Tuesday, 16. December 2008, 01:00:41
Peter Pan Varsa,Arkasında Wendy de Var...
Büyüdükçe ‘içindeki çocuğu’ korumak birşey, çocuk kalmakta israr etmek
başka.Bir yetişkinin bedenine, ama çocuğun aklına sahip kişiler her zaman sevimli olmadıkları gibi, hem yakın hem de uzak çevreleri için birer sorun odağı olarak kalabiliyor,iki zıt kutup arasında gelip giden yaşamları kendilerine eninde sonunda zehir olabiliyor.
Büyümeyi reddeden öykü ve film kahramanı Peter Pan’dan hareketle 1980’li yıllarda “Peter Pan Sendromu” olarak adlandırılan bu durum,şu anda aslında ne bir psikolojik bozukluk, ne de bir hastalık konumunda;ancak özellikle de batı toplumlarında duygusal bakımdan olgunlaşamayan, bir türlü büyüyemeyen, yetişkinlere özgü sorumlulukları alamayan, 40’lı yaşlarına gelirken, hatta geçtikten sonra bile çocuk gibi giyinmek ve görünmekte israr edenlerin sayısının giderek artıyor olması,bu yönde bir çalışmayı da beraberinde getirecek gibi.
İspanya’daki Granada Üniversitesi’nden Humbeline Robles Ortega,durumun daha çok çocukluğunda ailesi
tarafından aşırı koruma altına alınmış,bağımlı kişiliğe sahip bireylerde ortaya çıktığı görüşünde. Ortega’ya göre bu ‘Peter Pan’lar, ister istemez yaşamla yüzleşecek becerilerden yoksun kalıyor ve korunaklı dünyalarını sürdürebilecekleri yanılgısıyla gerçeklerden kaçıyorlar. Adı üstünde, Peter Pan’lar daha çok erkeklerden çıkıyor. Tipik özellikleri irade zayıflığı,sözünde duramama, görünüşüne aşırı dikkat etme,kendine güvensizlik(göstermeseler, hatta tam tersi gibi görünseler de).
Ortega, bu kişilerin genelde yalnızlıktan fazlaca korktuklarını, bu nedenle de kendilerini gereksinimlerini karşılar görünen insanlarla sürekli çevrelediklerini, eleştiriye ise son derece tahammülsüz olduklarını söylüyor.Önemli bir belirteç de, araştırmacıya göre uzun süreli ilşkiler kuramamaları ve sürekli sevgili ya da eş değiştirmeleri; tabii seçimleri de mümkün olduğunca genç olanlar lehine. İlişkinin getirdiği herhangi ve en düşük dereceden bir yükümlülükse,herşeyi bırakıp kaçmak için yeterli.Ortega’nın asıl vurguladığı,“her Peter Pan’ın arkasında bir de Wendy’nin yer aldığı.”Çünkü Peter Pan’ın var olmayı sürdürebilmesi için, kendisinin yapmadığı şeyleri onun için yapacak bir Wendy’e gereksinimi var.
Sonuç: Anneler, dikkat!
Kaynak:Bilinmiyor.
Tuesday, 16. December 2008, 00:39:59
KÜLKEDİSİ SENDROMUNDAN KURTULUN!
Çocukluğunuz bu hikayeyi dinleyerek geçti. Kimsesiz ve korunmasız Külkedisi’nin, prensin kalbini çalan Sindrella oluşunu... Bu bir masaldı. Beni şaşırtan ve düşündüren ise hanımların hâlâ buna inanarak yaşamlarını sürdürmeleri. Günümüzün genç kadını özgürlüğünü savunuyor. “Çocuk da yaparım, kariyer de” diyor. Ama benim gördüğüm; kendilerini Külkedisi sendromundan kurtaramıyorlar.
Her sosyal düzeyden ve her kültürden kadında aynı şeyi görüyorum: Bir prensin kendilerini günlük yaşamın kaygısından kurtarmasını beklemek. Birçoğu için Külkedisi olmak bir varoluş biçimi. Varolabilmek için bir erkeğin (prensin), kendilerini keşfetmesini ve o erkeği ne pahasına olursa olsun kaybetmemeyi hedefliyorlar. Bu hanımlar, hayat enerjisini, bir erkeğin hayatı içinde varolmak için kullanarak, kendi yokoluşlarını hazırlıyorlar.
GERÇEK HAYAT ÖYLE DEĞİL
Eğer hizmette kusur etmez, en korunmasız ve saf haliyle kendisinden her istenileni yerine getirirse, beklentilerine kavuşacaklarını hayal ediyorlar. Masallar bunu öğretiyor. Gerçek, masaldakine benzemiyor! Birçok kadın, senelerce çaba verdikleri ilişkilerin sonunda kendini mağdur hale gelmiş buluyor. Çözüm üretmek istiyorlar. Ama Külkedisi sendromu bir kez devreye girdi mi, ondan kurtulmak hiç de kolay olmuyor.
