-Dürtü-
Sunday, 14. June 2009, 20:25:37
—Neredeyiz biliyor musun?
—Öğreteceksin hayır…
Tabirsiz kalabalıklardan geçiyoruz, görkemsiz vücutlarımızla… Bu yüzden ilgiden uzak ve şefkate daha yakın, mordan daha tuhaf ve en az kırmızı kadar belirgin dudaklarımız… Kan yürümüş gibi sözümüze, kan tutmuş gibi bileklerimizle ve kanla dolaşmış gibiyiz. Tunçtan tenlerden hemen sonrayız, ateş bulunmuş; bakışlarımızda… Saf sorulardan dolambaçlı cevaplara ulaşmış ve en çok olmayan topraklara taşınmayı düşlemişiz. Yorulmuş atlar kadar belirgin bakışlarımız, ter ve tenin aziz belirginliyi ile gümüşten ışıklarla, yansıyoruz… Yanılmıyoruz hayır.
Taş kadar belirgin, dokunuşlar arasındaki boşluklar… Yere yakın yaralar gibi kabuk kabuk yürüdüğümüz yol. Belirgin bir kapıdan girmiş ve surlarında yosun dilli sorular biriktirmiş bir başka yer. Gök kadar ağır üstümüzde. Yer kadar batmış içimize… Bir Dünya, Atlastan emanet taşınan boşlukta savrulurken halen daha… Bir küsmenin, çekip gitmenin en baştan çıkartan sonucu gibi… Savruluyoruz işte böyle…
Yaprak kadar basit, rüzgâr kadar aşikar ve daha derilerimize işlemiş su; aziz sürüklenme biçimi ve kutsal taşma biçimi ve Lethe’nin etekleri… Yön veriyor ellerimize. Tutum bu yüzden dizlerimi bile… İçine çekildiğim bir ateş hiç sönmemiş diye/ toprağın bile içinde. Yanmakla ve tutuşmakla başlayan bir denge, uzak yıldızlar kadar uzak ve eski çağlar kadar eski bir bakma/ gözlerini açmak birden karanlığa gibi… Durmadan yön bulması o bakışın durmadan ilerlemesi, eşyadan eşyaya, taştan taşa ve derin uçurumlardan uçurumlara… Tam ortasındayız. Tam ortasında olduğumuz bir anlamanın.
—ben kayıp olacağım evet,
—nasıl buldum seni?
Doğruldum, kendimle çünkü içimde bildiğim bir dil ses kadar üstelik konuşuyor benimle diye… Dinledim, gereksiz olduğum zamanları kendime. Ev ödevleri, iyi çocuklar, aziz savaşlar, derin intikamlar ve büyük davalar… Yapıyor gibi yapamadığımı anladım bu yüzden kaçmaya başladım. Açılmış kapılardan, sokaklardan, ifade biçimlerinden ve güya anlıyorum triplerinden. Vücut dili değil mi bu sanırım, hafifçe eğerek başını minik bir gülümseme ile karşılamak bir diğerini. Utanma biçimi gibi, hem fikir olma şekli gibi ve daha ve dahası gibi… Yaşanmış duraklar bile edindim…
Bir gün, diğer bütün bir günlerin artık hep benzemiş olduğunu gördüm. Renkler evet değişken, dokular evet, tenler ve kokular evet… Ama her şey bir tekrar. Ama her şey benim içimde bir tekrar. Ama her şey başka bir şekle nasıl bürünür diye… Yakılmış cesetler topladım. Meydanlardan, otel odalarından ve büyük ve muazzam tarlalardan… Gömülmüş mayınlar tehlikeli değildir bu yüzden. Basmadıkça! Basmıyor bilerek ve isteyerek dokunuyordum. Dokunup üstünde biçimsiz halleri yaşıyordum. Dokunup üstüne basarak yürüyordum… Kaç parça daha olabileceğimi görmek için… Ayrılıyordum, hücre/ hücre ve ten/ ten kendimden. Bilemediğim bir uzaklığa sürükleniyordum. Atılmış, dağıtılmış ve unutulmuş gibi savrularak. Bir dünya, bir çoban yıldızı ve bir Samanyolu olabilmeye yetecek kuyular arıyordum. Düştüğümde gerçekten canımın yanacağına emin olabileceğim. Düştüğümde gerçekten acıyı hissedeceğime emin olmak için. Acı, tuhaf bir sinyal gönderiyor aklıma; acı çekebileceğimi hatırlatır gibi… Yaşadığıma itirazsız bir kanıt sunarak… Düşüyordum çünkü gerçekten... İlk kez yaralandığını düşünerek keskin bir yüzeyin. Ellerimi sürtüyordum dizlerime… Dengesizliğin neler doğurabileceğini anlayarak. Ve bunu anlatarak ilerliyordum içime…
Sen bir gün, anlattığım her şeyin koyu bir karanlık olduğunu bilerek, ilk virgülü gördün eylül diye anlatılmış bir yazıda…
Ellerim kendi kendine döndü…
Yerini bilen bir köpeğin iniltilerle kulübesine dönmesi gibi, ellerim cebimde şimdi. Saklaya bileceğim pek fazla bir şeyim yoktu. Saklanmadım ben bak karşındayım. Bu yüz karşında ve senin omzundaki, etindeki, saçlarından tedirgin dönen bütün sesler. Aklımda. Biliyorsun bunu… Bildiğin için çakmağı ilk kez sigarasız yaktın. Niyetin bir yangındı belki… İçimde ki izmariti tutuşturdun. Dudaklarındaki sözlerin ucunda inan közü/ külü düşüyordu dizlerine… Gitmelisin biliyorum. Herkes gitmeli.. Bu legal bir eylemdir sokaklar kuşatılmadı hayır. Devrim değil. Kimse öldürülmedi evet bu yas değil. Kapatmadı esnaf kepenklerini… Çocuklar taş toplamadı üzülme… Senin de sana dair kararların var, düşlerin ve avuçlamak istediğin yüzlerin. Biliyorum okulu bitirmeliyim. Biliyorum sabahları aç karnına içmemeliyim. Biliyorum onlar aslında yel değirmeni… Biliyorum değiştirilemez hiçbir şey ben değişmedikçe. Ellerim kendi kendine döndü, değiştirdim o dizenin sonunu. Yetmez mi?
