Skip navigation.

Alnımı Kaplayan KARAnlıklardan...

Ben, bir şimşek gibi çakar/ giderim...

Posts tagged with "cevap"

zaman sarı...

, , , ...



senin ve benim zamanlarımdan...
"Göz kapaklarımızdaki tozla ve haşın bir ruhun acısıyla... aşık olduk. "
...
sana bakmayı öğrenmemiş bir gökyüzünden/
atıyorum elsiz ve ayaksız sözlerimi...
hiç bir yere gitmesin diye/ penceren !

yarılan bir ses kadar, çıkamadım gündüz sokaklarına,
el değiştirmiş diye yönetimler... sivil ve itahatsiz bir oyuna benzer işte/
aşk bile ve bazen üstelik bir iç savaş gibi kaybedelir kazanılırken/ bile...
devrimler, darbeler ve iç çekişler...

tekin olmayan çocukluklar bulalım, anlatabilmek için bir birimize/
diğerimizi...diğerlerimizi...
en çok sana/ ve beni...
düşüyorum... sımsıkı çakılacağım yere ve bir yerlere,
silinmemiş yollar bu işe yarar unutma!
yarım izlenmiş filimler...
ve unutulmamış yüzler...

aradığın bir şeyin var olduğuna inandığından beridir...

aradığım bir şeyin var olduğuna inandım ben de/ evet...
en sonunda göçler yaşamaya başlarsın, bedeni taşıdığın...
basit bir doğa olayı gibi işler içine kış!
herhangi bir gün herhangibir yerde / diye..
şans, kader ve gökten bir tanrı ...
bütün iyi çocukların bildiği bir lisan gibi konuşursun/ kendine bile...
neyi unuttum biliyor musun?
en basit sorumu...
verilebilecek cevaplar bu yüzden saçma artık...
bu yüzden mesela sabahları erkenden kalkıp,
kent, sokak ve insanlar diye/
bilindik bir manzaraya itina ile daha fazla yaşatması için kendimi sunmaktan vazgeçtim.
kurtarmıyorum sokaktaki kediyi!
ve öldürüyorum karıncaları bile...

yok ol! yok ol! yok OL!

"Belkide egildin ve elini kestim bu parcayla..Acidin sen!"
VirginBlack - OurWingsAreBurning

SuyaAtılmışSözler II.

, , , ...



yakılmış gölgelerini sakla içinde/
bir karanlık böyle büyür...

arZsız ve yapraksız ağaçlar gömdüm ben,
ciğerlerime önce...
sonra küskün uyanmış çocukların gözlerine...
sabırsız kanatlanan bir gövde kadar,
bariz artık düşürdüğümüz aTlaslar...
tüy kadar / kader...

geri dönmek suç sayıldığı için
taşınmayan adresler buluyorum birTen bire...
gelişi güzel söylenen bir marş...
saçları örülmüş bir bayrak töreni...
ve sökülmüş duvarlar kadar bariz etiMde
tadın kadar/ keder...

beni içine çek/ İçin...
kesilmiş izler topluyorum bir bir.
ödünç ve bol küfürlü nikotin sıralarında.
okulun arkasından evet...
görkemsiz şatoma doğru kaçık bir patika bularak...
ilikledim cesedimi.
daha çok/ İçin...

doğru, sen kazandın mutlak bir oyunu
saçmaladın, dağıttın saçlarını ve domaldın...
içinde hacimler açarak/
dizlerinin üstüne çök!
böyle yüzleşir
ekilmiş tohumlar...

yak...
ve çek içine...


geriye bir tek karakutun sağ kurtulacak! SuyaAtılmışSözler olsun yine diye...

tek düze takdim...

