Yel değirmenlerine saldıran kahramanlar edindim ve rüzgarda bile ıslık çalabilmeyi marifet olarak kabul ettim. Slogan olmayı ve eylem adımları ile adımlamayı ömrümü. Öyle uzun uzun gün batımlarına çekilip, oda/oda, kent / kent yetişmedim parmaklarımla aklıma ve saçlarımın arasından kayıp gitti ölü kelebekler…
Bu gün buradayım. Bu son baharın güneşli bir hastalık gibi işlediği kemiklerimin üstünde. Tedirgin ten temaslarından ve ruhsal diyalektiğin madde ve tanrı açmalarından uzak. Hepsinden uzak. Herkesten uzak. Dizlerime yakın bu salonda… Fesleğenlerin kokuları bile saklanıyor bu aralar. Rıhtımları bile ve martıları bile görüp, duyup bir yudum çayla aşıyorum. Koku yok! Biliyor musun bunu… Koku hiç yok…
Tarihi, bilimi ve felsefeyi önemsedim; çenemin altına kadar sokup parmaklarımı kaç kez harfler harflere / dedim. Sustum. Ütopik sonlar yazdım, başlamış olan her sürece. Bir gök taşı diledim mesela… Öyle bir hızdaki / kimsenin kimseyi hatırlayacak kadar zamanı / olmasın diye… Bir kule, büyü ve keder… Benim yüzüme dağılmış bütün parmak uçları oldular. Senin saçların kadar/ uzun ve dizlerine kadar…
Dolaşıyorum sanırım kemiklerime, dna’larımda ödeşemediğim bir şey. Hep senden yana çeliyor aklımı… Farkında değil miyim mesela… Zamanın geçtiğinin, senin ve benim zamanlarım… Geçiyor. Ve martılara küfretmeye bile başladım. Bu iyi bir haber. Kelebekleri izlemiyorum sadece… Kapıyı açıp uçmalarını sağlıyorum. Kovarak odalarımdan… Sırnaşık kedilerden ve sokaklardan kaçıp kaçıp/ duvarlarıma geliyorum. Ve sildim elimdeki mürekkep izlerini. Çizilmiyorsa/ yazılamıyordur da…
Sen, gözleri pembe olan balık/ Tırnağımın ucundaki kırıkla acıdı /say içini…
çünkü kelebek öldü. Gözkapağımın içinde/ ve açmadan pencereyi…
Bu ölüm gibi bir şey diyordum… Debelenmesi bitmişse eğer… Kaçıp kurtulmak mümkün değil artık, susup kabul etmek yada Anlaşılmış olmak ve anlatmak uzun uzun mümkün bile değil. Kaçıp saklanmış olan bir hüner gibi Takip ederek odaların o loş kokularını yakmak ışık/ anahtarını Ve son vermek karanlığa. Çünkü kelebek öldü! Çarparak ışığına…
Burada duracağım, tam burada… Yarım bir söz, dize ya da raflara kaldırılmış ömür gibi… Dipdiri bazen, bazen soluk soluğa/ ıslanarak ve susarak bazen…
Bu ölüm gibi bir şey diyordum. Gözlerimi açmışsam eğer… Göz kapaklarımın içindeki o narin keder canlıları için. Bir titreme, kırılma ve mikroskobik canlılar gibi kıvrımlarla… İlerlediler zihnimin bütün perdelerine / belki de… Belki de tutup, bileklerimden hava da asılı kalmamı sağladılar Birkaç, zümrüt yıl boyunca. Ahitler, yazgılar ve görkemli tanrılar bularak o karanlığın içinden İlerledim, ilerledim ve ateşe yaklaştıkça tutuştu kanatları Kelebeklerin…
Hiçbir şeyi değiştirmeyeceğim, hiçbir cümlenin sonunu ve anlık bir ritimle düşüp yanlarıma/ bir bakış açısını yakalayacağım. Kollarımın birer sarmaşık olarak dolaştığı yastığımla/ aklım arasından… Kelebek öldü çünkü/ Perden köşesinden havalandı… Birkaç kere tur attı biblonun etrafında, bir gemici ve sakalları eski Sonra bana doğru geldi/ geldi… ve üstümden havalanıp ışığa doğru yöneldi Etrafında dolaştı Ve kanatları tutuştukça yaklaştı Kanatları tutuştukça yaklaştı Ve kanatları yok olduğunda/ öldü Yerde çırpınarak…
Benim suçum bu… Benim karanlıktan korkmamın bir suç olmasıyla başlayan bir hata bu… Benim suçum.
TheLastMan/ romanın mektubu Naa-kal/şehrinazizleri… BaşMelekler Vol II.