Bazı hanımlar, çözüm olarak kendilerinin ne kadar zavallı ve korunmasız; karşılarındaki erkeğin ise ne kadar yüce olduğunu vurgulayarak, yeniden sahip çıkılmayı bekliyor. Bu noktada Külkedisi olmak bazı durumlarda işe yarayabiliyor.
Külkedisi olmanın işe yaraması için karşısında özgüveniyle ilgili problemi olan ve bunu bastırarak yaşayan bir erkeğin olması lazım. Bu erkekler, kendilerine yüceliklerini anlatan kadınlarla huzur bulurlar. Onlara Sindrella hayatı vaat ederler. Vaatlerini yerine getirirler de...
Gözden kaçan tek nokta; zaman dolduğunda, at arabaları gene balkabağına dönecek ve kadın kendini Külkedisi olarak bulacaktır. Çağdaş Külkedisi’nin ilişkisi bitmemelidir. Çünkü ilişkisinin bitimi, Sindrella olabilme ihtimalinin de bitişidir. Hep incitildikleri erkeklerin “o prens” olduğuna inanmaya çalışırlar. Külkedisi, bu ilişkinin bitmemesi için ödediği bedelden habersizdir. Kaybettiği en önemli şeyin zaman olduğunu anlamaz. Kurtarılmayı bekleyen kadınlar, Sindrella’nın sadece bir masal olduğunu anladıklarında, en verimli yılları geride bırakmış oluyorlar. Geri döndürülemeyecek ve yerine koyulamaz halde...
PEKİ ERKEKLER MEMNUN MU?
Sanmayın ki Külkedisi sendromu sadece kadınların bedelleri ödediği bir ilişki şeklidir. İşin bir de erkeklerin görmediği ve görmek istemeyeceği cephesi var. Çoğu zaman erkekler hayatlarında bir Külkedisi olmasından memnundurlar, hatta bu durumu beslerler. Kadının bağımsızlığını pek istemezler. Kendilerine mecbur halde yaşayan Külkedileri, egolarına pansuman yapar.
Fakat dikkat! Çağdaş Külkedisi farklı bir risk taşıyor günümüzde. Uğrunda bağımsızlığından vazgeçtiği prensine kırıldıkça, bir taraftan onu beklerken, diğer taraftan gizli bir bedel kesmeye niyetleniyor. Aslında hiçkimsenin kendisine sahip olamayacağını temsil eden ve özgürlüğünü çağrıştıran bir bedel kesiyor.
Aldatıyor! Kimi zaman zihninde de olsa..
TEK BİR ÇÖZÜM YOK
Gözlemlediklerim ve her gün dinlediğim onlarca hikaye, kadınların özgür olmakla boyun eğmek arasında sıkıştığını ortaya koyuyor. Herkes için tek bir çözüm reçetesi veremiyorum. Her bireyin kendine has bir çözümü olacaktır. Önce kendinizle ve çatışmalarınızla yüzleşin. Bu size daha çok iç özgürlük ve güç kazandırır. Kendinize güvenin. Yeteneklerinizi küçük görmeyin ama sınırlarınızı gerçekçi bir şekilde belirleyin.
Son olarak... Hiçbir zaman geç değildir, eğer bir hanımsanız hemen bugün Külkedisi olmaktan vazgeçmeye başlayın, eğer bir erkekseniz ya onu Külkedisi olmaktan kurtarın veya ondan kurtulun.
Kaynak : www.vatanim.com.tr
Saturday, 8. November 2008, 11:47:18
Kadının sinsi düşmanı: Manevi taciz
Narsist sapıkların, özellikle kadınlar üzerinde uyguladıkları 'manevi taciz' endişe verici boyutlarda. Manevi taciz sadece eşler arasında değil, arkadaşlar arasında da yaygın olarak görülüyor. Bu tür şiddete maruz kalan kadın, karşı karşıya kaldığı durumu çoğu kez adlandırmakta güçlük çekiyor
Günümüzde başta kadınlar olmak üzere birçok insanı ilgilendiren sorunlardan birisi de hemen daima narsist sapıklar tarafından uygulanan psikolojik şiddet. Bu öyle bir şiddet ki uzun yıllardır Fransa'da manevi taciz kurbanları üzerine çalışan psikiyatrist Marie-France Hirigoyen'e göre "Bir insan, karşısındakini manevi taciz uygulayarak yıkmayı başarabilir. Bazı durumlarda, bu hırslı saldırganlık ruhsal bir cinayetle bile sonuçlanabilir."
