Skip navigation.

Alnımı Kaplayan KARAnlıklardan...

Ben, bir şimşek gibi çakar/ giderim...

Posts tagged with "kelebek"

Kelebek... Öldü/

, , , ...



çünkü kelebek öldü.
Gözkapağımın içinde/ ve açmadan pencereyi…

Bu ölüm gibi bir şey diyordum… Debelenmesi bitmişse eğer…
Kaçıp kurtulmak mümkün değil artık, susup kabul etmek yada
Anlaşılmış olmak ve anlatmak uzun uzun mümkün bile değil.
Kaçıp saklanmış olan bir hüner gibi
Takip ederek odaların o loş kokularını yakmak ışık/ anahtarını
Ve son vermek karanlığa.
Çünkü kelebek öldü!
Çarparak ışığına…

Burada duracağım, tam burada… Yarım bir söz, dize ya da raflara kaldırılmış ömür gibi… Dipdiri bazen, bazen soluk soluğa/ ıslanarak ve susarak bazen…

Bu ölüm gibi bir şey diyordum. Gözlerimi açmışsam eğer…
Göz kapaklarımın içindeki o narin keder canlıları için.
Bir titreme, kırılma ve mikroskobik canlılar gibi kıvrımlarla…
İlerlediler zihnimin bütün perdelerine / belki de…
Belki de tutup, bileklerimden hava da asılı kalmamı sağladılar
Birkaç, zümrüt yıl boyunca.
Ahitler, yazgılar ve görkemli tanrılar bularak o karanlığın içinden
İlerledim, ilerledim ve ateşe yaklaştıkça tutuştu kanatları
Kelebeklerin…

Hiçbir şeyi değiştirmeyeceğim, hiçbir cümlenin sonunu ve anlık bir ritimle düşüp yanlarıma/ bir bakış açısını yakalayacağım. Kollarımın birer sarmaşık olarak dolaştığı yastığımla/ aklım arasından…
Kelebek öldü çünkü/
Perden köşesinden havalandı…
Birkaç kere tur attı biblonun etrafında, bir gemici ve sakalları eski
Sonra bana doğru geldi/ geldi… ve üstümden havalanıp ışığa doğru yöneldi
Etrafında dolaştı
Ve kanatları tutuştukça yaklaştı
Kanatları tutuştukça yaklaştı
Ve kanatları yok olduğunda/ öldü
Yerde çırpınarak…

Benim suçum bu… Benim karanlıktan korkmamın bir suç olmasıyla başlayan bir hata bu… Benim suçum.

Kelebek öldü.

Sen vapurları sevdin...

, , , ...

Sen vapurları sevdin, köpük köpük dalgalarıyla…
Ben vapurdan inip trene binmeyi sevdim
Raylara sürterek parmaklarımı…

Taş kadar ağır olabiliyor zaman ve tüy kadar uçucu, gelip dokunuyor önce narin heveslerle sonra derin derin çukurlar oyuyor hücrelerine, bir düşme isteği bir uçurum olup, sol omzunda susuyor bazen… Bazen, ay düşer denize ve yanar adaların ışıkları, gizli özneler çekilir çok odalı cümlelerine. Bir cevap kalır ve ayaklarına inatla çakıl taşları dokunur hep böyle zamanlarda… Çimlerin üstünde illaki birileri olur hep olur yani… Bir köpek, inatla sahibinden habersiz suyumuzu çalmaya yeltenir. Bunlar hep olur yani…

Sen bana ve ben sana sarmaş dolaş bir masal, masallarda bozulur yani bak buda olur… Uyanırsın, geç kalmamalıyım diye, güzelleşirsin, esmerleşerek giderek, saçlarına vereceğin şakili karıştırırsın ve en iyi şeklinde bu olacağına inanırsın. İnanması güçtür saatin bu kadar çabuk geçtiğine, yola çıkarsın… Gürültüler, insanlar, binalar… Köşelere saklanmış e-cinler. Keskin kokulu dürtüler ve kapayamadığın, açık bıraktığına emin olduğun bir sürü parantezle, nefes alış verişini kontrol edersin. Avuçların terler ve yüzünde bir yanma hissi, önce alnına bulaştırır kendisini ve giderek yayılır… Giderek yayılır yani hep bunlar bir yerlerine… Ve hiç değişmemiş gibiler hep aynı yüzlerdeki hep aynı anlam…

Benim, sırt çantamda taşımadığım artık ne?
Senin, sokakların niye hep fesleğen kokar…

Ayağımın ucundaki telleri kopmuş kemandan, raflarıma dağılmış sözlerden ve duvarlarıma beni korkutmaları için astığım maskelerden. Kaçıp… Kelebek cesetleriyle dolu bir tren istasyonundayım şuan… Ne kadar doğru ve ne kadar yanılmış olduğumla ilgilenmeden. Haklı olmayı beklemeden ve hak ettiğimi düşünmeden. Sadece buradayım. Sana daha yakın. Bana hep uzak olan…

Bu insanların sorunu ne? Nedir bunca kalabalığı yöneten duygu, bu telaş niye mesela ve neden hep kaygılı yüzler dokunur ellerime. Az önce biri korkmuş olmalı ki yolunu değiştirdi, şüpheliyim burada… Tehdit edici ve yaralayıcı. Burada bekliyorum çünkü. Asla başka bir yerde yüzleşmeyi istemeden kendimle… İkna ediciyim ve kandırabiliyorum en çok kendimi üstelik… Çocuklar inanmıyor, çocuk olduklarına ve benimde elimden bir şey gelmiyor. Bu yüzden çitin üstünden atlayıp, gelen ilk trene binip kaçıyorlar… Başka bir şehre kim bilir… Belki dağa çıkacaklar…

Gel.

