait sorunlarımızı çözmeye yetmedi sanırım.
Şuan buradayım ve hepsi bu… Defterler biriktirerek yaşamış olduğunuza inanırsınız, sağınızdaki korkusuz sözler / solunuzdaki mahcubiyetle yüzleşir. Eğer kapıdan içeri girdiğinizde, odanızda dağılmış buluyorsanız, loş ışıklar ve kendi kokunuzla yırtılmış sayfaları onarmak ve yeni bir cümle kurmak. Yazmak anlamını kaybeder. Şuan buradayım ve günün birinde yine yırtacağımı bildiğim bu siyah kartondan kaplı deftere yazıyorum tüm bunları. Sorumsuz ve sonuçsuz sesler duymaktan vazgeçişimiz ilk ne zaman başlamışsa o zaman başlamış olan bir biçme isteği ile tırnaklarınızı ve çevresindeki etleri ve en sonunda saçlarınıza ulaşırsınız ki sanırım en hasarsız karar budur bileklerinizden hemen önce…
Fark etmenin fiziksel cazibesi, kadın anatomisindeki ergen sapkınlığın –uzun saçlı- erkek sendromlarına denk geldiği bu günlerde sevişmenin daha çok sevişmek olmadığını ve tene vurulan kırbacın, ağız kapatmanın, saç çekmenin ve ısırmanın doyurmadığı bir –yok etme- arzusu emrettiği ve bunu uygularken dahi… Efendinin, kırbacı elinde tutan olarak değil, bu güdüyü ortaya çıkaran fikrin olduğu söylenmesi ne komik. Alınıp satılabilinir hevesler bunlar, antik mistisizme duyulan hayranlık kadar bariz ve inançlar tarihi kadar uzak saydığımız kendimize.
Kendinden ne kadar uzak kalabilirsin ki, gözlerimi kapattım ve bir tutamı kesildi bile…
Kimin kokladığının ve kimin yüzüne dağıldığının bir önemi yok artık, kimin parmaklarına dolaşmışsa onu öldürmeyi planlamakla başlayan bir sonuç bu… Kelebekler gibi, karanlığın içinden ışığın, ateşin ve yansımanın becerisiyle görüntüsü oluşmaya başlayan narin keder canlıları. Bir gece bir tren istasyonunda kırık bir fenerin lambasına dokunarak ölmekten yorulmayan ve ışıkla yanmaktan korkmayan kelebekler gibi evet… Bir gün bir kelebek gibi doğacağım ve öleceğim. Bir kelebek gibi yaşamayacağım ama… Sevdiklerimle, tatlarımla ve dokularımla beğenilerimle ve arzularımla yaşayacağım. Son verdiğim ya da sonlanmış olan hayatlarda kaybetmeden hiç birini… sanki bir başkasıymış gibi bir başkasında ve diğerinde cazdan bahsederek aslında hep hüzünlü soloları severek ve çığlık çığlığa dip soundları severek ve böğürerek kendi içime… Değiştirmeyeceğim tuttuğum takımı ve sevdiğim rengi…
Kelebekler göz kapaklarımın içinde ve ne kadar çoklar bir anlatabilsem…
Geçmiş yüzyılların düşünürleri üretim araçları ve özgürlükler üzerine kafa yormuş ve bunun bir sonucu olarak deneysel bazı devletler ve devletleşmeler süreci başlamıştır… Bu günü yorumlamanın dışında anlamak, geçmiş bazı deneyimlerin doğru tahliliyle mümkündür. Süreklilik bunu gerektirir, insanı bu sürekliliğin içinde birey ve toplum açılarıyla gözlemlemek, ne olamadığımızı söyleyecektir. Bu anlamıyla gelişen süreçlere yakından bakmamız gerek.
Irak Operasyonu ve Tüketim Araçları: Bir yüzyıl önce bölgeyi mercek altına aldığımızda, dönemsel güç odağı olan İngilizlerin üretim araçlarını besleyecek kaynaklara ulaşmak için ticaret yoluna yaptığı müdahaleler göze çarpar. Thomas Edward Lawrence, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı yürütülen Arap Ayaklanmasında, Birleşik Krallık irtibat subayı olarak aldığı görevi başarıyla tamamlayacak ve bölgede sonu gelmez bir kargaşa başlayacaktı… Bu durumu son günlerde yakından takip ediyoruz. Büyük kapital güçlerin bu bölgedeki çalışmalarını göç yollarına ve ticaret yollarına olan bağlılıklarıyla açıklamak ilerleyen yıllar için pekte mantıklı gözükmemektedir. Çünkü ticaret gelişebilen bir öz varlığa yani kapitale odaklıdır ve kapital değişimini elbette üretim araçları üzerinden tarifler. Bu durumun yaratacağı aşikâr sonuç tüketimin oransal tarifleridir. Tüketim toplumları yaratmak, değişebilen kapital için büyük ve tarifsiz alanlar yaratmak demek olacaktı. İç savaşlarla ve dünya savaşlarla silah sanayinden kazanılan milyon dolarlın yanında bu sermaye gücü daha önem kazanacak ve yatırımlarla dünya markalarıyla inanılmaz bir boyut alacaktı. Tabi ki bunun toplumsal ayaklarını, uydu tv sistemleri, elektronik bağımlıklar ve sistem içindeki diğer araçlar sağlayabilecekti… Tüketim, batı toplumlarının yoğun reklam erozyonuna bağlı olarak kabullendiği hatta Özgürlük olarak nitelendirileceği yeni bir yaşam yapısı’ doğuruyordu… Şark, bu yaşam anlayışının ötesinde daha geleneksel bir biçimde ve mütevazilikle hayat ve hayat için gerekli kaynakları sağlıyordu. Şark için markalaşma söz konusu değildi daha ziyade “olgunlaşma, erme ve tekamülünün gelişmesi” daha önemliydi.