Ama esas önemlisi bu tür şiddete maruz kalan birçok kadının karşı karşıya kaldığı durumu adlandırmakta güçlük çekmesi, toplumun bu şekildeki dolaylı şiddete duyarsız kalması ve Hirigoyen'e göre "Hoşgörü bahanesiyle insanların bağışlayıcı bir tavır takınması". Aslında manevi taciz çok yaygın bir sorun; yalnızca eşler arasında değil, arkadaşlar arasında da görülebiliyor ve bazı işyerlerinde kadınların veya erkeklerin en önemli sorunu olarak yaşanabiliyor. Ülkemizde eşlerinden ayrıldığı için öldürülen kadınların birçoğunun arkasında narsist sapıklık öyküsü olduğu biliniyor.
Bu tür insanlar aramızda yaşıyor ve herhangi bir tedavi görmedikleri gibi bazen kendilerini 'tutkulu aşk' yaşıyor gibi gösterip her şeyi bunun için yaptıklarına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Bunlar ya kıskanç kocalar ya da başkalarını kullanan çok zeki ve başarılı insanlar olabiliyor.
Maskelenmiş cinayet
Fransız psikiyatrist ve psikanalist Marie-France Hirigoyen, 'Manevi Taciz: Günümüzde Sapkın Şiddet' isimli kitabında Fransa'da 2 milyon kadının maruz kaldığı "manevi taciz"i bütün yönleriyle ama esas önemlisi kadınları yargılamadan, onları bütün duyarlılıkları ile yansıtarak anlatıyor. Kitabın bir bölümü işyerlerinde yaşanan manevi tacize ayrılmış. Temel özellikleri patolojik düzeyde narsizm, âşık olamamak veya aşkı küçümsemek, tembellik, karşısındaki insanları kendi uzantısı nesneler olarak görmek, megalomani, şükran duygusunun olmaması, yaptıkları kötülüklerden gerçek anlamda acı ve pişmanlık duymamak, sorumsuzluk, kan emicilik, paronoya, manipülasyon yapmak ve karşısındakileri kendi çıkarı için kullanmak, kadının öteki olmasına yani bütün kişiliğine karşı duyulan kıskançlık olan bu kişiler, genellikle yaşam sevinci dolu, saydamlığı seven, 'habislik derecesinde iyimser', hoşgörülü, belli ölçülerde saf ve iyi insanları (kadınları) başlangıçta en iyi halleri ile görünerek ağlarına düşürüyorlar ve kadınlar çok sonra durumun farkına vardıklarında ise iş işten geçmiş oluyor ve sonunda derin acılarıyla baş başa kalıyorlar.
Aslında narsist sapık kişi, sinsi bir baskı uygulayarak "kurbana kendine olan hâkimiyetini kaybettiriyor, onu sahipleniyor; kurbanı boyun eğme ve bağımlılık konumunda tutuyor, onda derin bir iz bırakma amacıyla, onu derin bir şekilde etkiliyor". Bu kişiler bir virus gibi kurbanın ruhsal aygıtını 'infiltre' ediyor ve onların 'genlerine yerleşerek' kurbanın kişiliğini bozmaya, yıkmaya ve kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. O kadar ki bir süre sonra kurbanlar narsist sapıklarla derin bir empati yaparak kendilerini yalnızca onların isteklerini yapar halde buluyorlar. Bazı kurbanlar, narsistin düşüş yaşarken yaşam arkadaşlarının paçalarına tutunarak kendisiyle birlikte diğerini de aşağıya çektiğini ve bunun kurbanda yol açtığı boğulma duygusundan bahsediyorlar.
Narsist sapık kişiler kurbanı yok etmek yerine, onu yavaş yavaş uysallaştırma ve 'el altında bulundurma' stratejisi izliyorlar. Bu amaçla kurbanda ağır suçluluk duygusu uyandıracak davranışlarda bulunuyorlar; o kadar ki kurbanların çoğu "kendini hak etmeyen, cezalandırılabilir bir günah keçisi" pozisyonuna getirerek "ezeli ve ebedi kurban haline dönüşüyor". Patolojik narsizm konusunda bir kitabı bulunan Sam Vaknin'e göre "Tüm narsistler önce idealize edip daha sonra devalüe ederler. Bu kısa, acımasız devalüasyon tacizdir. Bu narsistik davranışın merkezinde yatar. Narsist kişi yalan söyler, hakaret eder, sömürür, alçaltır, manipüle eder, kontrol eder ve yok sayar. Tüm bunlar taciz şekilleridir".