, , , ...

kimkimdir...
necidir..


iyi bir şey söyledin sanırım...
o kadar iyi ki seni ayağabile kaldırmıştı,
güzeldin...
ıslanmış bir ÖğledenSonraya benziyordun,

Bu yüzden, daha fazla sonuç çıkarmak istemedim kendime, bir biri ardına sıralanmış gölgelerin arasında, sağında bazen ve bazen tam ortalarında durmak... Bu yüzden hastaneye ait bu bankta karşıya doğru koşan / yankıyı izliyorum... "kontrol altınada tutulabilinir özgürlükler vakfı" sanki sanki... minik bir terapi süresi kadar rahat, ilerleyebiliyor içeri... kaldırmı tanımlamak, ordan yazmaya başlamak, otomobillerden bahsetmek biraz güneş ve rüzgar biraz diye eklemek... çayın ne kadar kötü olduğundan ya da samimi minik bir öyküye benzesin diye simitçi ile diyalogtan bile başlamak mümkün... herşey mümkün neslihan fotoğrafımı çek...

sersem şarkılar buluyorum kendime bilemezsin, sık sık döşenmiş kaldırım taşlarının aralarında, toz'sa toz! kir'se kir kadar ter... ve renkler... bariz bir paradigma, tam bir bütün değildir... tam bir bütün gibiyim üstelik. neyin nerede bir boşluğa düştüğünü anlayamadan yahut neyin içini boşaltığımı görmeden. geçip gitti güneşin yakıcılığı bile... hayır, kötü çocuklara benzemiyoruz... çok utnagaç olduğumuz bile söylenebilir, kaldırımda karşılaştığımızda süslü bir üniversiteliyle, önce ouz şaşırıyor ne yapacğaını , sonra ben saklıyorum elleirmi ve en son yankı "yabi geçelim" diyip dalıyor kalabalığa... olacak iş değil sanırım... daha sabırsız olamadığımız için bir birimizi anca yeniyoruz satrançta, tavla ve masatenisi... bu nasıl bir frp dostum, ilkelçağlar kadar bariz/ kazanmak ve kaybetmek... kuleler kadar çıplak apartmanlar ve orman cadıları kadar çirkin sesleri. susuturmaya çalıştığımız içimizdeki herşey... neslihan fotoğrafımızı çek, herşey zaten çok güvende...

çıkıp, akşamüstleirni karşılamak gerek...
bir biraz ve illaki ouz ve yankı...
gerek kalmadı bir kareye bile...
çizilmiş değilse eğer...

Alamudun Son Sözleri

, , , ...

ne yapamayacağını biliyor musun dedi...


"Sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
Hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme"

cevap vermemelisin zaten hiç yazılmamış bir mektuba, açık kalmış bir kapıyı kapatmamalısın. odalardan odalara ağrısız varlığını taşıyıp, sonuçsuz hesapların içinde kaybetmelisin mesela aklını... daha estetik yapar bu seni. daha az gülümsemiş olmak ve bakışındaki tuhaf duygu, saçlarını düzeltmeyi emrediyor muydu sana? yapmamalısın bunu mesela, dağınık odalara saklanmış bir neslin tam ortasındayız. bize ait olanlar çok uzak. pazar günlerinin banyo ve ütü kokuları, haftanın konseri yada bir western film... seninle yanılmış bir darbenin içindeydik, bütün sorulmuş soruları ezbere yemin törenlerinde sakladık önce arka cebimize sonra bir mitingde düşürdük. bulamıyorum ben halen daha... malumun olsun.

denklemler kurmamalısın olasılıklı açıklanabilinen her şey için, nelerde diyorum ben... soyut matematik ve "Empyrium" nöbetleri gibiydi... astımlı gençlik yıllarım. çilli ve saçlarıyla hep bir alıp veremediği olan, bariz vişneçürüğü rengindeki kanım, nabızlarımı yokluyordu biliyordum bu yüzden mavi kadar net şimdi. tüm yabancılaşmalarım. eko sistemin içindeki tutarsız yerim av ile avcı düzeyindeki paradigmaya sığamadı sanki. ve egemen sınıflar çarpsın ki beni, değiştirmedim hiç zaten oluyor / olan hiç bir şeyi... yinede küsebilir çocuklar kırılmamalısın bu yüzden, martılar çöp toplayabilir mesela büyük köprülerin dibinden, sular akmaya bilir. korkma, temizdi ellerimiz kan kadar berrak üstelik. kimse göremezdi bu cinayeti... sustun, çevirdin aklını, gözlerini kıstın... kendine çekidüzen verdin ve bir kapı aralığından bir apartman boşluğundan / düşürdün beni...