Dünya ticaretini kalbinden vurmak, ikiz kuleleri uçaklarla devirmek aslında tam olarak da buydu. Tüketmemek. Ve Ortadoğu bunu yapıyordu. Gelenekçi yaşam tavrı ve doktorinci iktidar anlayışlarıyla bunu gerçekleştiriyorlardı. Buna müdahale tabiî ki bunu yöneten merkezlerin imhası ile başlayacaktı çünkü zaten o merkezler başarısız deneyler doğurmuşlardı. Bütün dünyanın tüketme eğilimi içinde olması dışında, bütün dünya ya petrol satarak gelir sağlayan bu bölgeden verdikleri parayı geri alamayan batı toplumlarının gözünün döndüğü bu tek an. Evet, gerçekten uçaklar bile çarpabilir yahut binalar bile bombalanabilir…
Irak operasyonu, batı medeniyetinde yine bilindik bir Özgürleştirme fesatlığı ile kabul ve hatta takdir görerek insanlarına kabul edildi. Marks, insan bilincini çevrenin belirlediğini söyler… Bu mümkünse şayet batı medeniyeti içinde yer alan bireylerin daha masum oldukları söylenebilinir. Kim kandırılmış birinin suçlu olabileceğini düşünür ki. Irak operasyonu, Saddam iktidarına karşı ve güya Nükleer düzeydeki bombalara karşı ve kesinlikle Usame Bin Ladin ‘e karşı başlatılmış oldu. Olduğu öğretildi ya da… Öğrenilmiş öğrenmeye programlanmış ve öğrendikleriyle tanımlayabilecek sınavlara girmiş bir nesil olarak bu vazgeçemeyeceğimiz bir doğruydu. Ancak, yerine oturmayan bariz taşların daha ABD’nin Irak operasyonu BM’ye taşıdığı günlerde yetersiz kanıtlar ileri sürmesiyle görünür bariz bir hal alması bazı doğruların bile yalanı besleyeceğini göstermiştir. Savaş, savaşın doğası gereği ifade edildiği andan itibaren kaçınılamaz bir süreç doğurur. Bu süreç Irak için o ya da bu nedenle başlamış oldu. Burada Tüketim araçlarına dair bir parantez açmak gerekli sanırım, ırak halkı yıllardır uygulanan uluslar arası tahakkümlerle tüketim eğrisi bölgede en düşük olan ülkelerdendir. Bu savaşta Adidasın işine sanki değil mi? Ya da Burger King’in hiç olmadı Coca-Cola’nın… Hayır, bunlar çok uluslu şirketler ve kesinlikle savaşa karşı cici çocuklar.
Ticaret, üretim araçları ezberini modern teknolojilerin gelişmesiyle bozdu şüphesiz, yerini alan yeni mekanizmanın ise ne kadar vahşi olabileceğini kendisi bile tahmin edemiyordu üstelik. Bu yeni süreç, Tüketim Araçları sürecidir. Çok uluslu şirketlerin insan doğasındaki sahip olma içgüdüsüne hitap eden ve en az geçtiğimiz yüzyıldaki sömürgecilik kadar ilkel olan bir yöntemi takip ederek gelişmesine devam eder… Bunun Ergenekon’la ilgisi ne değil mi?
Ergenekon ve Türkiye:
Anadolu coğrafyasında yaşayan halkların ortak bir tanımı vardır, buna ilkel milliyetçilikle bakmakta mümkün, devletçi ve ya ümmetçi bir açıyla bakmakta mümkün. Ancak, insan kavramı henüz sınırlara tabi devlet anlayışlarında mukaddes bir tanım değil maalesef yerini dolduran harç malzemeleri genelde tüm Dünya’da kullanılan ırksal yaklaşımlardır. Bu tanım, bu coğrafya için Türk’tür.
Ergenekon, ağızda sakız gibi dolaşmasının dışında bir türk mitidir. Ergenekon destanı, Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır… Destanın dışında bu gün Türkiye’de ki politik süreç geçmiş yüzyılın son ve başlarında görülen benzeşmeler üzerine kuruludur yine…
İttihat ve terakki cemiyeti, son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz ve neredeyse aileden biri olup çıkan bir neyi düğü belirsiz şey… Bir parti mi? Gizli bir oluşum mu? İyiler mi? Kötüler mi? Diye diye karıştırılan bolca kafadan sonra… karşımda duran apartmanın serinliği ile yazabilirim ki iyi ya da kötü olması dışında bir varlık- güçlü ve olgusal etrafında kitleleri toplaya bilmiş üst tanımları olan toplumsal bir oluşum. Osmanlı hanedanlığı her zaman övgüye değer kişilerle temsil edilememiştir. Bunun nedenleri üzerine konuşmanın da çok bir anlamı yok şuan bilinen en basit gerçek şu ki geçtiğimiz yüz yılın başlarında İmparatorluk toprak kayıplarına ve devletsel hiyerarşisinden kayıplar vermeye başlamıştır. Bu sürece müdahale etmek isteyen talim ve terbiye görmüş eli kalem tutan gençlerin kurmuş olduğu bir yapı. Demek sanırım onların hakkını vermek olacaktır. Atatürk’ün bir süre katkıda bulunmasının ardından genelde güneyde çıkan iç ayaklanmaları önleye bilmek için (ki güneyde çıkan iç ayaklanmaların oluşumuna kısa değinmiştik yukarda…) aldığı görevler ve bunların sonucunda sabit olmayan bilgilerce ancak bana göre bir Osmanlı Süpermen’i olarak yoluna devam etmiştir.