İçimdeki dilin; bir iksir ve sihir yarattığını söylemiyorum. Atomun bile bir taraf olduğunu düşünüyorum çünkü… Şuan renksizliğin tekrarlandığı bir gözün içinden/ bana ulaşan yine… Bir algının dijital bağlantılarını izliyorum… Pencerelerden ve harf aralığına sığan boşluklardan… Dokunduğum omuzdan/ bir pencerenin dağılan perdelerine gömülüyorum çünkü. Belirsiz bu/ bir odanın içinden ve yatağın köşesinden şehrin aydınlattığı ışıklarca ılık/ bir hava da üşümeden… Bir duman yükseliyor, parmaklarımın arasından ve bir yangın / çok uzaktan değil hayır…
Dilimin ucunda, bir söz/ yol ve harita olmadığı bir anda… Söylenenin, kim olduğunu bilmiyorum. Söyleyenin ben olduğumu düşünerek. Bunu anlatıyorum çünkü: zion’a makineler yaklaşırken dans eden bir toplum olmayı istemedim. Dışındayız/ ışıksız bir baharın benzemediği iki kış ve mısır tabletlerini siyaha boyayanların soyu… Orda dur… Karıştık sanki uzun zaman önce, bir kavim/ halk ve ulus ve devlet… Olmadan bile değiyor… Çıplak dizlerim omuzlarına… Bu sen ya da hiç biri. Eğer bir sınavsa…
Zıt, bir bütünlük gibi düşer zamana/ boşluk, madde kadar somut ve rol yok. Hava ve su, toprak ve ateş/ yarılır kemiğinden bir kere… Ve masal kadar bir zaman oluşur. Şimdi ve şuanda/ perdelerden sana açılan sokaklar kadar/ çatılar ve kuleleriyle İstanbul kadar… Ten/ dudağın altını zorlayan bir ısırma isteği, hemen avucunda ve kaç damla…
Kısacık bir an/ Seni, yeryüzünde bildiğim bütün dillerce aradım… Ve bir film, müzik ve bir kare… Küflü bir sokağa bakan odam/ ve etekleri boyun kadar gövden… Altına mı kaçtı çocuk? Altımda mı adam/
Ve derin bir soru, fonunda İstanbul kadar, sakin olamadım ben. Dizlerim dokundu omuzlarına ve perdelerden sarktı ruhum… Aynalara… Şekilsiz izliyorum/ senin dağılan yüzünü ve kaybolan bir eşya kadar önemsiz bu/ zaman için. Kaybolan bir gövde kadar üstelik. İşaretleri silinmiş patikalar vardır, ruh düzleminde sağlığı tarif etmek gibi. Deneylere ve gözlemlere dayanmayan/ bir sanma biçimi gibi… Aklının içinde bir anla yürürsün, kokuyla/ derinlerine ve en cılız batığını bulursun… Cesetler bile sayılabiliyor aramızda/ tek tek… Öldürdüklerin kadar çoğalıyor sular. Öldürdüklerim kadar yudumluyorum. Ve sorular sadece çok gerçek. Şuan/ odanın ışıkları içinde silinen bir gövdeye dokunuyor dizlerim. Bu sen ya da/ hiç biri…
Benim, yanılgılarım… Sim ve zehir kadar siyah… İçimde derin ırmaklar yıkanıyor. Boşluk/ ve ulaşılamaz bir iç tavan. Kuşları bile var ve kelebekleri kadar ebabil… anka ya da boyuna kadar olan kaf/ atların arasında hızla dolaşan antik bir savaş/ ateş… Dilimin ucunda ve erdemli olmak için kül yok!
Aç gözlerimi! Arkamda duyduğum nefesi dokundurmadan omuzlarıma/ aç gözlerimi ve çek ellerini üstümden… Değişmiyor, yetişemediğim sololar, odaları dolduran ıslıklar yetmiyor. Buzun bile üstündeki rüzgara/ ve dağılıyor hücrelerim. Kıpırtısız bir su kadar azalırken zaman… Emmek ve yağmuru bile içinde hapsetmek için. Ağzını açmak bulutlara… Bir yıldız büyüklüğünde… Çocuklar dikkatimi dağıtıyor… Çocuklar çok fazla top oynamaları pencereye karşı olan bu masa için büyük bir tehdit bence. Ölebilirim/ gök taşı çarpmadan hiçbir yerime… Kesilirken/ saçlarım ve sanki boğazıma dayanmış bir ustura gibi. Çöz! Ellerini saçlarından… Hiç el değmemiş bir kıta/ çok eski ve bilinmedik sözler/ birer fısıltı gibi deltalarımda. Senin gözlerinin önünde dönüşmüyor başka hiçbir şeye. Karmaşık bir denklem.
Bir düğüm, bukle ve söz kadar aklımda… Sabaha uyanmış gözlerin kadar berrak yanımda/ omuzlarımın sonrasında ve bi an/ kısacık bir an… Her yerime dağılan yamuk bir doğru! Ve düşüşü hayli zaman bir elma kadar/ yer çekimindeyim/ ellerinin. Dalların bu değilse eğer. Köklerimdeki sularla yıkanacağım yine. Ganj kadar çamurlar içinde ve oynarken çocuklarla… Heykeller devirebiliyorum kollarımla ve iki yana açık/ sarmalı ve zamanı maddenin dışında olduğunu kavrayıp/ dönebilmek çevresinde arzımın/ ve kıçım kadar yangınlar bunlar/ herkes biliyor/ herkes emin. Yolundan. Üstümden çekil…
Dizlerin/ kaburgalarıma kadar işliyor/ Kemiğe işleyen bir cıva kadar/
Kırılmaz olabiliyor sadece, şehrin ışıkları içinde yüzünü düşündüğümde/ ve yaslan sen boşluklarımıza… Perdeler kadar korunabiliyoruz aydınlıktan/ kurtulamadığımız bir şey tüm halleri, eşyaları ve renkleri… Ve hangisi kötü?