acı çekmeyeceğini düşünmemelisin, basit bir sonuç olarak yaşadığını hatırlatacak sana. bana yada diğerine... ortak ilizyonlar görme çabamızdaki bilinç altı/safı bir güdü işte, rüyalar kişiselleştirilmiş bir balta! alfa omega ve bilemediğin artık kaç çeşit foton kuşağı varsa, soktuk içine içimizi, güya enerji yoğunluklu var oluşlar, güya tibet, güya son baharda taksim... güya nirvana... masal ülkesi ve çok tanrılı dinler kadar rahat sevişelim eğrilerimiz düz hatlarla koruyordu sınırlarımızı. hiç bir deliğin/ bir diğerinden daha derin değil! gözlerim bile... abartıyorum sanırım öfkemi, katılıyorum çok oluyorum bazen kendime bile... böyle anlatılmamalı aşk üstünde meşk dizelerine öykünürken/ böğürürken yani, steril bir eldivene sürtünen dudak kadar iğrenç tanımlarken. tam da şimdiyi/ tamda şimdi, bütün bunları unutmayı düşünmemelisin.... otoparklar bu yüzden sadece otoların, kızmamalısın evet. biraz azot daha çek içine ciğerlerimden, ensemi ısır! tenimi yokla, acı/ acıma/... ormanlardan hiç çıkmadık biz! öğrenilmiş duygular ve her şey aslında. kim binaların görkemli kuleler olmadığını söyleyebilir ki... orta çağ kadar feodal bağlıyorum kendimi. elimde bir orak bile var. dilersen o kapıdan bir daha gir (!)

izlememelisin gün doğumlarını artık, kedilere kırıntılar biriktirmemelisin, kalabalıklar içinde daha kalabalık/ duvarların arasında daha duvar/ daha ilkbahar... ve yaz... hatırla, dönüyordum kendimden, terlemiştim üstelik sen saklanmıştın ışıksız şehirlere ben gölgeler topluyordum... yeniden şimdi... torbamda üç din ve çok eski diller, aramıyorum yani! bulmayacağım yani! merak etmeyeceğim üstelik 'kaç melekli ellerin'

... birazdan kalkıp kahve yapacağım... pencereden ışıksız bir kenti izleyip şuan ne yapmam gerektiğini, şuan ne düşünmem gerektiğini, düşüneceğim...

yağmur yağıyordu, ıslandım... saçımın köşelerinden yüzüme damlıyor ve ben bunu hissediyorum... ve zaten bir renk böyle silinir... biraz daha şimdi... her seferinde biraz daha...

bir susma biçimi...

, , , ...



görkemsiz sonuçlar doğrulur,
yazılmamış yüzlerin Atlasında...
...

sana seni biriktirdim
bunları düşündükten sonra
sana seni sadece...
ukala bir susma biçimi var yüzümde bu sefer...
defter yapraklarından artmış
arsız kelimelerle
tekrarlayıp duran bir iç ses...
"ya gözlerin..."

sorulmamış adresler kadar belirgin
susuyoruz gündoğumlarına...
bir ülke yaratmıyor değil mi bakışların...
balkonda bir kaç fesleğen cesedi
ve martıların günlük telaşları
sana kocaman bir mevsim getirir gibi
kalkıp gölgemi çektim sınırlarından...
unutma;
tekin olmayan istilalar böyle başlar...