Soğuk şiddet
Narsist sapıklar, doğrudan iletişimi reddederek, dilin biçimini bozarak, yalan söyleyerek, alaya alarak ve aşağılayarak, kurbanın çelişkilerini ve saydamlığını kullanarak, saygınlığının yitirilmesini sağlayarak güçlerini kabul ettiriyor ve kurbanlarını 'paralize' ediyorlar. Kurbanlar baskıya karşı çıktıklarında daha doğrusu "tepki göstermeye, bir insan olarak kendisine yer edinmeye ve biraz özgürlük kazanmayı istemeye" başlayınca narsistin nefreti ve şiddeti ile karşılaşıyor. Bu süreçte "yermelerden, düşmanca imalardan, küçümsemelerden ve hakaretlerden oluşan soğuk bir şiddet söz konusu ve yıkıcı etki, görünürde zararsız ama sürekli olarak tekrar edilen saldırılardan ve bunların sonunun olmadığının bilinmesinden" kaynaklanıyor. Sonunda kurbanlar köşeye sıkışıyor; benlikleri ağır ve müphem bir korkunun egemenliğine giriyor ve sanki yaşamları artık hiç değişmeyecekmiş gibi bir duyguyla başlarına gelenleri kader gibi yaşamaya başlıyorlar. Bazen bu şiddet, kurbanların intihar etmesi ile sonuçlanıyor ve bazı vakalarda narsist sapıklar kurbanı intihar etmesi için kışkırtıyorlar.
Kadınların narsist sapık birisiyle yaşarken düştükleri zor ve acılı durum, bazen 'mazoşizm' veya suç ortaklığı olarak görülebiliyor. Narsist sapık başkalarına hep iyi yüzü ile mağdur/kurban olarak görünmeyi başarabilmekte; kurbanlar kendi yakınlarına bile başlarına gelen bu sinsi kötülüğü anlatmakta zorluk çekmekte, birçoğu başlarına gelenleri, bütün belgeleri koruyarak, bazen şiddet sözlerini (küfürleri vs) teybe kaydederek belgeleme yoluna gitmektedirler. Uzmanlar, kadınların önce sapıklığı adlandırarak ve karşılaştıkları kötülüğe öfke duyarak işe başlamalarının önemi üzerinde duruyor ve kadınlara "kimseye bir açıklama borçlu değilim ama kendime bir hayat borçluyum" bilinci ile davranmalarını, mümkün olan en kısa sürede ve gerektiğinde profesyonel yardım alarak ve arkalarına bakmadan bu kötülük çamurundan çıkmalarını, sonra da acılardan kurtulmanın ve iyileşmenin yollarını bulmalarını öneriyor.
'Aşk Manipülatörleri'
Başka bir Fransız psikoterapist Isabelle Nazara-Aga tarafından bu kez daha popüler dille yazılan 'Aşk Manipülatörleri' isimli kitapta (Sistem Yayınları, 2006)
aşkı manipülasyon ve kadınları kullanmak için araç gibi görenleri bütün özellikleri ile sergiliyor. Yazar, hastası olmuş bir çok kurbanın anlatımlarını aktararak 'Yepyeni, güpgüzel' başlayan bir ilişkinin nasıl trajediye dönüştüğünü 'Bir kere bağlanınca sonuna kadar gidilir!', 'Birlikte yaşam ya da soyutlanmanın başlangıcı', 'Peki ya cinsellik', 'Toplum içinde gülücükler, yalnızken hakaretler', 'Hasta eden bir aşk?', 'Çıldırtan tartışmalar', 'Gitmek, evet ama..', 'Ayrılık: Ne cesaret!' ve 'Yeni bir başlangıç' bölümlerinde ayrıntıları ile anlatıyor.
Isabelle Nazara-Aga, "Narsist sapıkların varlığından önceden haberdar değilsek, pek azımız tehlikeyi zamanında sezebilir. Pek azımız suçluluk duygusu taşımadan çekip gidebilir" diyerek "Psikolojik ve duygusal vampirlik" olarak nitelediği bu sürecin zorluklarına bütün kadınların dikkatini çekiyor.
Bu iki kitap, birçok kadın ve erkek için yaşamsal bilgiler içeriyor ve bir kez daha başımıza gelenleri anlamak için bilginin ve deneyimlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Dilerim başkalarının acıları başımıza gelenleri oluş halindeyken anlamamıza yarar ve böylece kadınların (belki erkeklerin de) acıları azalır.
Not: Bu konuda Türkçede başka kitaplar var mı bilmiyorum ama meraklıları http://samvak.tripod.com adresinde yeterli bilgi bulabilirler.
Prof. Dr. Şükrü Hatun: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kaynak:Radikal
Saturday, 20. September 2008, 23:38:34
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.
Baba oğluna söz vermişti, bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.
Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna “eğer bu haritayı düzeltirsen, seni sinemaya götüreceğim” dedi ve sonra düşündü;
oh be kurtuldum. En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez. Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve “baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz” dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk; bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı,
“İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ”
Sunday, 14. September 2008, 00:16:01
İlişkide kaçan kovalanır kuralı abartılıyorsa, duygusal tacize uğruyor olabilirsiniz !
Medical Park Fatih Hastanesi’nden Klinik Psikolog Sinem Demir; ‘duygusal taciz’in kurbanı olmamanız için duygusal tacizin nedenlerini ve çeşitlerini açıkladı:
Bir ilişkide belirsizlik hissinin aşırı düzeyde olması, karşınızdaki kişinin size karşı tutumunun aşırı-sert çıkışlar ile aşırı ilgi arasında gidip gelmesi, zeminde ‘duygusal taciz’ olduğunu düşündürebilir.
