Friday, July 8, 2011 2:19:28 PM
Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,
Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,
Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;
Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.
Yazar:ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN
Wednesday, May 18, 2011 1:37:35 PM
Kendinizi sürekli yorgun mu hissediyorsunuz? Enerjinizin hızla tükendiğini ve yerine aynı hızla koyamadığınızı mı fark ettiniz? Belli bir nedeni olmaksızın kendinizi huzursuz mu hissediyorsunuz? Üzerinizdeki baskılar nedeniyle duygularınızda hızlı değişmeler mi oluyor? Yatağa yapıştığınızı, işe gitmemek için bahaneler bulmaya çalıştığınızı mı fark ediyorsunuz?.... Bu soruların hepsine ya da çoğuna evet diyorsanız "tükenmişlik sendromu" yaşıyorsunuz demektir. Oldukça yaygın olan tükenmişlik sendromunun nedenlerini ve çözümlerini uzman danışman psikolog Leyla Navaro ile konuştuk.
Sizinle iş hayatında tükenmişlik hakkında konuşmamıza öncelikle şu soru başlamak istiyorum: Tükenmişlik Sendromu nedir?
Leyla Navaro: Tükenmişlik Sendromunun en önemli özelliği kronik bir yorgunluk yaratması. Geçmeyen, tükenmeyen bir yorgunluk ve özellikle de hayattan artık zevk alamama, çabuk sinirlenme, her şeyin batma derecesinde rahatsızlık vermesi, asabi olma, uyku bozukluklarıyla kendini gösteren bir süreç. Kişi çok gergin oluyor ve bunun neticesinde de bedende bazı semptomlar ortaya çıkıyor. Mesela sırt ağrıları, baş ağrıları, migrenler, görme bozuklukları, sindirim bozuklukları çok sık oluyor, uykusuzluk da bunların üstüne eklenebiliyor. Aşırı yorgunluk hissi de bunların sonucu.
Tükenmişliğin sebepleri nelerdir? Peki tükenmişliğe hangi mesleklerde daha sık rastlanılıyor? Ve tükenmişlikte cinsiyet farkı yaşanıyor mu? Mesela çalışan kadınların üzerlerindeki farklı beklentiler ve roller nedeniyle tükenmişlik yaşamasının daha olası olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?
LN: Kendini tekrarlayan mesleklerde tükenmişliğe oldukça sık rastlıyoruz. Kendini tekrarlayan işler Chaplin''in filmlerinde çok güzel anlatılır, fabrikalarda aynı işi tekrar tekrar yaparlar ve sadece o işi yaparlar. Yani makinenin bir küçük kolu veya minik bir somunu gibi olurlar. Bu tarz mesleklerde çalışanlarda tükenmişliğe çok daha sık rastlanıyor. Sanırım bu nedenle bazı fabrikalarda değişiklik yapmışlar. Mesela Ford''da çalışanlar, artık takım olarak bir arabayı bitiriyorlar. Yani kişi sadece tekrar ve tekrar bir somunu sokan kişi olmuyor, bütün proje bitene kadar aynı projenin içinde kalıyor. O zaman da işin bir anlamı oluyor, çünkü kişi "Bir şeye başladım ve bitirdim" diye düşünüp, bir anlam yakalıyor. Bunu Japonlardan öğrenmişler. Bunun yanı sıra toplumsal cinsiyet farkı var. Erkek işini bitirdiği zaman evine gidiyor. Evi, bir şekilde eşi ya da kendi annesi tarafından kotarılmış, çoğunlukla ev hizmetleri görülen bir konumda. Böylece işi bittiği zaman işi gerçekten bitmiş oluyor. Buna karşılık kadının işi bitmiyor. İşten çıktıktan sonra onu evde bekleyen bir miktar daha iş var. Evin kotarılmasıydı, alış-verişti hele bir de çocukların sorumluluğu varsa, tüm bunlar kadının üstünde çok ağır bir yük oluşturuyor. Genelde çocuk yetiştirmedeki sorumluluk da kadının üzerine kalıyor. Şöyle bir ayırım var: Baba derslerin yapılması gibi konulara ne kadar karışsa da, polislik yani denetim gerektiren roller anneye kalıyor.Bu çok yıpratıcı bir durum. Baba daha çok oyun oynayan,"Bu kadar disipline gerek yok" gibi karşı çıkan, muhalefette kalan veya boş zamanlarında çocuğu oraya buraya götüren, daha çok eğlenceyi paylaşan rolde kalıyor bizim kültürümüzde. Anneler bu durumlarda da çok yıpranıyor.
Bu durum kadının yükünü iki üç kat artırıyor o zaman...
LN: Kesinlikle öyle. Ev yaşamı kadınların ikinci vardiyası. Kadınlar işten geldikten sonra bir ikinci vardiya daha çalışmak zorunda. Bir kadın sadece kendi ailesinin yani eşi ve çocukları değil aynı zaman kendi aile büyükleri, eşinin aile büyükleri gibi sorumlulukları da üstlenmiş oluyor ve kendine hemen hemen hiç zaman kalmıyor. Kendi ruhunu besleyebileceği nitelikli zamanının kalmaması tükenmişliği oldukça arttırır.