Buraya kadar her şey yolunda ve normal tarihi verilerle ilerler ancak bir açıya dikkatinizi çekmek istiyorum. Kuzey Arabistan da faaliyet gösteren Lawrence ’in islamın içinde bir Dini bakış açısı sunup ermişlik ya da şeyhlik düzeyine ulaşmasına rağmen neden ve nasıl deşifre olduğudur… asıl mesele gerçekten Lawrence mıydı? Öyle ise yüz yıl sürdüğü ileri sürülen planların ya da gizli ve derin planların neden birkaç yılda üstelik iyi bir kitleleşme sağlamışken deşifre edilmesiyle var olduğu tam olarak açıklanamaz ve ya buna kimse ikna olmaz…
Dilerseniz çok yorumlamadan bölgede ki başka mim noktalarına bakalım… Yukarda Tüketim araçlarının neler yapabileceğini açıp durduk… Başka bir arcı nasıl inşa edeceğini ve o araç üzerinden aslında bölgesel dinamiği nasıl elinde tutabileceğine bakalım birazda.
Saidi Nursi(Kurdi) geleneği feodal yapılı toplumsal dinamiklerle tamda bu kaosun içinde filizlenmeye başlar dönemsel olarak. Ancak bu filizlenmenin yüz yıl sonraki hali tam anlamıyla bölgesel bir güç dinamiği olmakmış meğer. İslam, içindeki fetih ve cihat anlayışı ile modernizemin şaşkınlığına uğrayan batı toplumlarını tehdit ederken, batı bu şark menşeli fikir ve hürriyet akımlarını yine onun içindeki öznelerle yok edebileceğini biliyordu. Fakat bu Arabistan, ırak ve Suriye gibi bölgesel güçlerle süreklilik içinde olan ancak hiçbir zaman egemen olamayan dinamiklerle belirlenmez bir durumdu. Bu durum bir dönem önce kıtasal bir egemenliği olan yine bu topraklarda yaşatacaktı en sıcak savaşını… Keza ırak mayın tarlasına döndüğünde bahsetmiştim kuzeyde daha kuzeyde bir şeylerin yer değiştireceğini bu yıllar önce bu bölgenin efendisi olan S.s.c.b ve uzantısı Rusya için iç huzursuzluk yaratmış ve Gürcistan müdahaleyi yapmıştı hatırlayacağınız gibi. İslam’ın içindeki fetih ve cihat anlayışını yine İslam menşeli ve fakat içinde bu kökleri barındırmayan yeni bir mezheple haledilebilinir olacağı şaşkınlık yaratmaz sanım kimsede. Keza nur cemaatinin faaliyetleri öğrenci evleri ve ışık evlerindeki araştırmalarım 2 yıla yakan bir zaman içlerinde yaşamış olmam bu gözlemlerimdeki haklılığa bir kanıt olacaktır. Hizmet anlayışını temel kabul eden ve cihat anlayışını törpüleyen bu akım şüphesiz bu günün Türkiye’sinde çok önemli bir güç merkezidir. Bunun tam olarak adı ılımlı islamdır…
Gelelim, tüketim araçlarının müdahalesine… Pazar, ekonomik bir kavram olmanın dışında yer bildiren bir ifadedir bu günün dünyasında Pazar, kavramı eğer batılı toplumlar için geçerli değilse ve uzak doğu için çok yetersiz bir lükse belirttiği yön şüphesiz Ortadoğu coğrafyasıdır. Bu coğrafyanın etnik ve mezhepsel ayrılıkları Pazar kavramını tetikleyen unsurlar için(çok uluslu şirketler) tercih edilen bir yöntem olmadığı ortaya çıktı. Dünya da yaşanan ekonomik krizde gözlemlenen o ki, kapitalizmin prematüre çocukları başarısız olmuştur. Bu kavram, gergin bir piyasada hızla büyümek isteyen şirketlerin satış eşittir kâr mantığına yönelmesi sonucunda belirginleşmiştir. Satış yapacak kişinin niteliksel varlığını pekiştirecek bir motivasyon aracı olarak gelişen müdürlülük ekleriyle bu sakat çocuklar doğmuştur. Sistem kendisine çeki düzen verme ihatacını doğurmuştur keza krize biz böyle bakıyoruz. İşte bu şirketlerin her bölge için her devlet için her nüfus yoğunluğunun sık yaşandığı yer için tesis alt yapılı büyük hamleler yapması önemli yatırımlar demek oluyor ve bu da büyük bütçeler var ediyordu. Bu durumu yine Ortadoğu coğrafyasında bir Avrupa birliği gibi kurulacak bir yapı ile gidermek mümkün olacaktı. Bu yapının şüphesiz lider ülkesi Türkiye olacak.
İşte bu gün Türkiye de Ergenekon diye var olan soruşturmalar ya da davalar tüm bu paylaşım savaşının tarafları arasında gerçekleşmekte.