Belirsiz mesajlar vererek ‘bir kaçan bir yaklaşan’ birine karşı ‘hoşlanma’ benzeri duygular hissedilmesinin temelinde ise belirsizliğin yarattığı kaygı olabilir. Bir mesajın ardından tam tersi mesajın verilmesi, kaygı ve duygusal karmaşa yaratır. Kaygı, o kişiyi düşünme süresini uzatır; çünkü ne olup ne bittiğine anlam vermeye çalışırsınız. İlişkideki belirsizliğin yarattığı ‘kaygı ve öfke’ benzeri hislerin ‘heyecan’ duygusuyla yanlış bir şekilde karıştırılması, ‘hoşlanma’ duygusu olarak yorumlanabilir. Yakın ilişkilerdeki bu ‘belirsizlik yüklü’ haller, gerçekten kendi kaygı düzeyinizle mi ilgili, yoksa karşınızdaki kişi duygusal olarak gerçekten mi karşınızda… Bunu daha kolay anlamak için ‘duygusal taciz’i düşündürebilecek durumları iyi bilmeniz gerekir.
İşte ‘duygusal taciz’i düşündürebilecek durumlar:
Çift kişilikli olabilir
Sizin de ilgi duyduğunuz ve size ilgisi olduğunu gösteren bir kişi, bir süre sonra tam tersi tepkiler verebilir. Bu durumda normal olarak, onun ilgisinin köreldiğini düşünür ve geri çekilirsiniz. Duygusal taciz durumunda; karşınızdaki kişi, aşırı ilgi ile aşırı ilgisizlik arasında gidip gelir. Size ve ilişkiye dair verdiği mesajlar tutarsızdır; uzun süreli ilişki yaşamak/evlenmek istiyorum-istemiyorum, seni çok beğeniyorum-beğendiğim insan sana benzemiyor, evlilik olursa ancak seninle olur-evlensem bile bu seninle olmaz…
Hayal ürünü kişilere dikkat
Duygusal taciz durumunda, (hayali veya gerçek) ‘diğerleri’ sıklıkla gündeme gelir: Sürekli olarak (size benzemeyen) beğendiği fiziksel özelliklerden söz etmesi, daha önceki ilişkilerine dair duygu/anılarını sıklıkla gündeme getirmesi (özellikle olumlu olanları), sizin daha önceki ilişkilerinizden sürekli olarak ‘bir suçlama’ sebebi olarak söz etmesi…
Şaka yollu eleştiriler rahatsız eder
Kimi ilişkilerde şaka yollu eleştiriler bir ilgi ifadesi olabilir; bu da bir iletişim şeklidir. Duygusal tacizde ise eleştiri ve şakaların ‘aşağılama’ ile ilişkili olduğu fark edilir. İğneleyici ve aşağılayıcı laflar söylemek (yalnızken veya başkalarının yanında), sözel olarak veya bakışlarla azarlamak, tamamen görmezden gelmek, sürekli eleştirmek... Birlikte gittiğiniz arkadaş veya aile toplantıları sonrasında genellikle ‘dayak yemiş gibi’ ve yalnız hissedersiniz. Bu konudaki sıkıntınızı ifade etmeniz de durumun tekrarlanmasına engel olmaz.
Keyifli olmanız canını sıkar
Duygusal tacizin yaşandığı ilişkilerde; ilişkideki ‘keyif ve haz’ benzeri (kısa vadeli) olumlu hisler, tamamen karşıdaki kişinin duygu-durumuna göre belirlenir. O keyifliyse; hemen hiç yapmadığı kadar güzel laflar sarf edebilir, ayaklarınızı yerden kesecek jestler yapabilir. Sizin keyifli veya keyifsiz olmanız ise; onun duygu-durumunda ‘sıkıntı yaratıp yaratmama’ anlamında önemli olur. Siz keyifsizseniz, onun da canını sıkmış olursunuz. Keyifli olmanız, eğer o da keyifli ise anlamlıdır.
Tüm olumsuzlukların suçlusu sizsiniz
Sizin ilişkideki konumunuz ‘hiç memnun olamayan’ iken, karşınızdaki ‘sürekli sizin tarafınızdan bunaltılan’ taraf olur. Ona ‘gerçekte ve duygusal olarak’ sadece o ‘izin verdiğinde’ ulaşmak, ‘yalnız hissetmek’ gibi hislerinizin tek sorumluluğu, sizin ‘evhamlı’ olmanıza, ‘yanlış yorumlamanıza’ bağlanır. İlişkideki sorunlarla ilgili kaygılarınızda hep kendinizi suçlar ve olumsuz hislerinizi sürekli kendi kendinize dindirirsiniz.