Gel, bir anlaşma yapalım seninle, paylaşalım önce yatakları sonra ayıralım odaları. Eşyaları dağıtalım kedilere ve kentleri ayıralım bir birinden… Sen olmasan da olmuyor burada şuan yapılan anlaşma. Bursa’ya yolun düşmesin bir daha, Diyarbakır’da sur diplerinde görmemeliyim seni. Van’da vapur seferlerini hep kaçırmanı istiyorum artık. Vurulmanı bir çatışmada. Gözlerini kapatmanı ve bir daha açmamanı… Gel, bunları anlatmış olayım sana. Sen, "ne güzel yazmış yine"ol, okumuş ol. Öp hatta yanaklarımdan ve kaz kendi yanağında bir gamze ağırlınca kuyu, düşür sonra hiç utanmadan dizlerimi… Sana kalan bütün ihtimalleri, bütün kentleri ve renkleri ben siliyorum şimdi ellerimden…

Yazmadığı şeyi yaşar mı insan?
Yaşamadığı şeyi yazmak kadar komik değil midir bu da…

Sen vapurları sevdin en çok…
Ben tren raylarını…

Bu yüzden kestim sözünü
Ve dönüp arkamı gittim…

ayak bilekleri...

, , , ...

Gözlerimi kapattığımda başlayan karanlığın, giderek büyüdüğünü görüyorum. Her an, madde'den ve ışıktan uzaklaşarak ve kapsayarak hepsini… Daha derinlere, renksiz ve kokusuz bir yolculuğun beni neden onarılmaz bir kırılmaya dönüştürdüğünü bilmeden tekin olmayan topraklarıma yürüyorum adım adım… Ulaşmak, gitmek ve kaçmak istediğim şeyin bir yaşam biçimden, değer bulma, değer kaybetme ve ego illüzyonları ve tatmin mekanizmaları üzerine kurulu olduğunu bilmek memnuniyetlerimize ait sorunlarımızı çözmeye yetmedi sanırım.

Şuan buradayım ve hepsi bu… Defterler biriktirerek yaşamış olduğunuza inanırsınız, sağınızdaki korkusuz sözler / solunuzdaki mahcubiyetle yüzleşir. Eğer kapıdan içeri girdiğinizde, odanızda dağılmış buluyorsanız, loş ışıklar ve kendi kokunuzla yırtılmış sayfaları onarmak ve yeni bir cümle kurmak. Yazmak anlamını kaybeder. Şuan buradayım ve günün birinde yine yırtacağımı bildiğim bu siyah kartondan kaplı deftere yazıyorum tüm bunları. Sorumsuz ve sonuçsuz sesler duymaktan vazgeçişimiz ilk ne zaman başlamışsa o zaman başlamış olan bir biçme isteği ile tırnaklarınızı ve çevresindeki etleri ve en sonunda saçlarınıza ulaşırsınız ki sanırım en hasarsız karar budur bileklerinizden hemen önce…

Fark etmenin fiziksel cazibesi, kadın anatomisindeki ergen sapkınlığın –uzun saçlı- erkek sendromlarına denk geldiği bu günlerde sevişmenin daha çok sevişmek olmadığını ve tene vurulan kırbacın, ağız kapatmanın, saç çekmenin ve ısırmanın doyurmadığı bir –yok etme- arzusu emrettiği ve bunu uygularken dahi… Efendinin, kırbacı elinde tutan olarak değil, bu güdüyü ortaya çıkaran fikrin olduğu söylenmesi ne komik. Alınıp satılabilinir hevesler bunlar, antik mistisizme duyulan hayranlık kadar bariz ve inançlar tarihi kadar uzak saydığımız kendimize.

Kendinden ne kadar uzak kalabilirsin ki, gözlerimi kapattım ve bir tutamı kesildi bile…

Kimin kokladığının ve kimin yüzüne dağıldığının bir önemi yok artık, kimin parmaklarına dolaşmışsa onu öldürmeyi planlamakla başlayan bir sonuç bu… Kelebekler gibi, karanlığın içinden ışığın, ateşin ve yansımanın becerisiyle görüntüsü oluşmaya başlayan narin keder canlıları. Bir gece bir tren istasyonunda kırık bir fenerin lambasına dokunarak ölmekten yorulmayan ve ışıkla yanmaktan korkmayan kelebekler gibi evet… Bir gün bir kelebek gibi doğacağım ve öleceğim. Bir kelebek gibi yaşamayacağım ama… Sevdiklerimle, tatlarımla ve dokularımla beğenilerimle ve arzularımla yaşayacağım. Son verdiğim ya da sonlanmış olan hayatlarda kaybetmeden hiç birini… sanki bir başkasıymış gibi bir başkasında ve diğerinde cazdan bahsederek aslında hep hüzünlü soloları severek ve çığlık çığlığa dip soundları severek ve böğürerek kendi içime… Değiştirmeyeceğim tuttuğum takımı ve sevdiğim rengi…

Kelebekler göz kapaklarımın içinde ve ne kadar çoklar bir anlatabilsem…