Atatürk sonrası kazım Karabekir’in yerine ismet paşayı iktidar yapan İttihat ve terakki derin ilişki ağı bu günün seksen darbesini, susurluk kazasını, gazi mahallesi olaylarını, Kürt isyanlarını, suikastları organize ve inşa etmeye devam eder…
Bir önemli soru (sanıyorum ki- kimseye söylemeyin) Erdoğan’ın iktidar oluşu toplumdaki dini histeriyi çoğaltmış mıdır? Sekiz yılda kaç defa türban duymuşsunuzdur? Beklide Erbakan sonrası bir hava gazı alımıdır? Ya da nur cemaatinin örgütlenmesine müsaade edilerek balık avı mı yapılacaktır? Başbakan Erdoğan zehirleniyor mu? Yarın darbe olsa şaşırır mıyım? -ne kadar alıştırdılar darbeye böyle, darbe geliyor geliyor diyerek…
Müsait oldukça bu tip yazımlarıma devam edeceğim… Bu soruları da o zaman cevaplamak kısmet olur umarım…
Tabirsiz kalabalıklardan geçiyoruz, görkemsiz vücutlarımızla… Bu yüzden ilgiden uzak ve şefkate daha yakın, mordan daha tuhaf ve en az kırmızı kadar belirgin dudaklarımız… Kan yürümüş gibi sözümüze, kan tutmuş gibi bileklerimizle ve kanla dolaşmış gibiyiz. Tunçtan tenlerden hemen sonrayız, ateş bulunmuş; bakışlarımızda… Saf sorulardan dolambaçlı cevaplara ulaşmış ve en çok olmayan topraklara taşınmayı düşlemişiz. Yorulmuş atlar kadar belirgin bakışlarımız, ter ve tenin aziz belirginliyi ile gümüşten ışıklarla, yansıyoruz… Yanılmıyoruz hayır.
Taş kadar belirgin, dokunuşlar arasındaki boşluklar… Yere yakın yaralar gibi kabuk kabuk yürüdüğümüz yol. Belirgin bir kapıdan girmiş ve surlarında yosun dilli sorular biriktirmiş bir başka yer. Gök kadar ağır üstümüzde. Yer kadar batmış içimize… Bir Dünya, Atlastan emanet taşınan boşlukta savrulurken halen daha… Bir küsmenin, çekip gitmenin en baştan çıkartan sonucu gibi… Savruluyoruz işte böyle…
Yaprak kadar basit, rüzgâr kadar aşikar ve daha derilerimize işlemiş su; aziz sürüklenme biçimi ve kutsal taşma biçimi ve Lethe’nin etekleri… Yön veriyor ellerimize. Tutum bu yüzden dizlerimi bile… İçine çekildiğim bir ateş hiç sönmemiş diye/ toprağın bile içinde. Yanmakla ve tutuşmakla başlayan bir denge, uzak yıldızlar kadar uzak ve eski çağlar kadar eski bir bakma/ gözlerini açmak birden karanlığa gibi… Durmadan yön bulması o bakışın durmadan ilerlemesi, eşyadan eşyaya, taştan taşa ve derin uçurumlardan uçurumlara… Tam ortasındayız. Tam ortasında olduğumuz bir anlamanın.
—ben kayıp olacağım evet, —nasıl buldum seni?
Doğruldum, kendimle çünkü içimde bildiğim bir dil ses kadar üstelik konuşuyor benimle diye… Dinledim, gereksiz olduğum zamanları kendime. Ev ödevleri, iyi çocuklar, aziz savaşlar, derin intikamlar ve büyük davalar… Yapıyor gibi yapamadığımı anladım bu yüzden kaçmaya başladım. Açılmış kapılardan, sokaklardan, ifade biçimlerinden ve güya anlıyorum triplerinden. Vücut dili değil mi bu sanırım, hafifçe eğerek başını minik bir gülümseme ile karşılamak bir diğerini. Utanma biçimi gibi, hem fikir olma şekli gibi ve daha ve dahası gibi… Yaşanmış duraklar bile edindim…
Bir gün, diğer bütün bir günlerin artık hep benzemiş olduğunu gördüm. Renkler evet değişken, dokular evet, tenler ve kokular evet… Ama her şey bir tekrar. Ama her şey benim içimde bir tekrar. Ama her şey başka bir şekle nasıl bürünür diye… Yakılmış cesetler topladım. Meydanlardan, otel odalarından ve büyük ve muazzam tarlalardan… Gömülmüş mayınlar tehlikeli değildir bu yüzden. Basmadıkça! Basmıyor bilerek ve isteyerek dokunuyordum. Dokunup üstünde biçimsiz halleri yaşıyordum. Dokunup üstüne basarak yürüyordum… Kaç parça daha olabileceğimi görmek için… Ayrılıyordum, hücre/ hücre ve ten/ ten kendimden. Bilemediğim bir uzaklığa sürükleniyordum. Atılmış, dağıtılmış ve unutulmuş gibi savrularak. Bir dünya, bir çoban yıldızı ve bir Samanyolu olabilmeye yetecek kuyular arıyordum. Düştüğümde gerçekten canımın yanacağına emin olabileceğim. Düştüğümde gerçekten acıyı hissedeceğime emin olmak için. Acı, tuhaf bir sinyal gönderiyor aklıma; acı çekebileceğimi hatırlatır gibi… Yaşadığıma itirazsız bir kanıt sunarak… Düşüyordum çünkü gerçekten... İlk kez yaralandığını düşünerek keskin bir yüzeyin. Ellerimi sürtüyordum dizlerime… Dengesizliğin neler doğurabileceğini anlayarak. Ve bunu anlatarak ilerliyordum içime…
Sen bir gün, anlattığım her şeyin koyu bir karanlık olduğunu bilerek, ilk virgülü gördün eylül diye anlatılmış bir yazıda…
Ellerim kendi kendine döndü… Yerini bilen bir köpeğin iniltilerle kulübesine dönmesi gibi, ellerim cebimde şimdi. Saklaya bileceğim pek fazla bir şeyim yoktu. Saklanmadım ben bak karşındayım. Bu yüz karşında ve senin omzundaki, etindeki, saçlarından tedirgin dönen bütün sesler. Aklımda. Biliyorsun bunu… Bildiğin için çakmağı ilk kez sigarasız yaktın. Niyetin bir yangındı belki… İçimde ki izmariti tutuşturdun. Dudaklarındaki sözlerin ucunda inan közü/ külü düşüyordu dizlerine… Gitmelisin biliyorum. Herkes gitmeli.. Bu legal bir eylemdir sokaklar kuşatılmadı hayır. Devrim değil. Kimse öldürülmedi evet bu yas değil. Kapatmadı esnaf kepenklerini… Çocuklar taş toplamadı üzülme… Senin de sana dair kararların var, düşlerin ve avuçlamak istediğin yüzlerin. Biliyorum okulu bitirmeliyim. Biliyorum sabahları aç karnına içmemeliyim. Biliyorum onlar aslında yel değirmeni… Biliyorum değiştirilemez hiçbir şey ben değişmedikçe. Ellerim kendi kendine döndü, değiştirdim o dizenin sonunu. Yetmez mi?
