İlaç Saati /Bir romanın son cümlesi.
Wednesday, 8. July 2009, 13:58:06
Küskün bıraktığımız bir mevsimin ardından, sabaha ve hayata uyanan ve aslında bir kere bile aynaya bakmadan. Ertelediğimiz her şey için durgun bir sessizlikte konuşmaya başlamıştı bile dokunuşlarımız.
Çoktan bir odanın çapraz köşelerine çekilmiş ve aramızdaki çekimi yine aramızda olan her şeyle tarif etmeye çalışıyorduk.
(Bir aşktan daha beteri o aşkın metalaşmış olmasıdır. Bunu odalara /raflara sakladığımız izleri buldukça anlayacaktık)
Bir günaydın kadar an içerisinde gülmüştü gözleri, bu öfkeyi bir çocukluk oyununa çevirmiştik sanki.
- Bardak beyefendiye sorar mısın akşam kaçta dönecekmiş?
- Tuzluk küçük hanıma her zamanki saatte döneceğimi söyler misin ?
- Çatal küçük hanıma bu gün çok güzel olduğunu söyler misin?
- Bıçak beyimize benim her zaman güzel olduğumu söyle lütfen….
…
Bir çocukluk oyunuydu bu ilkokul sıralarında başlayan, ben sana anlatmıyorum ki Ayşe ye anlatıyorum bir kere hıh! la devam eden…
Ben sana anlatmak, beni seni anlamak, ben seninle sende anlaşılmak, sadece seninle ve sen gittiğinde anlamsızlaşmak saçmalamak, salaklaşmak istiyorum…
Bunu istediğimi söyledin mi yüzüme çarpan kapı!
Rüzgâr hiçbir erkeğin saçlarını tarif etmek için yetmez, rüzgâr var etmez çünkü hiçbir erkeğin saçını, bütün kadınların saçlarının toplamına eşittir mesela en büyük kasırgalar, keza bilirsin hiçbir gök olayı ilgilenmez kasıklarımla. Bir dürtü bu camdan izlerken arabaya bindiğin anda dağılan saçlarını, yakan/ yakalayan bir dürtü… Hepsi bu.
Rüzgârlı bir günde elma şekeri yemeye çalışan bir kız çocuğunun hüneriyle ve küskün bir günde sen giyinmek için ceketini uzanırken askıya uzanı vermiştim çoktan boynuna. İçimde bir vampir dürtüsü her an (ağlaya bilirim/ kokun) ısıra bilirim “kes şunu” dediğin anda.
Ve lakin benim içimdeki dürtü genzimi zorluyordu. Genzim ateşler içinde yutkunurken duyula bilinirdi sesim. Sesimin kırıklığı. İşte budur dedim… Bir kadının sesinin kırılması, Yutkunduğunda çıkan o şiddet. Burnumun ucu sızlıyor farkında mısın?
Orada mısın? Odanda bir masanın üstündekilerle hayatı tarif etmekte misin?
Yoksa ofisinde mi? Mağaralardan çıkan bir neslin mağaralara döndüğü yerde misin?
Avcılık ve toplayıcılık yasasına göre ilk kural ihlalisin farkında mısın?
Hem avlayan ki şimdi kurbanından arta kalanları kemiriyor yalnızlık.
Hem avlanan ki şimdi yani hemen şimdi başlayacak ve kurban edilecek ellerin dokunuşlara.
Toplayan evet sen sadece toparlanan olmalısın, yeni aldığın mavi gömleği unutan ahmak. Kokusunu unutan gör-ebe!
İlk kural ihlalisin elmanın çekirdeklerini de yemekle başlayan farkında mısın?
İhaleler peşinde koşup duran ömrünü, toptan niyetine bilmem kaç taksitle ödüyorum şimdi, bu son farkında mısın?
Önümüzdeki ay senin bir üst modelini almayı düşünüyorum, daha az ağlayan/ daha az konuşan / daha az küsen/ daha az… Bilmem farkında mısın hep senden az… Sen diye alıp durduklarım çarşı pazardan. Senden az olmalı, sen diye konuşa bileceğim bütün sesler.
Bütün sesler önce sana dokunurdu farkında mısın?
Çayın kaynayışı, açık unutulan bir camdan taşan hayat, araba alarmları, kapı zilleri, saat tik-takları… Yani bütün sesler işte…
Sesim!
Sesim kırıldı artık farkında mısın?
Artık…
Tanımlarımı yeniden yapıyorum, bir şeyi tanımlamak o şeyi aşağılamaktır demiştim sana hatırla… Ağzından çıkan ağırlıklarla anlatmaya çalıştıkça yaşadığını aslında hiçbir şey yaşayamayacağını ve… Sadece yaşamak zorunda olduğunun ve aslında her şeyin tamda olması gerektiği anda/ olması gerektiği yerde/ olması gerektiği gibi…
Olduğunun farkında mısın?
Solgun bir resmi geçitin her gece / gecelerce gelip gözlerine dayandığının ve senin tüm bunlara bir anne, bir kadın, bir hayal perest olarak dayandığının farkında mısın?