herneyse...
kırık bakışlarını onarmak mümkün değil
yarım kalmış bir rüya ile
ki tabirlerini yapıyorum
her sabah yeniden...
ışıksız bir mutfak, loş bir salon
ve aç kalmış kediler...
ayaklarıma kadar sana dolaştım
düşmek, bu olsa gerek
bazen ağrılı ve yüksekTen...
bazen sabırlı ve derin bir flashback...

oyalanmamış çocuklarla kavga etmekten vazgeçtim...
bir park, çimenlere basılan bir yerDen dünya...
aklımızı rüzgara çaldırdığımızdan beridir.
ikna edemiyor bağışla
toprak kadar
su
ve kavga...

herneyse...
tarifsiz kalabalıklar bul,
sarnıçsız omuzlardan atarken kendini
ve çelik kadar sert sus!
bana en çok...
doğmamış çocuklarının katili olduğum için...

Tabirsiz Uykular

, , , ...



En güzelim bir cehenemdi..
Gerek yok şimdi,
Odalarda sayflar biriktirmeye
Bir pencere açılır...
Hayır!
Ben bu ömrü yaşadım.
Hayatım!

Aynı oda 'da aynı kokular içinde buldum kendimi... sersem bir yaz'dan dönüyordum, sildim hünersiz gölgeler halindeki dileğimi...
kirlenmiş bir mevsim kadar belirgin üstelik, boş kaldı açılmış sayfaklarım, yarım atlaslar bulmaya benzer bu. yarım solalar, yarım uçurumlar...
sırtına dokun eğer yapabilirsen, parmaklarını çek ve kokla/ gülümse...
dünyanı taşıyor ve ben eksik nasılsa...

Küskün bir iç savaşa benziyor yüzüm... ölülerim, ölümleriyle murabba ve kalan sağlarm BİR pişman. reflesk, silik bir anı kadar şimdi... Unutmalıyım hepsini, en beter mezarlığım kasıklarım değil sanki(?) kendimi izliyorum, kendimin omuzlarından ve beni esirge ve beni bağışla....
yenemedim eksik kalmış heveslerimi...

Tabirsiz uykular buluyorum bu yüzden Rüyalarımda... adı sana benziyor bazen. Bazen bir renk kadar korkunç, bazen bir tad kadar kekre... ruhumun bile ete kemiğe büründüğü bir yerdeydim, özürdilerim...

Delik deşik bu yüzden gözlerim, inanmıyorsan bir daha bak. eğer dayanabilirse avuç içlerin. öyle ya... bir yol böyle değişir... kan yürür damarlarına önce, sonra açılır kefenlenmiş gözlerin. hayır ve sustur içini bile... sen ve ben kemiksiz gölgelerdik...
toz gibi dağılan bazen ve bazen buz gibi yakan...

beni al ve saçlarına sürt, bir rüzgar başka ne işe yarar, al beni ve çıkar kuyularımdan. tabiri yapılmamış hiç bir hece kalmasın diye cümelelerimde.
al beni ve saçmala, olmadık bir kazayı ve onu neden sevdiğini anlat... anlat. anlat.
susarak dinlememi sev! beni sev!
sesim yine kırılır nasılsa...

taşlarımı yollara bir işaret olsun diye bıraktığımdan beridir. el yordamı ile yürüyorum içime... bilirsin, çapraz bir bakışın içinde kapanır gözlerim, kapanır açık bıraktığım kapılar... kırıldım. işlenmemiş bir suç kadar üstelik.
kırıldım ve topluyorum parçalarımı...
bak bu bir...

Alamudun ikinci Sonesi

, , , ...