Karanlığım/ Bize yetersiz kalan bir saklanma biçimi, uzaklaşma ve her şeyden ve kaçma isteği sanki… Biraz kül evet, biraz kahve tadı ve monitörlerin bile yetmediği bir görme biçimi. Hallerim/ ateşböceklerinin toplandığı bu cafe de olduğu gibi şuanda… Seni düşünüyorum/ aklım bir yanıma ağır gelmiş bir açıyla… Seni karşı masaların birinde/ ve sözler ezberlemeye ihtiyacım yok. Ve senin bir rengi bilmene/ yeşil de durmana ve geçip gitmene bir neden yok. Yanımdan/ merdivenlere… Ve sokağa… Ve tren istasyonlarına…
Unutmamak için tüm her şeyi/ Çıldırabilirdim belki de bu yüzden… Not ettim. Her hangi bir zamanın herhangi bir mekanın içinde DizNotlarım diye… …
Böyle yazdı rıza, her gün tuttuğu günlüğünün içine ve sık sık gittiği cafe de düş yaşadıklarını düşünerek. Ve yola koyulmak için her şeyi yaptığından emin olduğunda… Dağıtamadığı saçlarını toplamadı, yakıştırmadığı kıyafetleri giyemedi önce iki adım kapıya/ sonra 23 adım merdivenlere… Ve adımladı tuhaf kokular içinde merdivenlerini… Yukarı çıkmak için olduğu kadar/ inmek içindir de. Ve zaten dibe dokunup oradan hız almayan gergin bir yay/ kime fırlatır ki oku…
Yıkıntıları üstüne kuruluyorsa, Eğer kentler… Köylerin ve cesetlerin. Bütün sokakları benim, Bütün caddeleri ve tren istasyonları Çiçek pasajları ve köpük köpük/ Küllerim…
Melek ordularım var benim. Biraz martı ve kedilerin renkleri… Biraz gri/ bi an beyaz. Ve hastalıklı… Bir sim/ siyah! Tutuyor işte, denizlere alışmamış Topuklarımızı iskelede.
2. -Kalmıyor hayır. -ilksufle-
Ve ay/ yok… Üşümüyorsun biliyorum. Soluğun, kadar üstelik bir meltem… Üşümüyorum hayır. İçine/ tutunmuş olsak da Antik yüzlerin.
3. - Bak bu sen. -tamtelepati-
Gülüyor boşluklarına… Ve parmakları sıkıyor, Camdan ve ateşten bardağı… Keskinde olabiliyor insan. Bakma(!) Gülüp geçerken bile/ (hemenyanımdanvegünebakantarlalarından)
-sonsuzalgı -
Bu sen… Omzum kadar uzak bana Kapatmıyor bu yüzden… Işıklarını, deniz fenerlerim… Çakmak-çakmak… Tutaşabiliyor sesler. Kokulu bir el/ diyorum sana… Avuçlarsa bir yüzü…
4.
- bak, bu ben… -itiraz-
Terledim, ısırırken tırnaklarımı… Belirgin olmasın diye sözlerim… Renksizleştim. Karşında ve iyiyim… Bulut bile toplayabilirim… UçuR/u/Mlardan… Martıları sevebilirim… (hemenyanındaveanka’nın/kanatlarıaltında)
Bu ben…
-dürtü-
Görkemli… Bekleme salonlarım. Kemiklerim kadar mermer… Ve izlerim çok derin. Bu yüzden dokunmuyor. Kolum-kanadım. Uçabilir bedenler… Kokulu bir ses/ Çağırıyorsa zamanları…
5. - böyle oluyor işte… -ironisaflaşma-
Derinden yitik akordiyonların, Sesleri yükselir… Sen çekilirken ciğerlerime. Biliyorum, efsunlu bir hastalık/ Olacak sonum. Hayal-gerçek şuan/ karşımda… Ve gerçek olan bir hayal işte yanımda… Taşıdım ve yük değildi inan… Bana anlatmanı… Bakmanı Ve gülen çukurlarını… En çok bu karmaşayı seviyorum çünkü. Otik/ Medeniyetler, kaynaklar ve sınıfsavaşlarıyla/ Bir tarih… Ve sanki dün… Seninle benim aramda.
Oluyor demek zamanla… Başkalarına da…
“ Şimdi, hepsi süvari kılıklı… Savaşçılar… Ve tanrılar bütün gece uyudular…” İşgale bile yeltenebiliyoruz. Hücrelerimizi, köprüleri ve kıtaları… Çek git… Tehlikeliyim seninle… Sabahlayabilirim sokaklarda. Ve uyandırıp seni/ Gidiyorum…
6.