Tırnaklarını yemeye başladığın ilk gün, kendini tüketmek istediğini ve tüketimin sosyo-ekonomik boyutlarıyla iç/ dış borçlarıyla şiddetlendiğinin. Ki sen benim gibi tamda parmak uçlarım gibi birden bire uyanmak ve “uçmama izin ver “ der gibi… İçindeki boşluğu, borçluymuş gibi her et ilimciye ve çapkın gülenlerin önünden geçerken bir memurun mahcupluğu kadar ödediğinin ve kendinle ödeşmek için ve katlanmak için çokça katlana bilir portatif hayatının daha çok tükettiğinin farkında mısın?
Senin yüzünde ne var biliyor musun? Cüzdanında etkinliklere ve sosyal debelenmelere katılım kartları ki tamda ne olduğunu anlatan kimliğinin hemen yanında ve hiç birine vakit bulamayan… Yüzünde kuş meraklısı bir kedinin balkon sefası var… Pis pis sırıtan ama hiçbir zaman dokunamayan.
Bunun senin ruhuna dokunduğundan ve büyük telaşlarda adam olduğundan, panik-atakların olmuş diye bilir çıkardığı “hımm” sesi ve “ sizin çocukluğunuza inmeliyiz” gerzekliği ile binaların içindeki ofisinden içimdeki binaları görebilen bir ahmak. Tamam, kabul sende de benim gibi herkes gibi bir anormallik var.
Şu ceketini alıp gittiğin gün, tuzluğun küs diyalogumuza aracı olduğu ve bana söylediği “ her zamanki saatte geleceğim” diye söylediği gün. Odaya sana söylemesi için not bırakmıştım aldın mı?
Al mı(ş)ydın/ alışmış mıydın yoksa çoktan.
Alınmış mıydım bu umursamazlığından…
Yani kelimeler işte hepsi… hepsi…
Büyük bir oyunun sendeki kayıp puzzelı…
Bak ne diyeceğim iyi dinle bu sefer sen iyisi mi yine gel aynı saatlerde gel.
Beni gör.
Ben seni görmüş olayım.
Konuşma hayır hiç konuşma…
Kelimeler kirletir seni!
Sonra git, bütün “sonra”ların giden bir şey olduğunu / gitmenin ilk koşulunun bir önce ile çiftleşmek olduğunu göreyim.
Sonra git… Sonranın gitmiş olduğunu da göreyim.
Ve hemen arkandan bir anons sesi yükselsin yine…
“ İlaç saati ” !
You can laugh
A spineless laugh
We hope your rules and wisdom choke you
Now we are one
In everlasting peace
Çoktan bir odanın çapraz köşelerine çekilmiş ve aramızdaki çekimi yine aramızda olan her şeyle tarif etmeye çalışıyorduk.
(Bir aşktan daha beteri o aşkın metalaşmış olmasıdır. Bunu odalara /raflara sakladığımız izleri buldukça anlayacaktık)
Bir günaydın kadar an içerisinde gülmüştü gözleri, bu öfkeyi bir çocukluk oyununa çevirmiştik sanki.
- Bardak beyefendiye sorar mısın akşam kaçta dönecekmiş?
- Tuzluk küçük hanıma her zamanki saatte döneceğimi söyler misin ?
- Çatal küçük hanıma bu gün çok güzel olduğunu söyler misin?
- Bıçak beyimize benim her zaman güzel olduğumu söyle lütfen….
…
Bir çocukluk oyunuydu bu ilkokul sıralarında başlayan, ben sana anlatmıyorum ki Ayşe ye anlatıyorum bir kere hıh! la devam eden…
Ben sana anlatmak, beni seni anlamak, ben seninle sende anlaşılmak, sadece seninle ve sen gittiğinde anlamsızlaşmak saçmalamak, salaklaşmak istiyorum…
Bunu istediğimi söyledin mi yüzüme çarpan kapı!
Rüzgâr hiçbir erkeğin saçlarını tarif etmek için yetmez, rüzgâr var etmez çünkü hiçbir erkeğin saçını, bütün kadınların saçlarının toplamına eşittir mesela en büyük kasırgalar, keza bilirsin hiçbir gök olayı ilgilenmez kasıklarımla. Bir dürtü bu camdan izlerken arabaya bindiğin anda dağılan saçlarını, yakan/ yakalayan bir dürtü… Hepsi bu.
Rüzgârlı bir günde elma şekeri yemeye çalışan bir kız çocuğunun hüneriyle ve küskün bir günde sen giyinmek için ceketini uzanırken askıya uzanı vermiştim çoktan boynuna. İçimde bir vampir dürtüsü her an (ağlaya bilirim/ kokun) ısıra bilirim “kes şunu” dediğin anda.
Ve lakin benim içimdeki dürtü genzimi zorluyordu. Genzim ateşler içinde yutkunurken duyula bilinirdi sesim. Sesimin kırıklığı. İşte budur dedim… Bir kadının sesinin kırılması, Yutkunduğunda çıkan o şiddet. Burnumun ucu sızlıyor farkında mısın?