Kapıları açık bırakmak istediğini biliyorum. Işığa ve havaya ihtiyacı var buranın. İyi bir temizliye mesela ya da sağanak bir yağışa… İkincisini yapabiliyorsun hayret. Bir yeti bu asla kınamıyorum. Kotumun fermuarını iliklerken gözüm cama takıldı sadece. Yağmur yağıyor biliyorum… Gitmenin kumaş halleri de vardır ve eflatun. Hayır, hiç birini öğrenmek istemiyorum. Bileklerimi bırakman için bakmadım. İçine sığar mıyım diye baktım. Kaçma… Sana kaç Cuma söylemeye çalışıyorum da. Dilimin ucundan geri dönüyor dilimlenmiş bütün sözler. Sana, siyah boğazlı kazak… Biliyorum artık çok geç. Sen neden v yaka sevdin hiç bilemedim mesela açıklamak istersen dinlerim. Çay yapmayı da bilirim evet. Ama yine de mutfak da korktuğumu hissediyorum. Döndüğüm de gitmişsen diye. Dönebileceğimi bilmiyorum. Aklımı hep çeliyor çay kaşığından cam bardağa bütün keskinlikler. Bana bir köşe bulalım olmaz mı? Sana anlatmak istiyorum kaç Cuma. Bak bu gün Cuma yetmez mi?
Katran karası saçlar ve siyah ruj izi kesikler. Bileklerim de portakal kokusu ve cebimde ellerim geldim işte buradayım. Sana dokunmaktan geliyorum bağışla bir sevişme kadar geç kaldım az önce. Önce içime almalıydım seni sonra karşıma… Aklım almıyor çünkü. Bu gece sesimizi duyacak kediler. Alt kattakiler bu gece bizi polise şikâyet edecek. Gözlerinin altındaki morluklar bu gece delil sayılacak damarında dolaşan afyona. Bu gece bu kapıdan bir tek kişi çıkıp gidecek. O ben olacağım. Benim ellerim olacak… Hayır hayır biliyorum yağmur yağıyor bu yüzden bu kadar ıslağım. Bu yüzden terliyim. Bu yüzden soluğun terli… Sana küçük kâğıtlara yazılmış notlar bırakmayı isterdim. Kaç gün ve kaç geceyse o kadar. Bu kapıdan çıkmadan daha bir yere saklamayı isterdim tüm bunları. Çok sonra ve en son sonra bulmanı dilerdim. Okumanı yahut yırtmanı, benim yüzüm albümlere yakışmıyor. Bu yüzden iki kere çaktın çakmağı. Bu yüzden kapadın televizyonu itiraf et. Duyamıyorsun kendini. Seni duyamıyorum yetmez mi?
Onu bunu remziyi ve filizi boşver sana ve bana ne diyeceksin… Yalnız bir rüya ya yanlış bir uykuda girdim. Kapısı zaten açıktı bütün odaların. Bir mevsim kaldım, gittim ve geldim… Bana bunlardan bahsetme… Işığı kapatmak saklamıyor yüzünü anlamıyor musun? Bırak şimdi gece lambasını… Sağ salim dönerim elbet belki gittiğim her yerden. Bir kıştan mesela… Başka bir yaza. Yazdan bir sona… Günleri sayar mıyım bilmiyorum inan ama… Rakamları sevmiyorum. Rakamları dedim elini çıkar koltuk altlarından. Derin bir iz var orda. Bir kemiğin kırılması kadar acıtıyor biliyorum… Bir yazgı tepeden tırnağa değişiyor kolay mı? Sözleri unut. Bunu unutma yetmez mi? Ebegümeci ve ada çayı var raflarda… Karalama defterleri başucunda silip durma hiç yazmadığın bir sayfayı. Ben de biliyorum anarşizmin İngilizce yazılışını ama anar-ken- şitttt! umursamıyorum hiçbir izimi… Kuralları bozuyorum evet. Adil değil kes ben de biliyorum. Topuğuma yeltenmişti en son dişlerin. İz kaldı diyorum sana. Düşlerinden bahsediyorsun halen daha..ne rezillik. Şimdi halk otobüsünde gözükecek bunca saklambaç. Kör bir düğümdü demeliyim belki de herkese… Bu utancı belki de bu kurtaracak. Kör bir düğümdü sobeleten beni. Yetmez mi?