Tükenmişlik ve yaşla ilgili gözlemleriniz var mı?
L.N: Evet. Tükenmişlik evlenip aile kurmuş, evle kariyer arasında veya evle iş arasında sıkışmış, 30-45 yaş arası kadınlarda çok sık görülüyor. Erkeklerde de 40-45- yaşlarında daha sık rastlanıyor, aşırı çalışan, biraz otomatiğe bağlanmış gibi is/ev arasında sıkışmış, yaşam anlamı geliştiremeyen yaşam yorgunu kişilerde.
Hangi faktörler tükenmişlik sendromuna katkıda bulunuyor?
LN: Kişisel faktörler ve işe ait faktörler var. Mükemmeliyetçilik özellikle tükenmişliği çok artıran kişisel bir özellik. Her şeyi mükemmel olarak yapmaya çalışan ve bunu bir değer olarak kabul eden, yapılmasa da olabilecek işlerden vazgeçemeyen, gereken yerlerde esneklik gösteremeyen, takıntılı, ayrıntıları çok fazla önemseyen kişilerde tükenmişlik görülüyor. İşe ait faktörlerse insanlarla değil de banka, borsa işi gibi devamlı sayılarla çalışmanın, çok uzun saatler hizmet bekleyen, rekabet ortamının güçlü olduğu, yerini kaybetme kaygısının yaşandığı işlerin tükenmişliği artırdığını görüyoruz.Cinsel roller de çok önemli. Bir kadın yüksek pozisyonlarda kendini kabul ettirmek için daha fazla çalışmak zorunda. Bu da tabii daha fazla stres yüklüyor. Kadınlar için farklı yüklenmişlik öğeleri de var. Mesela fiziklerine önem vermek zorundalar ve bu nedenle sık sık diyettedirler. Bu durum, hatalı beslenme veya yetersiz, sağlıksız beslenmeyle sonuçlanabilir ki bu da tükenmişliği etkiler. Bir diğer faktör de rekabet ortamlarındaki kadın erkek farkları. Küçük yaştan itibaren futbol gibi erkek oyunları erkekleri rekabet ortamına hazırlıyor. Oysa bir kadınlar rekabet ortamına hazırlıksız giriyor. Yaşanan rekabetin kaygısı ve gerginliği bir kadın için erkekten çok daha ağır.
Peki sizce son zamanlarda tükenmişlikte bir artış var mı?
LN: Son yıllarda ciddi bir artış var çünkü artık iş hayatında "Ne kadar uzun saat çalışırsan o kadar başarılı olursun" gibi bir altyazı var. Dolayısıyla çok çalışmak amaç ve değer haline geldi. İnsanlar kendilerine gerekli nitelikli zamanı ayırmıyorlar. Mesela nitelikli zaman adına spor merkezlerine gidiyorlar ama orada spor bir işmiş gibi yapılıyor. Hani bir dinlenme gibi değil o da bir görev gibi yerine getiriliyor. Yaşam tarzında bir tüketme ve tükenme kısır döngüsü başlıyor.
Sizce tükenmişlik önlenebilir mi?
LN: Önlenebilir. En kesin çare insanın kendine nitelikli zaman ayırmasını öğrenmesi. Bu çok küçük adımlarla başlayabilir: "günde yarım saat bana ait" diyebilir. O yarım saatte kahve içmek, gazete, kitap okumak, uzun bir banyo yapmak, bir arkadaşıyla sohbet etmek gibi ruhuna iyi gelecek şeyler yapabilir. Hafta sonları kendine daha fazla vakit ayırabilir. Tatil almak ve tatillerini iyi kullanmak da çok önemli. Zaten çok tüketici işlerde, çok yoğun iş temposunda çalışanların iki ya da üç ayda bir küçük bir hafta sonu tatili yapması çok yardımcı oluyor. Sadece tatil yapabilme düşüncesi bile insanın temposunda tükenmişlik yaratan düşünceyi arındırabiliyor. Bizim kullandığımız bir yöntem de tükenmişlik yaşayan kişilere sabahtan akşama kadar neler yaptıklarını listeletmek. Bu listeyi okudukları zaman bazı şeyleri yapmasalar da yaşamın devam ettiğini kendileri de fark ediyor. İnsan iş bitirdikçe daha çok iş alıyor üzerine. Dolayısıyla, bunu somut olarak kağıt üzerinde görmeleri, bazı şeyleri yapmasalar da işlerin yürüyeceğini görmelerine ve seçimlerini buna göre yapmalarına yardımcı oluyor.
Tükenmişlik yaşayan biri bununla nasıl baş edilebilir?
LN: Kişinin kendi hayatına dışarıdan bakmasını sağlamak önemli. Yaptıklarının hangilerini eleyebilir, hangi işleri devredebilir. Tükenmişlikte hem kendinden beklentiler, hem de karşıdan beklentiler çok yüksektir. Beklentilerin karşılanmaması,kişide öfke yaratır. Öfke de tükenmişlikteki kalan enerjiyi de çeker.