Orada mısın? Odanda bir masanın üstündekilerle hayatı tarif etmekte misin?
Yoksa ofisinde mi? Mağaralardan çıkan bir neslin mağaralara döndüğü yerde misin?
Avcılık ve toplayıcılık yasasına göre ilk kural ihlalisin farkında mısın?
Hem avlayan ki şimdi kurbanından arta kalanları kemiriyor yalnızlık.
Hem avlanan ki şimdi yani hemen şimdi başlayacak ve kurban edilecek ellerin dokunuşlara.
Toplayan evet sen sadece toparlanan olmalısın, yeni aldığın mavi gömleği unutan ahmak. Kokusunu unutan gör-ebe!
İlk kural ihlalisin elmanın çekirdeklerini de yemekle başlayan farkında mısın?
İhaleler peşinde koşup duran ömrünü, toptan niyetine bilmem kaç taksitle ödüyorum şimdi, bu son farkında mısın?
Önümüzdeki ay senin bir üst modelini almayı düşünüyorum, daha az ağlayan/ daha az konuşan / daha az küsen/ daha az… Bilmem farkında mısın hep senden az… Sen diye alıp durduklarım çarşı pazardan. Senden az olmalı, sen diye konuşa bileceğim bütün sesler.
Bütün sesler önce sana dokunurdu farkında mısın?
Çayın kaynayışı, açık unutulan bir camdan taşan hayat, araba alarmları, kapı zilleri, saat tik-takları… Yani bütün sesler işte…
Sesim!
Sesim kırıldı artık farkında mısın?
Artık…
Tanımlarımı yeniden yapıyorum, bir şeyi tanımlamak o şeyi aşağılamaktır demiştim sana hatırla… Ağzından çıkan ağırlıklarla anlatmaya çalıştıkça yaşadığını aslında hiçbir şey yaşayamayacağını ve… Sadece yaşamak zorunda olduğunun ve aslında her şeyin tamda olması gerektiği anda/ olması gerektiği yerde/ olması gerektiği gibi…
Olduğunun farkında mısın?
Solgun bir resmi geçitin her gece / gecelerce gelip gözlerine dayandığının ve senin tüm bunlara bir anne, bir kadın, bir hayal perest olarak dayandığının farkında mısın?
Tırnaklarını yemeye başladığın ilk gün, kendini tüketmek istediğini ve tüketimin sosyo-ekonomik boyutlarıyla iç/ dış borçlarıyla şiddetlendiğinin. Ki sen benim gibi tamda parmak uçlarım gibi birden bire uyanmak ve “uçmama izin ver “ der gibi… İçindeki boşluğu, borçluymuş gibi her et ilimciye ve çapkın gülenlerin önünden geçerken bir memurun mahcupluğu kadar ödediğinin ve kendinle ödeşmek için ve katlanmak için çokça katlana bilir portatif hayatının daha çok tükettiğinin farkında mısın?
Senin yüzünde ne var biliyor musun? Cüzdanında etkinliklere ve sosyal debelenmelere katılım kartları ki tamda ne olduğunu anlatan kimliğinin hemen yanında ve hiç birine vakit bulamayan… Yüzünde kuş meraklısı bir kedinin balkon sefası var… Pis pis sırıtan ama hiçbir zaman dokunamayan.
Bunun senin ruhuna dokunduğundan ve büyük telaşlarda adam olduğundan, panik-atakların olmuş diye bilir çıkardığı “hımm” sesi ve “ sizin çocukluğunuza inmeliyiz” gerzekliği ile binaların içindeki ofisinden içimdeki binaları görebilen bir ahmak. Tamam, kabul sende de benim gibi herkes gibi bir anormallik var.
Şu ceketini alıp gittiğin gün, tuzluğun küs diyalogumuza aracı olduğu ve bana söylediği “ her zamanki saatte geleceğim” diye söylediği gün. Odaya sana söylemesi için not bırakmıştım aldın mı?
Al mı(ş)ydın/ alışmış mıydın yoksa çoktan.
Alınmış mıydım bu umursamazlığından…
Yani kelimeler işte hepsi… hepsi…
Büyük bir oyunun sendeki kayıp puzzelı…
Bak ne diyeceğim iyi dinle bu sefer sen iyisi mi yine gel aynı saatlerde gel.
Beni gör.
Ben seni görmüş olayım.
Konuşma hayır hiç konuşma…
Kelimeler kirletir seni!
Sonra git, bütün “sonra”ların giden bir şey olduğunu / gitmenin ilk koşulunun bir önce ile çiftleşmek olduğunu göreyim.
Sonra git… Sonranın gitmiş olduğunu da göreyim.
Ve hemen arkandan bir anons sesi yükselsin yine…
“ İlaç saati ” !
You can laugh
A spineless laugh
We hope your rules and wisdom choke you
Now we are one
In everlasting peace