Sana ben… Dedim de kırıldı sesim… Ben sana bir şeyler yapacaktım. Birkaç şey izleyecektik mesela dinleyecektik ya da. Birkaç kere birkaç yere gidip hiç dönmemeyi dileyecektik beklide. Birkaç merdiven de birkaç kere arkanı dönüp bakışını görecektim. Bilmiyorum hatırlamıyorum neydi. Yaşamak dersen ömür derim sana. Kundağımla kefenim arasında bir yer de dokundum sana… Ne kadar sürdü. Ne kadar sürecekti önemi yok… Sana bir yerde dokundum. Şuan hatırladığım en belirgin yüz bu. Hatırlıyorum seni yetmez mi?
Ben de biliyorum yastık altlarına ellerimi saklamasını. Her gün günde üç öğün başımı göğe kaldırmasını. Ben de biliyorum kulağına bir şey fısıldamasının bir masal kahramanın… Kahramanım, masalımın sonu ve sizi azat ediyorum. Bir kule kalmadı, bir bilmece yok artık çözmek için uğraşacağınız. Bir uzaklık ve öpüldüğünde uyanması gereken bir yüz yok çünkü bende. Bu kadarmış deme… Ne kadar olduğunu sen de bilmiyorsun. Yalan söylüyorsun dudaklarını ısırıyorsun. Sana onca şeyden sonra söyleye bileceğim en hasarsız cümle bu sanırım. Dudaklarını ısırıyorsun yetmez mi?
Eylül… Eylül gibisin İçimizde bir tek sen Hep aynı gibisin…
Madde kadar ağır ve sonuç kadar gereksiz bir zamandı, hareket ettiremediğimiz, hareket edemediğimiz ve harekete gerek duymadığımız bir oluş biçimi. Yaşam formu gibi; dinleyen, anlayan ve düşünen yüce amaçlar birliği, yüce erdemler topluluğu ve yüce insan modeliydik… Nesillerden nesillere aktarılan salt o denklem, dna ve şifreleme yöntemlerinde doğu Berlin modelleri bizi, seni ve beni matrix’in olasılıklı sonuçlarına uçuruyordu.
Bir ışık yılı geçmiştik ki milenyumdan, tıkadık kulaklarımızı ve açtık gözlerimizi. Olan her şey bu yüzden karşımızdaydı. Bu yüzden okullar bitmiş bu yüzden kocaman adam olmalar başlamıştı… Bu yüzden belki de büyümüş olduğumu ve olduğunu ve ne olacağını/ ne olacağımı bilmiyorduk. Yaşamak, hareket etmekle ne kadar alakalı bilmiyordum ve tüm bunları sana anlatıyordum hatırla, mekanik harflerin yoğunluğu ile… Yoğun Empyrium, virgin black ve anathema sendromlarının her defasında şarkıyı başa sarmaya emrettiğinde... Kişisel bir ileti girdim ve sen büyüdün demiyorum hayır… Seninle benim toplamım büyüdü… Yola çıkma fikri, her başarısız deneyden sonra kovulan bilim adamalarına özgü değildir sadece… Bir bedevinin geleneksel yaşam şekillerine direnme biçimi bile diyebiliriz buna. Yahut kovulma…
Yola çıkmak üzereydim… Günler günlere ve sesler seslerle hep aynı şeyi fısıldıyor gibiydi. Farksız olmayan komalar yaşıyorduk, sen bir evin içinde sarayına yeltenmeyen bir prens soyunun varlığından şüpheli, ben bir prens soyu olmaktan uzak, kendi krallığımı yıkarak ve azad ederek etrafımdaki havarileri… Vazgeçiyordum her ne ise o olmaktan. Bir ret edişi tanımlayabilmek hiçbir anlam ifade etmez, diye anlatılıp duracakmış gibi satırlar birikiyordu… Her yeni bir gün daha… Her seferinde daha… Yol üzerinde uğranmış, yoğun mekanik algılara hitap eden ve sanal dünyalar var eden mekânlardan sana ve senin saraylarına ulaşan… Ve senden bana ulaşan son elçiyle yola koyulan bir seferdi işte… Ben yürüdüm… Sen uçtun ve vurulduk İstanbul’a…
Sarsılmış yüzleri topluyorum, gecikmiş sorulara çevirirken yüzümü… Daha önce yaşamadım kendimi değil mi?