Körü körüne bağlanılan otorite
Duygusal taciz, kolaylıkla fark edilmez! ‘Heyecan’ yüklü olumsuz duyguların arasında, ‘kısa süren ve yoğun’ olumlu duyguların yaşanması; bir tür ‘koşullanma’ yaratır ve ilişki ‘körü körüne bağlılık’ boyutunda devam eder. Size düşen rol, ‘ondan ilgi bekleyen, onu memnun etmesi gereken uslu bir çocuk’ olmaya başlar. Karşınızdaki ise ne zaman azarlayacağı, eleştireceği, ulaşılabileceği belli olmayan bir ‘otorite’ oluverir.
Fark etmek ve sonrası
İlişkinin temelinde duygusal taciz olduğunu fark etmek, genellikle ‘şok edici’ bir olayla gerçekleşir. Nispeten ciddi bir hastalık durumunda en ufak düzeyde alaka göstermemek bile ‘şok edici’ bir fark edişe sebep olabilir. Bir duygusal tacize maruz kalma durumu, ‘kurban, mağdur’ olmanın ötesinde değerlendirilmelidir: Bu tür bir ilişki örüntüsü daha önceki yakın ilişkilerde (ve aile ilişkilerinde) tekrarlandı mı, hangi koşullarda böyle bir ilişki yaşandı... Duygusal tacizin fark edilmesi, geçmişte yaşananların yeniden yorumlanması, duygusal yaraların en az hasarla iyileştirilmesi ve yeni ‘duygusal ilişkilere’ olumsuz önyargılı bir şekilde yaklaşılmaması için, kişisel kaynakların yetersiz kaldığı noktada bireysel psikoterapiden destek alınabilir.
Kaynak: Superonline
Saturday, 13. September 2008, 23:59:13
Son zamanlarda en çok sözü edilen olay, duygusal ve fiziksel taciz. kadınların hayatını zindana çeviren duygusal taciz,onların ruhunda kapanmayacak yaralar açıyor. Yapılan bir araştırmaya göre, gelişmiş ülkelerde kadınların yüzde 25'i evlilik hayatlarında mutlaka fiziksel tacize uğrayacak. Çok büyük bir çoğunluk ise duygusal tacizle karşı karşıya kalacak. Üstelik erkeklerin büyük bir bölümü evlerinde duygusal taciz uyguladıklarını itiraf etmekten kaçınıyorlar, ya da yaptıklarının duygusal taciz olduğunun bilincinde değiller. Duygusal ve psikolojik taciz, kadınlar üzerinde gözle görünen bir hasar yaratmasa da kadının bu davranışlardan gördüğü zararı yaşamı süresince gidermesi olanaksızdır. Yaralar, bereler zamanla iyileşir ama kadın uğradığı duygusal tacizin izlerini yaşamı süresince taşır.
Yakınlarınızdan uzaklaşmayın
Psikologlar, kadınları özellikle çok ısrarcı ve kara sevdalı aşıklara karşı uyarıyorlar. Böyleleri sevdikleri kadını çok çabuk özlediklerini iddia ederler. Sırf kadının sesini duyabilmek bahanesiyle günde bir kaç kez telefonla ararlar. Her gün buluşmak isterler. Beraber olacakları süreyi binbir bahaneyle uzatmaya bakarlar. Bir kadın, böyle bir erkekle hayatını birleştirdiği zaman acı gerçekle karşı karşıya gelir. O çok seven, kadının aşkıyla yanıp tutuşan erkek, gerçekte son derece bencil, diktatör ruhlu, kırıcı ve kıskanç biridir. Kadın, uğradığı duygusal tacizi nasıl önleyeceğini bilemez. Zamanla erkek; kadının her hareketini eleştirir, yaptığı hiç bir işi beğenmez. Kavgalar giderek şiddetini artırır. Kıskançlık krizleri yüzünden kadının özgürlüğü iyice kısıtlanır. Öyle ki, kadın artık hemcinsleriyle bile arkadaşlık yapma hakkına sahip olamaz. Bazı erkekler, duygusal tacizi daha da ileri götürüp kadının kendi ailesiyle temasını bile yasaklamaya kalkışırlar. Annenin, kardeşlerin, hala ya da teyzelerin kadını olumsuz yönde etkilediklerini ileri süren erkek, bu kişiler yüzünden eşine yasaklamalar getirir. Eğer kadın bu beraberliği noktalayamazsa, özgüvenini kaybeder, tek başına hiç bir konuda karar veremeyecek duruma gelir.
Flört dönemine dikkat
Bazı erkekler, aşırı derecede titizlikleriyle dikkat çekerler. Flört döneminde, kadın erkeğin bu özelliğinden hoşlanır. Titiz, düzenli bir erkekle yaşamanın bazı kolaylıklar sağlayacağını zanneder. Ama gerçek, kadının düşündüğünden çok farklıdır. Titiz erkek, duygusal taciz sınırlarını zorlar. Gömleğinde en küçük bir kırışık olsa, kadını beceriksizlikle suçlayıp, avaz avaz bağırır. Sofrada istediği gibi bir düzen sağlanmamışsa gene duygusal taciz çarkları işlemeye başlar. Aşırı derecede titiz bir erkek klasik duygusal tacizci tipidir.