-herseferindebirazdaha-

şekilsiz aynalarda kırıldı gölgem’ dedi…
taşınmaz sularda yıkanırken yüzlerim…
ben, bir araf soyuyum’ dedi…
hiçbir renk boyamadı göğümü…

kilitlenmemiş kapılardan sızıyordu o zamanlar günler… bir biri ardına yakılmış sözler buluyorduk her merhabanın ardında, alışıyorduk yani birbirimize bile… sayfaları düzensiz yazılmış kitaplar gibi raflara dizilmeden saklanıyorduk üç beş parmak ağırlığınca dokunuşlarımıza. Anlam, ilk defa o zaman yoruldu sanırım. Biçimsiz haritalar çizdik sırtlarımıza, birkaç kişiden az birkaç kavimden fazla ölülerimizi serpiyorduk gece uyumadan hemen önce… akacağımız yatakları daha şık yapsın diye serdiğimiz örtülerin üzerine… kendimizi kandırıyorduk, kendimizin uydurduğu yalanlarda, ben sağanak oluyordum sense bir göç… Bütün inandıklarımız bu yüzden sırılsıklam oluyordu sadece. Hatırla, bir çocuk uykusu buluyordun kir tutmuş hatıralarında bazen karanlıktan korkan üstelik ve bu yüzden belki de uslanmış artık şimdilerde… Çıplak ayaklarınla koşuyorsun… Seslerini duyuyorum… giderek daha hızlı… Her seferinde biraz daha…

tabiri yapılmayan rüyalardır, hayatım’ dedi…
sakladığım yastık altlarından hiç çıkarmadığım…
ben, sayıklanmış bir düşüm’ dedi…
tekrarlanırken sözlerim…

Sen kaçıyordun evet….
Sırtında işaretlenmiş bir Ben ve saçlarına saklanmış birkaç masal kahramanıyla, korkutulmuş bir çocuğun en hünerli çığlığı ile kaçıyordun. Seni izliyordum ve hiç unutmadım… Merdivenleri hızla inmeni, saçlarını savurmanı, şiddetini! Bana bak!... Bana bak!!! Diye eksik çıkan sesimi… Bir yankı gibi dağıldın işte her yerime… Taşıyabilirim diye kendimi, çektim duvarlarımın içine, ve sakın dönme diye kilitledim bütün boşluklarımı… söz bu yüzden yazılır/ diye… bir kitap daha yaktım. Bir kitap daha… alevler içinde sinmiş kokular bulursun, kimi gecelerden arta kalmış… Bu yüzden terliyor topuklarımdan bağlandığım ormanlar bile… Kovulmuş köleler bile döner unutma! Ama yakılmış sözler asla…


ceketini giy
kravatını düzelt
ayakkabılarını boya
saçlarına dokunma
ve gözlerinin altını boyama
unutma.
saklanamaz bir yokluk.



Sana şimdilik anlatabileceklerim bu kadar, yapabiliyorken henüz… Sen, sığ sularda boğulmayı denediğin beridir duyduğum son söz bunlar… duydum bende… duydum ve birazdan kalkıp kahve yapacağım... pencereden ışıksız bir kenti izleyip şuan ne yapmam gerektiğini, şuan ne düşünmem gerektiğini, düşüneceğim... yağmur yağıyor olmalı ve zaten bir renk böyle silinir... biraz daha şimdi... her seferinde biraz daha...

Alamudun İlk Sonesi

, , , ...



-herseferindebirazdaha-

sildim...
yazılmış onca sözü
bir anda ve hiç çekinmeden...

bir mektuba benziyor diye belki de, en çok masal diye anlatılırdı erken uyanmış çocuklara ki değiş tokuş ettik saf taşlarımızı kırık gemilerimizle... geri dönmek var evet! olsun diye...
yakılmamış limanlardır bunu anlatan işte, yanılmamış doğrular yada... ne farkeder ki? renksizleşiyorsa bütün göz yummalar. içime şimdi... koyu karanlığımın belirsiz Atlaslarına... inkalar kadar uzak ve ihtimal yunan tanrıları kadar korkak, eski bir din işte... yazılmış kurallar ve unutulmuş ahitler gibi... dağılır putun ve unuttulur vaadettiğin asrın ve saadetin!