- canıma battı kırık tırnağın -özsavunma-
Kaçmıyorum. Biriktiriyorum, boğulmamak için İçimde/ Set yok… Ses yok. Dalga-dalga Batıp çıkıyor ellerim. Ceplerimden; ateşlere ve tütene… Konuşmak, bir bahane/ Şimdilik… Uykusu kaçmış bir söz olmak/ Şimdilik Telafşler ve teklifler/ Şimdilik… Şekil ve mana şimdilik…
Çek bu yüzden içine. Biçimli dudaklarını kapa Ve bi/ an gözlerini… Senin sersem hallerini biliyorum ben Çek içine/ kemiklerimi…
Ve çıkar… Yanacağım yere kadar Etimi, kemiğimi ve gözlerimi Bütün hesaplaşmaların ve intikamların içinden Bir vapur iç denizinde / Bir tren anka’nın içinde Ve ikiside o gece Benim içimde…
Koptu tavanlarım… Kem bir iç hesaplaşmada… Derin bir yırtmaç Ve diz kapaklarını bile zorlar Soyunmak…
—tu/ Kalıp bulaşmış salonlara…
Dokundu söze eksik bir mana/ çok sağlamlaşmış ahmaklıklarım, kör kütük ve sıska sarhoşluklarım… İçmedim hayır… Mey, çok aciz yahu… Sığıyor yinede için/ içine… Atıldım uluorta piste… Sahne demeliyim belki de… Sahne önemli değil ama bir tiyatronun içindeyim. Haziranım ben ağustos sonunda ve nisan sanki… Hatırladıkça sapanımı…
—at/
Taş kadar gözlerini Bana/ aklıma…
“Ebabil kuşlarını, sana sakladım” repliğim bu. Tek bi an ve beceriksizim uzayıp gidiyor sufle… Bitirmemi bekleme çekip gitmeni istiyorum çünkü. Bir ödeşme istiyorum ben ve sen çok uzak bir samanyolunda. SesleniyorumMM…. KaçÇ. Ve seyircilerden tedirgin olmuş haller yükseliyor gözlerime. Korkutmadım değil mi… Daha beter bir renk seçemedim saklamak için bile parmaklarımı…
Sana rastgeledokundum Kızmadındeğil m i?
—ra
Bana kıtalar kuran
Kemirdi aklımı Ketum bir cevap Ya o boşluk Dolduysa…
Simyanın hizmetindedir siyah/ Kadar belirgin renkler...
Amaçsız sorulardı, pencereni açmaya zorlayan seni... Biliyorsun, ucundan tuttuğun pek çok şey, yamuk bir sisteme tabi... Elips yahut dünya... Dönerken dişlerinin bile arasında, sen kimi anlatıyordun en çok "ben" diyerek... Amaçsız sorular bunlar ve saçma bir kurgu işte kabul ettiğin tüm denklemler, kaçamamışsan duvarlarından sana/ asılı kalmayı da öğretememiştir demektir. Kollarını iki yana aç ve savur en iyi bildiğin şey gibi aklını bile... Dizlerin bunu yapabilir. Dizlerin/ kırılmış bir ağaç gölgesi gibi, içime batıyor kökleri...
Gel, bir kâbus kadar belirgin olsun haller. Korku bir intikam soyu büyütsün, büyütsün ve ikimizde yem olmuş olalım diğerlerinin hayallerine... Belki tuhafsın ve belki de sarhoş bu yüzden köşelere tutunuyorsun ve hayır dönmüyorsun bile. Buna cesaretin yok belki de utanıyorsun. Beni görememekten korkmuyorsun hayır. Ben, korkuyorum görememekten bir gün aynaları... İzliyorsun ve hiç. İzliyorsun ve sus. İzliyorsun ve ebe! Gördüm çelimsiz sözlerini ve yeter konuşma...
Senin sarnıçların bu yüzden yerin bile dibine ve senin parmak uçların hep sustuğun yerlere yakışır diye/ koridorda bir/ merdivenlerde iki ve sokakta üç kere vurdular yüzüme... Kim üstelik onlar değil mi? melek ordularım var benim... Keskin ve bilenmiş kılıçlarıyla durmadan düşen ve durmadan kovulan ve durmadan dövüşen... ah... Bu yeni yetme sözler... Sen pencerelerden uzaklaş, gölgeler çeker kaldırımları...
Çık ve git... Budur sana da yakışan budur sözle ilan edilmiş bir aşka yakışan, Cesetleri üzerine kurulu bir gövde kadar aşikâr. Çık ve git...
Sanki sonmuş gibi komik sahnelerdeki gece nöbetlerin, sanki sonmuş gibi bir duvar saatinin tiktakları ve sankiymiş gibi her seferinde... Neredeyse olacaktı... Derin bir yara olacaktı ve nerdeyse... İnan bunlara... İnan müziklerin ve mumların aydınlatmaya yetmediği gövdene... Estetik olsun oyunların ve gözlerini çözme... Ellerini sıkı sıkıya bağla ve bir hayvan gibi koparma tülleri... Sana yakışmıyor uysal roller... O sigarayı bana bakarak yakma... İçinde ki kül olma isteği/ sendeki tutkulu mistisizmi ve ne olursan ol dön(!) fantezilerini büyütüyor sabırsızca...