Duygusal tacizin en kötü yanı, iş işten geçmeden durumu anlamaya imkan olmamasıdır. Erkek, flört döneminde bir çok özelliğini kadından gizler. Ya da bu özelliğin ortaya çıkmasına fırsat olmaz. İş işten geçtikten sonra ise kadın duygusal tacizden kurtulmak için çaba harcadıkça durum daha da kötüleşebilir. Kadın bir kez duygusal taciz yaşayınca, erkeklerden çekinmeye başlar. İkinci bir deneme yapmaya istekli olmaz.Her erkeğin aşağı yukarı aynı tavırlar içinde olacağı düşüncesi kadının kafasına yerleşir.
Uyarıcı işaretler
Sizin planlarınızı her zaman eleştirir.
Giyim zevkinize karışır. Giyeceğiniz kıyafeti o seçmek ister.
Başka erkeklerle konuşmanıza kızar. Kıskançlığını gizlemez.
Zamanınızın büyük bir bölümünü ona adamanızı ister.
Küçük sorunlar onu çok kızdırır.
Evde başka, dışarda başka bir kişilik sergiler.
Sorunlarının sorumluluğunu başkalarına yüklemeye bayılır.
Sinirlendiği zaman, sizin onu tahrik ettiğinizi söyler.
Ne yapabilirsiniz?
Sorunu unutmak için devamlı çalışmak yerine, çözüm arayın.
Arkadaşlarınızla ve ailenizle daha sık buluşmayı deneyin.
Yakınlarınıza durumu anlatıp onların fikrini alın.
Duygusal tacizi önemsiz sayıp herşeye katlanmaktan vazgeçin.
Özgüveninizi yitirmemeye çalışın.
Problemi olan kişinin siz değil eşiniz olduğunu unutmayın.
Kaynak:www.kadinlaricin.net
Sunday, 24. August 2008, 22:30:42
Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak...
Evinizin sizi içine sığdıramayacak kadar dar olduğunu fark edeceksiniz...
Sokağa fırlayacaksınız...
Sokaklar da dar gelecek....
Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi...
Ne denizin mavisi açacak içinizi, ne pırıl pırıl gökyüzü...
Kendinizi taşımayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
küçüleceksiniz...
Birileri size bir şeyler anlatacak durmadan....
“Önemli olan sağlık.”
“Yaşamak güzel.”
“Boşver, her şey unutulur.”
Siz hiçbirini duymayacaksınız...
Gözyaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz.
O’ndan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek
isteyecek kadar çok seveceksiniz...
Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz...
“Ölüme çare bulundu” ya da “Yarın kıyamet kopacakmış” deseler başınızı
kaldırıp “Ne dedin?” diye sormayacaksınız...
Yalnız kalmak isteyeceksiniz...
Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak...
İkisi de yetmeyecek.
Geçmişinizi düşüneceksiniz... Neredeyse dakika dakika... Ama kötüleri
atlayarak...
Onunla geçtiğiniz yerlerden geçmek isteyeceksiniz.... Gittiğiniz
yerlere
gitmek...
Bu size hiç iyi gelmeyecek... Ama bile bile yapacaksınız.
Biri size içinizdeki acıyı söküp atabileceğini söylese, kaçacaksınız...
Aslında kurtulmak istediğiniz halde, o acıyı yaşamak için
direneceksiniz.
Hayatınızın geri kalanını onu düşünerek geçirmek isteyeceksiniz...
Aksini iddia edenlerden nefret edeceksiniz...
Herkesi ona benzetip...
Kimseyi onun yerine koyamayacaksınız...
Hiçbir şey oyalamayacak sizi...
İlaçlara sığınacaksınız... Birkaç saat kafanızı bulandıran ama asla onu
unutturmayan... Sadece bir müddet buzlu camın arkasından seyrettiren...
Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek... Boğazınız
düğümlenecek,
dinleyemeyeceksiniz...
Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
Sabahı iple çekeceksiniz... Bazen de “Hiç güneş doğmasa” diyeceksiniz.
Ne geceler rahatlatacak sizi ne gündüzler...
Ölmeyi isteyip ölemeyeceksiniz...
Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze çıkana sarılmak
isteyeceksiniz... Nafile... Düşüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak
uyandığınızda onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz...
Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile... Her
çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız
arayanlarla...
Yüreğiniz burkulacak....
Canınız yanacak....
Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz.
Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizden...
Onun sesini bir kez daha duymak için yanıp tutuşacaksınız... Defalarca
aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz için kendinizden nefret
edeceksiniz...