sana sığınak olur diye bıraktığım ip uçlarımı vermiyorum şimdi, beni öldürmendeki beceriksiz hevesini yadırgayıp, dilimleyip ve doğrayıp kuşlara atıyorum bilmem kaç zamandır... yolları sana uğramasın diye... bir kelebek cesedine benzeyen yüzünden hünersiz ve şifasız ellerimi çekiyorum. yasalara uygun bir iştah yaratsın diye.
dile en derin iz bir bakışla vurulur diye, kapattım gözlerimi gözlerinde... huzursuz iç çekişlerim ve tırnak izlerimden, esirgedim seni ve bağışladım...

bir soruya keskin bir cevap olsun diye, saçlarımı çözmedim. bağladım... yüzümü askılarda unutulmuş ceketler içinde sakladım. tanınmamış kaç sözün sahibi olurum diye. kitle imha provalarına çıkarıyorum seni işte böyle... son sözün ilk adımına olsun! ve salıncaklarda kıskanç kelebekler ketum cadılar virane şatolar kadar/ diye... bir mevsimden diğerine taşıdım değersiz gölgeni ellerimle. üşüme! daha ağır öl diye...

bir mektuba benziyor diye; ellerim yani parmak izlerim ve kırılmış nabzım, yırttım kabuğumdan artan yüzlerimi... bu son! enkara ve koyusu... heyalansız düşmeler böyle yaşanır diye dizlerine dokundum. devrilmen bir salgın yaratsın diye hizbe tozlu memleketlerde, göçe zorlanmış halklar yarattık... hiç bir yere gömülmeyen... çığlık ses olur! gölge bir beden... sen bir başkası ve ben kendim... boşluk... boşluk... geriye doğru ilk adım...

kısık ateşlere atılmış sözler gibi, bir ihanet konuşması gibi, tedirgin uykulardan sıçrayan bedenler gibi, kafanı vur yastıklarına... uyu, büyü ve yok ol toprak boyunca... üstüne saçılmş kargalardan ve ucu yakılmış mektuplardan bir demet olsun diye... bir satır daha şimdi... iki elim, dirseklerime ve dizlerimin arasında tutuyorum aklımı bile... sen kuşları vurmak istedin, kıyısız kentlerden göç ederken... yazılmamış sözleri tuttun avuç içlerinde, bir iz şimdi çok eksik ve silik mutlak...

taşındım, bildiğin bütün adreslerden...
kayıp olmak sanki bulunmuş bir cevap gibi
çekti içine...

birazdan kalkıp kahve yapacağım... pencereden ışıksız bir kenti izleyip şuan ne yapmam gerektiğini, şuan ne düşünmem gerektiğini, düşüneceğim... yağmur yağıyor olmalı ve zaten bir renk böyle silinir... biraz daha şimdi... her seferinde biraz daha...

"eğer şimdi" gidersem

, , , ...



kırılmış bir ses kadar net!
suskunluk bulaşıcıdır...

"daha mı?"

kazağının kolunu bileğinden tutup avuç içine kadar çekiştirmen, saçlarının bir hışım kadar belirgin nefret hali...
sigara dumanından dahi kaçmanı sağlamaz, en çok gözlerin üstelik hiç kapatmıyorsun artık...
dizlerini karnına kadar çekip, göğüs hizanda tutuyorsun sıkı sıkıya kendine...
bir fırtına, bir deprem yada bir felakete hazırlanır gibisin...

"gelişi güzeliz"

en çok bu gün üstelik... büyük heyacanlar ve tuhaf intikamlarla değiştirdik safirlerimizi, hiç öğrenemeyeceğimizi
düşündüğümüz büyülü sözleri unuturken kesildi yolum, geç kalacağım bekleme!
sivil itihatsiz ruhlara göre değil, bir şarlatanlığı ayakta alkışlıyorsun neon bir yüz için
kıymeti kalmıyor devrimci hitabetinin... sana neyin yakıştığını unutmuş gibiyim, kırmızı ve kırılgan bir ses,
kendinden emin bir duruş, hafif dağılmış saçlar ve yorgunsun artık...
iyileştirilmesi mümkün olmayan bir şekilde zehirlendim, şüphee dilime bulaşmadıkça aklıma yürüdü büyüdü ve bir orman şimdi...