Dön ve sırtınla başbaşa bırak beni Tam arkasındadır en yakın geçmiş diye, Kemiklerine kadar ineceğim Dön ve sırtında başka başka
Medeniyetler değil hayır ve kentler değil ve çocuklar ve iyi kahramanlar... Sana masallar anlatmayı bırakıyorum artık. Bazı geceler kulaklarıma kadar giren e-cinlerden öğrendiğim ayetleri yazmayı bırakıyorum... Seni bırakıyorum... Derin bir boşluğa ve unutma düştüğünde değil... Battığında büyür gözlerin/ içine... İçime...
Büyür Yer büyür Ve zamanla...
Böyle oluyor işte en sonunda, başlarken seni sen yapan her şeyin artık daha donuk daha mutsuz ve daha seçilebilinir olması ve hep birilerine ve hep diğerlerine ve hep nasıl anlatılır ki... İyim evet ve güzelim ve haylaz ve tembel ve yorgun düşüyorum bazen... Alışmak hangi zamana ait bir dürtü ve unutmak neden bir yetenek... Dünya da hayat seninle karşılaşmak kadar güzel ve sonrasını bilmiyorsun sen bile...
çirkin ve hiç bağışlamadığın bi'an/ kapattım gözlerimi
İçeri giriyordum yada tam büyük bir öfke ile çıkarken, sesini duydum... Dirhem kadar değerlidir bazen tüm anlar. Daha uysal olmalıydım biliyorum. Daha iyimser olmalıydım, daha az ve daha saygılı... İşaretlemek yetmiyor işte, Kadife bir kitaptan öğrenilmiş söz gibi. Daha çoğuna ihtiyaç duyuyorsun bu yüzden. Belkide anlamak için... Anlamak ve unutmak, anlamak ve bağışlamak ve olduğu gibi kabuletmek tüm her şeyi...
Duvarlarım sarsılıyor benim ve içime üflenmiş oyuklarda irin bağlıyor kaburgalarım. Bir kerecik OL yetmiyor. Ve bir ikincisi içinse hiç tahammül bulunmuyor. Bunu öğreniyorsun dizleirmden, birden bire kalkarken oturduğum yerden. Ve bırak beni... Kokun, hatırlamak için zorlanmadığım bir formül... Onu hazırlıyorum burada. Bir kaç diş izi, bir kaç esmer tılsımı ve çok az zakkum kökü... Yanılmıyorum değil mi?
Karşımda ilk duruşun diye mi düşünüyordun, pek anlayamıyorum... Bu son sadece. Önce topraktım ben ve sen benim içimde. Şimdi, dışında ve dışımda... Kendine bakıyorsun benim gözlerimden... Biliyorum. Biliyorum, tutmak yetmiyor isimleri aklında, hatırlamak yetmiyor sesleri ve hep bu yüzden suçlu bulunur değil mi? Şövalyeler bile...
Kuşatmaya gelebilirdim ancak, işaretindeki küçük parmak kadar gerçek bir saldırıda... Ve yenik sayıldı tüm ordularım. Yel değirmenleri hayal/ hayalden bir orduya... kalabalık sayıldı bir gece bütün izler/ sen tanrının aziz kızı kuzuları dağlara sürüyordun ve ben dağları kuzularla düşlüyordum. İdeolojik sapkınlığımız yürüdü önce aklımıza, sonra dilimde küfürler ve üstelik altımda bütün görkeminle...
Sana neyi mi anlatıyorum? Bütün asillerin ve baldırı çıplak bütün yoksulların sevişmlerini... Irklara ayrılacağız birazdan, birazdan özgürleşip yakacağız Romayı bile... Hatırlıyor musun, yıl binsekizyüz seksenler... Ve senin ellerin soğudu önce, yanakların biçim kazandı ve gözlüğün pek yakıştı... Yani bunu bile alet ettim sevişmelerime... Yine de biliyorum... Bütün kuşatmalar hiç birinden zaten farksız değil ki...
Kan kadar gerçeksin çünkü şuanda, karşımda ve anladım girip ya da çıkmadan uzaklaşmayacaksın kapıdan...