Kapıları açık bırakmak istediğini biliyorum. Işığa ve havaya ihtiyacı var buranın. İyi bir temizliye mesela ya da sağanak bir yağışa… İkincisini yapabiliyorsun hayret. Bir yeti bu asla kınamıyorum. Kotumun fermuarını iliklerken gözüm cama takıldı sadece. Yağmur yağıyor biliyorum… Gitmenin kumaş halleri de vardır ve eflatun. Hayır, hiç birini öğrenmek istemiyorum. Bileklerimi bırakman için bakmadım. İçine sığar mıyım diye baktım. Kaçma… Sana kaç Cuma söylemeye çalışıyorum da. Dilimin ucundan geri dönüyor dilimlenmiş bütün sözler. Sana, siyah boğazlı kazak… Biliyorum artık çok geç. Sen neden v yaka sevdin hiç bilemedim mesela açıklamak istersen dinlerim. Çay yapmayı da bilirim evet. Ama yine de mutfak da korktuğumu hissediyorum. Döndüğüm de gitmişsen diye. Dönebileceğimi bilmiyorum. Aklımı hep çeliyor çay kaşığından cam bardağa bütün keskinlikler. Bana bir köşe bulalım olmaz mı? Sana anlatmak istiyorum kaç Cuma. Bak bu gün Cuma yetmez mi?
Katran karası saçlar ve siyah ruj izi kesikler. Bileklerim de portakal kokusu ve cebimde ellerim geldim işte buradayım. Sana dokunmaktan geliyorum bağışla bir sevişme kadar geç kaldım az önce. Önce içime almalıydım seni sonra karşıma… Aklım almıyor çünkü. Bu gece sesimizi duyacak kediler. Alt kattakiler bu gece bizi polise şikâyet edecek. Gözlerinin altındaki morluklar bu gece delil sayılacak damarında dolaşan afyona. Bu gece bu kapıdan bir tek kişi çıkıp gidecek. O ben olacağım. Benim ellerim olacak… Hayır hayır biliyorum yağmur yağıyor bu yüzden bu kadar ıslağım. Bu yüzden terliyim. Bu yüzden soluğun terli… Sana küçük kâğıtlara yazılmış notlar bırakmayı isterdim. Kaç gün ve kaç geceyse o kadar. Bu kapıdan çıkmadan daha bir yere saklamayı isterdim tüm bunları. Çok sonra ve en son sonra bulmanı dilerdim. Okumanı yahut yırtmanı, benim yüzüm albümlere yakışmıyor. Bu yüzden iki kere çaktın çakmağı. Bu yüzden kapadın televizyonu itiraf et. Duyamıyorsun kendini. Seni duyamıyorum yetmez mi?
Onu bunu remziyi ve filizi boşver sana ve bana ne diyeceksin… Yalnız bir rüya ya yanlış bir uykuda girdim. Kapısı zaten açıktı bütün odaların. Bir mevsim kaldım, gittim ve geldim… Bana bunlardan bahsetme… Işığı kapatmak saklamıyor yüzünü anlamıyor musun? Bırak şimdi gece lambasını… Sağ salim dönerim elbet belki gittiğim her yerden. Bir kıştan mesela… Başka bir yaza. Yazdan bir sona… Günleri sayar mıyım bilmiyorum inan ama… Rakamları sevmiyorum. Rakamları dedim elini çıkar koltuk altlarından. Derin bir iz var orda. Bir kemiğin kırılması kadar acıtıyor biliyorum…
Bir yazgı tepeden tırnağa değişiyor kolay mı?
Sözleri unut.
Bunu unutma yetmez mi?