Yaşadığınız şehri terk etmek isteyeceksiniz... Onunla bir gün bir yerde
karşılaşma umudu... Bu umut sizi gitmekten alıkoyacak...
Gel gitler içinde yaşayacaksınız...
Buna yaşamak denirse...
***
Razı mısınız bütün bunlara?
Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye?
O halde aşık olabilirsiniz.
Kaynak:Pakize Suda
Tuesday, 5. August 2008, 23:37:36
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg(Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix ),Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş.Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir.....
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri...
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş...
"Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle...
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
Baykuş yıkıntılarını özlemiş;
Balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"...
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş.Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
Saturday, 2. August 2008, 19:00:36
sevgi arsızları
Koşulsuz kayıtsız sevmek güzel de şu sevgi arsızları ile karşılaştığında ne yapacak insan?
Tanırsınız onları… Mutlaka bir veya birkaçıyla karşılaşmışsınızdır.
Herkesi sevdiklerini söylerler… Genellikle de herkes tarafından sevilirler(!).
Ama onların herkesi sevmeleri koskoca bir yalandan ibarettir …
Asıl ve tek dertleri, bir türlü sevemedikleri kendilerini sevdirmektir çünkü.
İçlerindeki o sevilme açlığını bir türlü dolduramazlar. Hep daha fazlasını isterler. Az ve öz ilişkiler onlara göre değildir. Hatta mümkünse yığınlar tarafından sevilsinler isterler. Ama bu biraz zor olduğundan -en azından- çevrelerindeki herkesin sevgisini almaya çalışırlar.
Kısa süreli ve yüzeysel de olsa ulaşırlar amaçlarına... Sahte bir vericilik içindedirler, herkese iyilik yapar gibidirler, herkesin derdine ortak olur, imdadına yetişir gibidirler... Ama bilirsiniz işte, sadece gibi'dirler...
Foyaları ancak derine inme ihtimali olan birileriyle karşılaştıklarında çıkar ortaya. Bu nedenle de derin ilişkilerden korkarlar. Aşkın da, dostluğun da -hatta aile bağlarının da- mümkünse en sığından isterler.
Hiç kimse yeri doldurulamaz değildir onlar için… Hiç kimseyle sıkı ve derin bir bağ kurmadıkları için her türlü ilişki yerini bir yenisine bırakabilir.
Onları pek yalnız görmezsiniz. Yalnız kalmamak için her şeyi yaparlar çünkü. Yalnız kalmaktansa aç kedinin bayat ekmeğe razı olması gibi en niteliksiz ve en yüzeysel ilişkilere dahi katlanırlar.
Enerjilerini ve zamanlarını yakından tanımadıkları birçok kişiyle paylaşırlar. Ama kendilerini oldukları gibi seven en yakınlarındaki insanlar için zamanları yoktur. Çünkü o insanlar onların fethedilmiş kaleleridir, nasılsa hep vardırlar ve sevgileri garantidedir.
Bir sevgi arsızını açığa çıkarmak ya da ondan kurtulmak istiyorsanız onu her yönüyle tanımak, her haliyle sevmek, paylaşmak talebinde bulunun. Dayanamayacaktır buna. Hemen kaçacaktır. Çünkü o, kendinden kaçmak için gelip geçici yüzeysel ilişkiler yığınına sığınan çaresiz bir tutsaktır.
Kaynak:Dilek Yaraş
Saturday, 21. June 2008, 21:44:56
Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka
Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi”
Fuzûlî
Biri pervaneye şu sözleri söyledi:
“Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut. Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin. Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin. Ateşin etrafında dolaşma. İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı.
Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor. Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir.
Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir.
Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez.
Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir. Ensesine tokadı yer.
Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler. Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi?
Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem.
Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen zavallısın, biçâresin.
Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi:
Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil. Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.
Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır.
Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.
Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.
Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!
Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?
Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun.
Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın.
Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin!
Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, te’sir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer. Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır. O da şudur:
“Aşk ateştir, öğüt yeldir.Yel, ateşi alevlendirir.” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir.
Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun. İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim.
Şimdi sıra benim. Ben sana nasihat vereyim de dinle.
Daima kendinden iyisini ara. Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir. Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider. Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider.
Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm. Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim.
Sadık bir aşık isen elini canımdan çek. Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar.
Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek. Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi. Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm. Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi?
Bir gün ister istemez öleceksin. Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi?
Pervâne sâdık bir âşıktır. Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder. Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer. Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir.
Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, ma’şûkuna seslenir:
-Ey sevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun.
Mum inleyerek cevap verir:
-Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alındı. İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak.
Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.
Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:
Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne de metanet ve tahammül.
Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum.
Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar.
Derviş de mum gibidir. Dışı parlaktır ama içi yanmıştır.
Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü.
Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:
“Aşkın sonu budur işte.” dedi ve can verdi.
Kaynak Eser: Sâdî Şirâzî, Bostan Mustafa Demirci
1 2 Next »
Showing posts 1 -
10 of 13.