Çirkin ve hiç bağışlamadığım Bi'an/ kapattım kulaklarımı Ve sesin asılı kaldı Merdiven boşluklarına....
sen neden bahsediyorsun? meleklerin savaşlarından...
kendimizi ne sanacağız biliyor musun çok haklı ve olmayacağız biliyor musun bir diğeri. anlamak diye tariflediğimiz bütün anlarımızı kutsal bir ahit sayıp önünde saygı ile eğileyeceğiz evet kendimiz diye inşaa ettiğimiz her bir anın. Erdem yasaları, toplumsal normlar ve senin içinde taşıdığın şefkatle kurtaracağız artık geçmiş olan gençliğimizi... Bu böyle olacak her seferinde, birileri daha çok bildiğini düşünecek ve birileride daha az soru sormaya alıştırılacak derken bir tanrı gökten üç elma düşürecek ve sasıntılar içinde rahimlerimize düşecek tohumlarımız. kovulduk kabul etmediğimiz en büyük sonuç bu. inandık ve inandırıldık bu gün neden doğrudan bahsediyoruz ki yalanı kimse bilmiyor nasılsa...
bana küçük serçe parmağından bahsetmeden daha bir gamzelik bakış mesefasinde durmadan; yak güya çok günah sayılmış cesetlerimi ve sonra topla paraya bile tapmış dizlerimi... kaç rekat söylesene? intikam alır gibi uzan boşluğuna ve sinsin üstüne yakılmış otların, dumanı ancak böyle bir ayinden kurtarılabilinir ömürler var eder. inanmış ol parmağının arasındaki kadehe ve hiç şüphe etme yok olacağını düşündüğün herşeyden. mutlak bir sonda mutlaka var olur bütün nedenler. doğa bilimleri aşkına var et yok ettiğin bütün buzulları ve istersen sürt yine iliklerime kadar soluğunu. eritsin ve erimiş olayım kemik/ten bir mandalda... mertebe basamak değildir tırmandığın yerden düşmekle olmaz düştüğün yerden çıkmakla ve budur kudret insan elince.
heryerde siyah bilmem farkında mısın ne kadar fazla, bir bunalım hastalığına tutulduk ki bunalmaktan duyduğumuz zevk önüne geçti dokunuşların içindeki anlamın. bir bakma anıdır esirgemek, kapatma gözlerini öpüşürken bile o zaman. katlanmadığın bir yakınlıktan bahsetmek neden ün sanılsın ki. yalan söylüyordu diyorum sahip olmak istediğimiz herşey için ve biz inanmıyorduk yöneliyorduk bilerek ve isteyerek ateşin tam içine. için yanmıyor mu söylesene? kaç pişmanlığın toplamına eşit değildir parmakların. sen, sana yakışanı yapıp bana odalarından seslendiğinden beridir, ben kapılarını açıp odalarımın havalandırıyorum bütün boşluklarımı. zift gibi gözlerimin karası ve kömür gibi dudaklarımın ucuyla, toplar fırlatıyorum kulelere, antik savaşçılar yetiştiriyorum her an, kudüsü, romayı, kostantinpolisi yakmak yıkmak ve insan çağını başlatmak için/ bir temmuz gecesinde... değil mi sanki diye bir kinaye, küçümseme ensenden sonrasında kalınlaşan bir ego... hayır hayır kimsenin değil sorun bu. sahipsiz olan topraklaradır sahipler. ve sıkıldım bu düzmeceden... dağıtıyorum öyle ise küllerimi...
hadi aynısını yap! hadi, canın acımasından öte değildir düştüğün kuyular bana bir yusuf masalını yaz hadi... ve neden hepsi öncesini ve sonrasını anlatır ki. bana bir çocuğun biçimsiz bir kuyuda ne yaşadığını doğru anlat. hayatın söküklerinden bir rüya terzisi olmasını anlat. vazgeçtiğim köşelerden dönen kaç mülteci gördün ki sen. inanmıyorsun kudretime! bağışladım cürretini... bağışladım sesimi, kaçırma yanaklarını bu sefer öpüp çıkacağım kapıdan. kendim için üstelik infilak etmesini ummadan gideceğim trenin ve ölemediğim için damarlarımda sınamayacağım afyonu, jileti ve dipsiz kuyuları. neden çıkmıyorsun olduğun her ne ise o kuyudan, ip attım burçlardan ve ay kadar berrak gözlerim. en iyi sen bilirsin nasılsa...
bana duyma içinden hiç bir şey. ben açmadıkça sıkılmış bir yumruk olan elini
savrulup durduğumuz bir evrenin içinde kaç iki olasılık bir denkleme eşit olur ki? bu bir inat. biliyorsun değil mi... inanmaktan başka bir yolu olmayan.
NeoTrip Buluşma
İlk ve Son Yer:Suadiye Garı Tarih:01 Ağustos 2009 Cumartesi 18:00
Sürekli bir hatanın içinde olduğumu düşünüyorum. Hatanın, içimde olduğunu düşünerek… Anlam, bulamadığım silik bir figür. Kelebeklere sevinip, bahçedeki akşamsefalarına su vermek ve sağanak yağmurda ıslanmak… Ve senin göndermediğin mektuplara hiç yazmadığım cevapları bırakıyorum işte böyle… Kâğıttan gemiler yapıp, yağmurdan fazlasıyla artmış ve taşarak yollardan akan su birikintilerine bırakıyorum, el bile sallayarak.