Ebegümeci ve ada çayı var raflarda… Karalama defterleri başucunda silip durma hiç yazmadığın bir sayfayı. Ben de biliyorum anarşizmin İngilizce yazılışını ama anar-ken- şitttt! umursamıyorum hiçbir izimi… Kuralları bozuyorum evet. Adil değil kes ben de biliyorum. Topuğuma yeltenmişti en son dişlerin. İz kaldı diyorum sana. Düşlerinden bahsediyorsun halen daha..ne rezillik. Şimdi halk otobüsünde gözükecek bunca saklambaç. Kör bir düğümdü demeliyim belki de herkese… Bu utancı belki de bu kurtaracak. Kör bir düğümdü sobeleten beni. Yetmez mi?
Sana ben… Dedim de kırıldı sesim… Ben sana bir şeyler yapacaktım. Birkaç şey izleyecektik mesela dinleyecektik ya da. Birkaç kere birkaç yere gidip hiç dönmemeyi dileyecektik beklide. Birkaç merdiven de birkaç kere arkanı dönüp bakışını görecektim. Bilmiyorum hatırlamıyorum neydi. Yaşamak dersen ömür derim sana. Kundağımla kefenim arasında bir yer de dokundum sana… Ne kadar sürdü. Ne kadar sürecekti önemi yok… Sana bir yerde dokundum. Şuan hatırladığım en belirgin yüz bu. Hatırlıyorum seni yetmez mi?
Ben de biliyorum yastık altlarına ellerimi saklamasını. Her gün günde üç öğün başımı göğe kaldırmasını. Ben de biliyorum kulağına bir şey fısıldamasının bir masal kahramanın… Kahramanım, masalımın sonu ve sizi azat ediyorum. Bir kule kalmadı, bir bilmece yok artık çözmek için uğraşacağınız. Bir uzaklık ve öpüldüğünde uyanması gereken bir yüz yok çünkü bende. Bu kadarmış deme… Ne kadar olduğunu sen de bilmiyorsun. Yalan söylüyorsun dudaklarını ısırıyorsun. Sana onca şeyden sonra söyleye bileceğim en hasarsız cümle bu sanırım. Dudaklarını ısırıyorsun yetmez mi?
Eylül…
Eylül gibisin
İçimizde bir tek sen
Hep aynı gibisin…
—aaa(!) bunu seviyorum ben.
—ve ben de seni…
Alıcı : Enkoyu
Gönderen : IlkeSu
“ Kapılar yüksektir duvarlar alçak
Acılar yüksektir acıyanlar alçak!
Alıcı : IlkeSu
Gönderen : Enkoyu
“ Seni tanımıyorum…
En güzeli bu”
Madde kadar ağır ve sonuç kadar gereksiz bir zamandı, hareket ettiremediğimiz, hareket edemediğimiz ve harekete gerek duymadığımız bir oluş biçimi. Yaşam formu gibi; dinleyen, anlayan ve düşünen yüce amaçlar birliği, yüce erdemler topluluğu ve yüce insan modeliydik… Nesillerden nesillere aktarılan salt o denklem, dna ve şifreleme yöntemlerinde doğu Berlin modelleri bizi, seni ve beni matrix’in olasılıklı sonuçlarına uçuruyordu.
Bir ışık yılı geçmiştik ki milenyumdan, tıkadık kulaklarımızı ve açtık gözlerimizi. Olan her şey bu yüzden karşımızdaydı. Bu yüzden okullar bitmiş bu yüzden kocaman adam olmalar başlamıştı… Bu yüzden belki de büyümüş olduğumu ve olduğunu ve ne olacağını/ ne olacağımı bilmiyorduk.
Yaşamak, hareket etmekle ne kadar alakalı bilmiyordum ve tüm bunları sana anlatıyordum hatırla, mekanik harflerin yoğunluğu ile… Yoğun Empyrium, virgin black ve anathema sendromlarının her defasında şarkıyı başa sarmaya emrettiğinde... Kişisel bir ileti girdim ve sen büyüdün demiyorum hayır… Seninle benim toplamım büyüdü… Yola çıkma fikri, her başarısız deneyden sonra kovulan bilim adamalarına özgü değildir sadece… Bir bedevinin geleneksel yaşam şekillerine direnme biçimi bile diyebiliriz buna. Yahut kovulma…
Yola çıkmak üzereydim… Günler günlere ve sesler seslerle hep aynı şeyi fısıldıyor gibiydi. Farksız olmayan komalar yaşıyorduk, sen bir evin içinde sarayına yeltenmeyen bir prens soyunun varlığından şüpheli, ben bir prens soyu olmaktan uzak, kendi krallığımı yıkarak ve azad ederek etrafımdaki havarileri… Vazgeçiyordum her ne ise o olmaktan. Bir ret edişi tanımlayabilmek hiçbir anlam ifade etmez, diye anlatılıp duracakmış gibi satırlar birikiyordu… Her yeni bir gün daha… Her seferinde daha… Yol üzerinde uğranmış, yoğun mekanik algılara hitap eden ve sanal dünyalar var eden mekânlardan sana ve senin saraylarına ulaşan… Ve senden bana ulaşan son elçiyle yola koyulan bir seferdi işte… Ben yürüdüm… Sen uçtun ve vurulduk İstanbul’a…
(I. bölümün sonu)