Hayır, önemli değil gerçekten, kırılmıyor/ köklerinden sökemediğin/ bütün aynalar… Yüzümü tarif etmeye çalışmıyorum sana. Karanlık odamın köşesinden biçimsiz bakışlarını düzeltiyorum, sert ve acımasız olabiliyorum bazen… Dizlerindeki, anlamsız gidişleri tokatlarken işte böyle… Avuç içlerimle yani… Acıdı mı? Acıttım mı? Önemli bile değil artık… Senden yana bütün ihtimallerimi batırdım ben. Tırnağımdan daha aşağılara… Haklısın, yememeliyim belki de daha fazla kendimi. Zaten Ortaya çıkıyor gibisin…
Mutsuz öyküler anlatabiliriz daha fazla şefkat için/bile… Üstelik dağılmış saçlarından tutup yüzünü/ sürtebilirim yüzüme/ bile… Sağımdan dolaşıp, soluma ve önümden arkama biliyorum izliyor gibisin beni. Saklandığın birkaç yer kalmış olmalı diye, kendimi oturttum kendimin önünde. Boydan bir ayna ve omuzlarımdan daha aşağılara… Haklısın, dokunmamalıyım belki de daha fazla kendime. Zaten Soyunuyor gibisin…
Gözlerimden düşüyorsun evet, daha aşağılara üstelik… Bir yırtmaçtan mesela ya da daha mı şık yapmalıyım seni… Sırtındaki derin ürpermede, sana batırdım içimi/ battın mı/ diken diken… Bilmiyorum. Geldiğin yerlerden ve bir daha hiç dönemeyeceğin yerlere kadar. Kaybettim ve zehirlendi gözlerim… Daha aşağılara şimdi… Çok daha… Haklısın, görmemeliyim belki de daha fazla kendimi. Zaten HİÇ yokmuş gibisin…
Sana ektiğim otlardan, içine üflenebilir / yanıklar biriktiriyorum şimdi. Parmak uçlarımdan sonrasında ve derin ırmaklardan koparılmış yosunlarla… Örtüyorum cesedini… Sana, öldürülmüş bir geceden olanca kül ve izmarit güzelliği ile yaptığım bu görkemli törenin bir esrar/ perdesi kadar belirgin olan katilliğimin… Delillerini sunuyorum. Sırtın bana dönüktü ve çektim saçlarından… Seni zorladım, seni kandırdım, seni yaktım… Tenin tene sürtünmesi kadar, gerçekti. Haklısın, söndürmeliyim kendimi. Zaten Üşüyor gibisin…
“Bana gelirsen kalbin elinde gel kemiklerinden sıyrılıpta gel baharı bekle akasyalarla gel çuvallamayız korkma bir rumuz ikimize de yeter. Söyle bana daha önce hiçkimseciklere söylemediğin sözler.”
Anne? Bu sen misin? Bu yaslandığım omuz boşluğu… Bu koku? Değilsin… Değiştirilmiş bir şey gibi daha çok. Tuttuğunda kavranabilir bir ağırlık gibi, daha sert hissetmediğim bir şeye inanma hali değil. Bir başkası gibi, tedirgin bana ait her şey, içimde kıvrımlarının hareket ettiğini hissediyorum küçük şeylerin. Yer değiştiren yoğunluklar gibi. Saçımda dolaşan bir el, tanımlamam gerek seni. Bu ağırlığın anlamı benim hayatımda sadece şu kadarcık demeliyim. Bir gövdeye yaslanmanın en insani kısmı onunda benzer olabildiğini düşünmek. Bana olan şey eğer şuanda oluyorsa o ele, bu omuza, kokuya, saça… Bir tek tanım için geç kalınmıştır demektir. Çünkü bundan sonra, kavgalar gerçekten kavga olduğu düşünülecek. Bütün bir hayata bakış açısının arkasına saklanmış her şey bir anda mukaddes bir davaya dönüşecek.
Kavga etmenin birden fazla anlamı olacak çünkü.
Kaybetmenin ve kazanmanın, korkmanın ya da kaçmanın tüm bunların hepsinin ama en çok gitmenin ve kalmanın büyük bir anlamı olacak. Yaslandığım bu bedende. Bunu hissediyorum hiçbir ağaç gölgesinde hissetmediğim kadar şimdi… Ya da hiçbir duvar, yastık ve koltuk bunu tanımlayamaz bana. Korku, karanlıkta oturduğun salonda elinde keskin bir ışık gibi sızarak ilerler mutfaktan aklına kadar. Ürkek ve çok vahşi bir biçimde ilerler zihnine. Korku, yaslandığın bedenden duvarın yıkılabilinir olduğunu bilmek. Biraz daha yaslanmanın biraz daha baskı- acı hissettireceğini düşünmek, kendini denge de tutmak ilerlemeden geriye doğru çekilmemek tam iki basıncın arasında sıkıştığını hissetmek. Kulaklarımın uğuldadığını hissediyorum. İçimde konuşan şeyin nereye kaybolduğunu ne düşünmem gerektiğini düşünemediğim en belirgin an bu. Sıcak, soğuktan ya da kıştan geçer gibi değil. Bir sonradan gider gibi. Başlangıcın bir sona muhtaç olduğunu bilmek sonu başlatacak şeyi belirlemek demek değil miydi? Sıcak, bir belirsizliğin içinde olmak gibi… Rahimle vajina arasına sıkışmak. Orda olduğundan emin olmak. İçimde her şeyin hızlandığını biliyorum. Daha fazla olmadan daha azıyla yetinmek gibi… Kanımı besleyen şeyin şuan da gerçekten içimde olduğunu biliyorum.
Çarpması belirginleşen bir damlanın camdaki izi. Aslında sesi gelmiyor sanıyorum ki filmlerden duyduğum gibi. Belirsiz, yönünü bilen bir ırmağın yatağını terk etmesi gibi aniden oluyor her şey. Sel mi bilemem boğazımdan aşağıya her yutkunduğumda çığlıklar içinde göğsüme doğru ilerliyor su. İlerliyor ve sıcak, terleyen bir derinin diğeriyle birleşmesi, kıvrımlar… Buharın üstünde elini gezdirmek gibi. Avucunu sıksan duyacağın şeyin kendinden geçmek olabileceğini düşünmek. Şimdi aklımı karıştırıyor sadece. Çünkü istila her normal karışıklığın bir sonucu… Daha fazlası için bir gerekçe bir huzursuzluk hali… Bir rahatsızlık gibi. İki sınıfın arasında kalmak gibi.
senin ve benim zamanlarımdan... "Göz kapaklarımızdaki tozla ve haşın bir ruhun acısıyla... aşık olduk. " ... sana bakmayı öğrenmemiş bir gökyüzünden/ atıyorum elsiz ve ayaksız sözlerimi... hiç bir yere gitmesin diye/ penceren !