Umutsuzluk, pişmanlık ve güya mutluluk sürekli hâkim olan duygular. Penceresini açıyorum, eski ahşap kokusu gelen salonun, fesleğenler belli belirsiz gölgeler halinde içime yürüyor. Duvar afişlerim ve filmler, duvar afişlerim ve benim dünyam. Kullanım süresi çoktan dolmuş olan ansiklopedilerden kestiğim kareler… Penguenler, bir çalışma odası, iki çocuk, çikolata fabrikası, güne bakanlar, balıkçılar, güneşin doğuşu ve Kibele…
Hiçbirini yırtmadım henüz, pencereyi kapatmadım. Az önce beni sırılsıklam yapmış olan yağmura ve saçlarımdan sırtıma akan damlalarına küsmedim. Memnun olamadım sadece; doğduğum kasabadan, okuduğum yatılı okuldan, ideolojilerden, enerji içecekli votkadan, çarşaflardan ve duyduğum kokulardan… Dokunduğunda terlemesi bir tenin, dokunduğunda sesler çıkarması ve inlemesi ve nefes alış verişlerinin sıklaşması… Git gide çoğalan bir taşma isteğinden başka bir şey var edemedi. Yüzyıllardan bahsetmiyorum bile, milenyumunu yaşamış olan Dünya’nın, binalara ve binaların bile insan beyninde yaratmış olduğu çok katlı denklemlerden yada…
Seni özlemiyorum evet ve özlemeyeceğim de… Gidip binyıllardır sürmüş olan bir savaşa katılıp öldürüp ve ölmek için her şeyi yapacağım. Seni özlemiyorum hayır. Dualara ve surelere sürterek sakallarımı kabul ettiğimden beridir benden de büyük bir egoyu… Rüyalar görmeye yeniden başladım. Hiç birine bulaşmadan bile sen. Ben, kelebeklerin intiharını gördüm ve iyi annelerin aldırılmış çocuklarını… Oğlumu ve yok ettiğim kavmimi. Bağışlanmam ne kadar uzun sürer bilmiyorum, kendimi ise bağışlamıyorum.
Bu yüzden, çekilip odalara ve içime çekip sesimi, boş bardakların içinde ateş böcekleri besliyorum. Arka bahçede yakaladığımdan beridir sönmeyen ışıklarıyla kapatmıyorum ışık anahtarını… Geceleri bu yüzden oldukça güç diyebilirim. Karanlık olsa… Ah bir karanlık olsa bir şeyler zarar verecek sanki. Hayır, hiçbir şey. Hiç hem de… Ben kendime bekli de. Bilmiyorum yine de…
sen, gelip omzuma dokundun, yer buldun ve işgal ettin…
ben, sonunu unuttum anlatacağım masalın…
sen, sarmaşık getirmemi istedin hep
ben, dolaştım içime.
Devrilen bir bulutun izini sürüyoruz güneşe bile bakamıyorken, sesimizi özgür bıraktığımız bir gündü. Bütün kentler yaşar mevsimlerini ama hiç birinde İstanbul kadar belirgin değildir. Dün ve bu gün. Kapıyı açtın, bahar temizliği gibi yıkamıştın her şeyi. Benden kurtulmanın en sağlıklı şekliydi bu belki de. Ben oturdum. Sen sustun. Ben küstüm. Ben çok küstüm ve bir daha konuşmadım seninle…
Sana bu mektubu gönderemiyorum bağışla lütfen…
Senin, Bir gece üşüdü gözlerin, kartopu oynayan çocuklar gibi
Benim, Parmaklarım dondu ve çözemedim saçlarını.
İçimde hiç kapanmamış bir kapı var. Yarı saydam ve silindi silinecek nerdeyse… Ben bu günlerde hep orda olmayı istiyorum. Şiddeti azaltılmış bir gün sonrasında… Salona birden bire girmiş çiftlerdir tuhaf telaşların içinde olanlar. Ben, neden oraya kadar gelebildiğimi bile daha doğru dürüst anlatmadan kesildi sözüm çünkü. Şölen kutlama bir yeni yıl ağacı ya da. Sen güzeldin, ben çok acemi… Kimse ile bildiğim hiç bir şeyin kavgasını etmemeliyim mesela. Kuşların, bütün kuşların ama en güzeli artık çöp topluyor olacak. Martıların hepsinin gözleri kızaracak ve kanatları daha mat olacak. Piyonların kaderidir bu hatırla… Artık kimsenin adını koymak istemeyeceği yeni bir süreç başlayacak. Kurgu, komplo ya da gizli belgeler, bunu hiç bilmediğini kanıtlayacak. Rüzgarım giderek, toprak kadar ve bahar bir yaz sabahı ve çimlerin üzerinde yüzünü izliyorum. Bir senaryonun içindeyim ben. Ve Türk filmlerini hiç sevmedim. Biletimi alma bu yüzden, Fante’ ye benzeyemiyorum.
Sana, Örülmemiş bir kazak, en karlı gününde mi dokundu?
Bana, Neden yemek yapıyordun?