"gözlerini açma!"

devrilmiş telaşların arasında hayat bir sarmaşık gibi çekildi hücrelerime kadar, ben tutamam açmadığın ışıkların karanlığını
dilim de üstelik bir ses kadar belirgin şimdi... "eğer şimdi!" gidersem... anlamadığın ne biliyor musun, kalmamın konuşmak olmayacağı.
tedirgin bir uyku kadar kısa ve tatminsiz rüyalar görebiliriz artık. saçların bile aldırmaz buna...
dağılıyorsun... kurulmuş herşey gibi, yapılmış bir kumdan kale ve yakılmış çamurdan askerlerle yeniliyorsun.
bazen kendine bile...
karşımda, nefes bile almadan ciğerine yapışmış hevesleri bir intikam gibi anlatıyorsun, kısık bir sesle ve terlemiş tırnak izlerinle...
büyümeyi istedin, çocukları sevdin ve ülkeler keşfetmeyi, bir gün mutlaka gideceğin bir kıyı kasaban hep oldu evet...
yüzü alçıya alınmış acılar böyle kırılır. tövbemi bozdum ve son putumu devirdim...

"bağışlanmayacak olan"

kıymetsiz dokunuşlar bunlar içime, dibe dalmak ve kum çıkarmak, dibe dalmak ve ölümsüz gölgeler yaratmak...
bir kaç kelimelik bile olsa... hiç unutulmamış günlerim hiç olmamış gibi sanki, inanmak büyük bir suç kendine...
varlık! ağırlık ve hacim ve yer kürenin aziz değerleri... insanlığın son günleri bunlar,
kaçabileceğimiz kıyametlere inandığımızdan beridir, yüzleşmeyi, hesaplaşmayı ve unutulmamayı erteledik koca bir hiç yokka!
ancak, gelişi güzel var olanlar böyle yaşar...

The Kids Story

, , , ...

Sordu: Neden kara? Cevap verdim: Bu benimle Deniz arasında...



Ve bir gece uyandı,
Sakin soruların bekçisi...
Kuyularda unuttulmuş bir söz
Ciğerine bulaştı
Kör bir düğümün...

-hayat,
kabuk bağlamış bir boşluk gibi
sindi içime...

Ve susturdu alkışlarını taşların
Cevabı duyabilmek için...
Soluğundaki nem,
Bulaştı odalardan odalara...
Küf,
İşaretidir ölümün dedi...
(Duvarları görmüyor mu?)

Sadık bir korku,
Bağladı gözlerini çocuğun
Karanlık henüz kendisi kadardı
Ve ısırdı kolunu...
Unutmamak için adını

-iz,
bedenime bulaşmış bir civa
ağır çünkü...
bir ısırık olsa da elmamda...

Ve bağışladı sırtını Atlas.
Avuçlarına ilkez dokununca.
Simya renkleri öğreniyordu işte o zaman
Ve kayıtlara geçildi
Kara, korkağı denizlerin...

Ve uslu çocukların şahidi,
Okşadı yanağını
En iyi saklanmış olanın
Ve zaferi...
Bu yüzden hep yaşamışlar anlattı...

-dünya,
gözlerimi kapadığımda başlayan müzik
bu yüzden evet, eminim...
sizin sadece kulaklarınız deliydi.


/
diz not:
bazı günlük katılımcısı dostlarım sormuşlar...
eklentiler üzerinden facebook ya da ait oldukları yerlere eklemelerinde bir sakıncanın olup olmadığını.
"kaos" kaçınılmaz olandır. hiç bir başlangıçta yer almayan ancak bütün sonların mecbur olduğu tek tutku anıdır. istediğinizi yapmalısınız/