yarılan bir ses kadar, çıkamadım gündüz sokaklarına, el değiştirmiş diye yönetimler... sivil ve itahatsiz bir oyuna benzer işte/ aşk bile ve bazen üstelik bir iç savaş gibi kaybedelir kazanılırken/ bile... devrimler, darbeler ve iç çekişler...
tekin olmayan çocukluklar bulalım, anlatabilmek için bir birimize/ diğerimizi...diğerlerimizi... en çok sana/ ve beni... düşüyorum... sımsıkı çakılacağım yere ve bir yerlere, silinmemiş yollar bu işe yarar unutma! yarım izlenmiş filimler... ve unutulmamış yüzler...
aradığın bir şeyin var olduğuna inandığından beridir...
aradığım bir şeyin var olduğuna inandım ben de/ evet... en sonunda göçler yaşamaya başlarsın, bedeni taşıdığın... basit bir doğa olayı gibi işler içine kış! herhangi bir gün herhangibir yerde / diye.. şans, kader ve gökten bir tanrı ... bütün iyi çocukların bildiği bir lisan gibi konuşursun/ kendine bile... neyi unuttum biliyor musun? en basit sorumu... verilebilecek cevaplar bu yüzden saçma artık... bu yüzden mesela sabahları erkenden kalkıp, kent, sokak ve insanlar diye/ bilindik bir manzaraya itina ile daha fazla yaşatması için kendimi sunmaktan vazgeçtim. kurtarmıyorum sokaktaki kediyi! ve öldürüyorum karıncaları bile...
yok ol! yok ol! yok OL!
"Belkide egildin ve elini kestim bu parcayla..Acidin sen!" VirginBlack - OurWingsAreBurning
pekilerim... kabul ettiğimden öte/ itirazlarım... kırık bir gülümseyiş kadar belirgin yüz/ haLtlarımda...
hatırlamak mümkün değil, çarşafları kırılmış odalardan toplarken yakılmış otları, bir nefes kadar tik/ trip ve gün batımlarının bariz askıda kalmış gömlekleri... bulut kadar uza/ksın bana... unut şimdi...
derin değil mi senin SUların/ öyleyse dağıl şimdi bir yaradan... /daha üstelik...
duvar kağıtları ile arandaki sorun, kanamalı dizeler bulmakla başlamış olmalı ki, pansuman yapıyorum işte böyle gözlerine... bir kelime daha?/ sen değilmişsin beni boğacak deniz! asanı kır bu yüzden bir daha... içimde çatladı taş kadar / ses şimdi...
fotoğraflar sanrım hiç yanılmıyor. zaten yokmuşuz o karede ve hiç/ üstelik...
uzun saçları bile yakarım, avuçlarım neden terliyor sanıyorsun ki, kasıkların kadar ezbere daralıyor sokaklar, bir adım daha şimdi/ için, statik bir ağrı gibi bulaşıyor kayganlığına tenimin. bir kokuda, kaybolan son soru bu/ değil miydin düş!
sarsıntılar içinde, kurtulmayı deniyoruz her seferinde/ diğerimizden. işaretlenmiş yollardan gitmek, daha az konuşmayı denemek, susmak ve izlemek, susmak ve siyah beyaz bir filmi bitirmek... alt yazısız ve önemsiz fragmanlardan geçiyoruz demek ki henüz... basit sonuçlar doğurmayı öğreniyoruz, kendimizden bile. koşturmalar üzerine kurulu evet hayat, farkındayım. hatırlatıyorsun bana sanki, kendimden en uzak yeri... bunu biliyor muydun/ öğrenemedim... bir disipline bağlı olmak, dinler tarihine inamak, ödevlerini çalışmak, üretmek ve kazanmak. bilmem anlatamadım mı zaten yaşanıyor olan bu. kendinden bahsetmeni bekliyordum oysa...
karşıma geçip/ hayır sanırım artık bu mümkün değil...
saçlarını düzelt, saçlarıma baktığın aynada, gömleğinin kollarını katla geriye iki kere, eteğini indir aşağılara kadar... bir iz taşımasın diye düzelt bakışlarını... gözlüklerini iyi sakla artık, diş izlerim silinsin diye... merdiven boşluklarında yaşanmdı hiç bir şey!
bunu hatırlıyorum sadece. ben ceketimi düzeltip aşağılara iniyordum... derinlere... sen bir kapı aralığından izliyordun. bırakamadığının/ ben olduğunu söyleme artık!
yakılmış gölgelerini sakla içinde/ bir karanlık böyle büyür...
arZsız ve yapraksız ağaçlar gömdüm ben, ciğerlerime önce... sonra küskün uyanmış çocukların gözlerine... sabırsız kanatlanan bir gövde kadar, bariz artık düşürdüğümüz aTlaslar... tüy kadar / kader...
geri dönmek suç sayıldığı için taşınmayan adresler buluyorum birTen bire... gelişi güzel söylenen bir marş... saçları örülmüş bir bayrak töreni... ve sökülmüş duvarlar kadar bariz etiMde tadın kadar/ keder...
beni içine çek/ İçin... kesilmiş izler topluyorum bir bir. ödünç ve bol küfürlü nikotin sıralarında. okulun arkasından evet... görkemsiz şatoma doğru kaçık bir patika bularak... ilikledim cesedimi. daha çok/ İçin...
doğru, sen kazandın mutlak bir oyunu saçmaladın, dağıttın saçlarını ve domaldın... içinde hacimler açarak/ dizlerinin üstüne çök! böyle yüzleşir ekilmiş tohumlar...
yak... ve çek içine...
geriye bir tek karakutun sağ kurtulacak! SuyaAtılmışSözler olsun yine diye...