Bir kapı var, kehanetlere inanır mısınız bilmem, anlatmam gereken bir masal ve kaçıp salona yazmam gereken bir şiir. Daha mı çok yazıyordum? Daha mı değersiz şimdi. Daha mı saçma… Mistik öyküler anlatıyorum ve ahitlerden bahsediyorum. Bir adam ile kadının saçma sapan ilişkisini tek bir kurguda verip arasına mitler, rüyalar ve nehirler ekliyorum. Ben bir şato da yaşıyorum kesinlikle. Sokağa çıkarken bile şövalyelerimle… Savaşacak düşman bulamamamın şaşkınlığı ile eski türemişlerden –ergen ekondan- gılgameşten ve ab süreçlerinden… ne yapmamaya çalışıyorum biliyor musun?
Sen olmadan var olmamaya. Sana okutabilmek için sayfalar açmaktan, sitelerde aramaktan ve bir kere bile alo diyememekten sıkıldım. Bunları yazıyorum sana, içimden okuyarak her bir harfi ve nefes alışlarımdaki sürat hız dip soundlu bir müzikte ritim tutmak kadar saçma introlarda. Sarmaşık, bahçenin duvarlarına tırmanıyor salkım yok ve sadece yapraklarıyla… Oda ki ışık tam da bu kadar aydınlık günler olduğunu hatırlatıyor. Kahve içiyorum, sıcak ve soğuk ve şekerli ve çok şekerli üzerine fazla atılmış kahve ile mayhoş saçma bir tad ağzımda ve sigaranın dumanı yüzüme yansırken. Gelip ağzıma sokmalıydın dilini… Kokun uyandıra bilir beni bu afyondan. Bu bir yanılsama, gerçeği çökertme girişimi ve denklemi alt üst etme becerisi. Bir kapı aralığında bir birimizden sakındığımız.
Korkarak, kentler inşa ettin sen gelişi güzel çizimlerinle…
Ben, Kentler inşa ettim harflerle bir renk körü oldum ve unutuldum.
Zoruma gitmiyor, hiçbir şey gibi olmak. Çoğu şey gibi. Bir şey ifade edemedim kendime. Bir tren istasyonuna gittim, biletimi aldım. Tren saatine kadar oturduğum banktan kırılmış fenerin aydınlığına çarpan kelebekleri izledim. Gece kelebeklerini ve ışığın ne kadar öldürücü olduğunu gördüm. Öğrendim ve adımı kara yaptım. Ne benimle alakası olsun o kelebekleri öldüren ışığın ne de benim bir alakam olmamasını istedim.
Bu yüzden kendimle çelişiyorum şuanda, bir deniz feneri oldum, kum tanelerinden dönen gemilere. Bir liman canım… Bir iç deniz. Ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Zehirlenmiş gibi bütün dokunmalarım kehanetler gibi kabuğum olarak dökülüyor. Yaralanmıyorum ve çok güzelim…
Seninle, aynı yaştayız.
Şuan seninle…
Büyümedim ve küçülmedim, omuzlarım ve kasıklarım ve ayak parmaklarımla aynıyım. Parçalandığımı ve hepsinin ayrı ayrı parçalarla var olduğunu düşünüyorum. Öğrenerek büyüdüğüm ve senin sözlerinle yeniden adlandırdığım yerlerimle. Irmak diyordum bir benzetmeye yakışsın diye dumana. Farklı farklı tiripleri değil, her seferinde aynı tribi görüyordun değil mi? Bir dağ başında bir adamın yatağında bir başka sırtın, kemiğin ve ağırlığın yer kapladığı ile yüzleşmek. Hep aynı yerdeyim, bir kapının aralığında. Ağlamıyorum, canımı acıtmıyor hiçbir şey. Sesler duyuyorum. Gerçekten üzülmüş olan ve ağlamıyorum. Kapıya yaklaştıkça ve yüzüme rüzgâr vurmadıkça ve birden ışığa çıkıp binlerce parçaya ayrılmadan apartman kapısında... Ağlamıyorum hayır. Köşeği döneceğim ve bu his bitecek, köşeği döneceğim ve içimdeki bu kırılma bitecek. Köşeği döneceğim ve ağlayacağım.
Okulun önünden geçtim, kedilere yemek bıraktığımız yerlerden. Bir marketler zincirinden birkaç vitrinden ve soğuk ve yağmurlu ışıklar içindeki bir geceden. Sana yine de benzeyemedimse ve bunun adına alışkanlık bile demiyorsak. Evet demiyorduk o kötü çirkin ve hatta huzursuzdu.
Sana, İpler bağlıyordum.
Benim, Gözlerim açıkken.
Şimdi ben bulamıyorum sonumu. Yazılmamış olduğu için değil. Ben yazamadığım için. Tüm bunları sana. Ayakta bekledim bir süre, terledim sonra kokumu duydum ve sevdim kendimi. Oturdum ve raylardan büyük gürültülerle geçtim. Bağırmak istedim ve bağırdım da. Kesinlikle hemen orada iki trenin çarpışmasını ve ölmemi ve parçalara ayrılmamı ve alev alıp yanmamamı istedim. Ancak böyle bir ölümün beni kendime bağışlatacağına inandım. Olması gereken her şey oldu. Bu yüzden tutuşuyorum şuanda. Bu yüzden yanıyorum… Ve hiçbir alev acıtamaz canımı.