Tükenmişlikte bir süre sonra yalnızlaşma da başlıyor. Kişi kimseyle görüşmek istemiyor. Zaten buna gücü kalmıyor. Bu durumda onu canlandırabilecek bir yakınıyla paylaşması iyi gelebilir. Bundan başka yukarıda bahsettiğim gibi seyahat etmek, hafta sonu tatili gibi değişiklikler de çok önemli. Bu durumu biraz önleyici hekimlik gibi de görmek lazım. Tükenmişlik yaşamaması için kişinin yaşam ve nefes duraklarını hayatının içine işlemesi gerekir. Bunların işe yaramaması durumunda psikoterapiye başvurulabilir.
Tükenmişlik nasıl sonuçlar verebiliyor?
LN: Örneğin depresyon görülebiliyor. Sonuçta depresyon yaşamdan ya da yüklerinden bir kaçıştır. Yani bilinçaltı bir uzaklaşmadır. Belki kendinin bile farkında olmadığı bir iç direnç sonucunda kişi bir şekilde hastalanıyor, iş göremez hale geliyor veya iş kazası gibi bir şey geçirebiliyor. Böylelikle işe gidememe gibi somut bir nedeni var. En ağır durum olan depresyon yaşamak istememek, yaşam sevincinin yok olması, hiç bir şeyden keyif alamamak olarak kendini gösteriyor.
Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
L.N: Ömer Hayyam rubailerinde şöyle der: Eğer her şeyini kaybetmişsen ve cebinde bir ekmek alacak kadar paran kalmışsa, git kendine bir demet menekşe al ve ruhunu besle. Bence bu çok anlamlıdır ve kişinin öncelikle ruhunu beslemesi lazım.
Yazan : Pelin Atasoy
Kaynak : Boğaziçi Dergisi
Saturday, November 27, 2010 10:36:40 PM
Çok sıcak bir İstanbul gecesi içindeyim. Kızımı uyuttum. Bir kahve yaptım kendime.Uyku tutmayan gözlerime iyi bir arkadaş değil biliyorum ama onsuz olmuyor iste...
Gülden Karaböcek'in eski şarkılarını dinleyerek oturdum balkonda bir süre...
Anadolu yakasının ışıklarını, gemileri seyrettim...
"Gözümde canlanır koskoca mazi" diyordu Gülden Karaböcek.
Yıllar, yıllar öncesine götürdü beni. Yetmişlerin sonuydu...
Ben küçücük bir kız çocugu, oturduğumuz sokagın genç kızları liseliydi...
Polis radyosundan istekler yapar, akşam üzerleri sevdikleri "çocuk"la bakışmak için büyük parka giderlerdi.
Tülay abla çok güzeldi.Dümdüz, kalın, sarı saçları vardı. Yan apartmanda otururlardı.Sokağın başındaki bizimkilere göre daha yeni ve modern olan
Çelik apartmanında oturan Erhan abiye âşıktı. Erhan abi de ona elbette.
Çocuk aklımla mahallede kim kimi seviyor takip ederdim. Gönüllü ulakları
olur, aralarında haber taşırdım. Ve büyüdüğüm zaman yaşayacağım aşkların
hayalini kurardım.
Tülay abla ve Erhan abi benim için ideal çiftti.
Ben de Erhan abi gibi bıyıklı, saçları güzel bir adama aşık olacaktım.
Tülay ablanın kız kardeşi Gülay'a görücü geldi bir gün. Oysa büyük olan
evlenmeliydi önce. Ama Tülay abla Erhan abiyi bekliyordu. Erhan abi
üniversiteyi bitirmeden evlenemezlerdi. Tülay abla sözde sırasını kardeşi
Gülay'a verdi.Gülay abla evlendi.
O yıl Erhan abi okulu bitirdi ve askere gitti.Tülay abla asker yolu beklemeye başladı.Derken küçük kardeşi Mehmet de evlenmek istediğini söyledi. Tülay abla ikinci düğünü de gördü.Kız kardeşi Gülay bebeğini kucağına aldığında Erhan abi askerden döndü.
Artık mahallede en çok konuşulan konu ne zaman evlenecekleri olmuştu.
Erhan abi bir işe girmeden evlenemeyeceğini söylemişti Tülay ablaya.
Bir gün...
Annemlerle Kızılay'da alışveriş yaparken Erhan abiyi gördüm. Denizatı pastanesinin önünde bir kızın elinden tutuyordu. Ve o kız Tülay abladeğildi...
Değil Tülay ablaya, anneme bile söylemedim gördüğümü...
Sonra...
Sonra Tülay abla çok hastalandı. Lösemi dediler. Biz büyüklerin neden bu
kadar üzüldüklerini anlamadık. Tülay abla hastaneye yattı. O hastanedeyken
Erhan abi nişanlandı. "Tülay'dan saklıyorlarmış" dedi annem. Aylar sonra
Tülay abla sokağımıza döndüğünde ne saçları vardı ne de Erhan abi... İş bulup
İzmir'e gittiğini söylediler.Bir yaz akşamı Tülay abla'yı balkonda otururken gördüm. Hırkasına sarılmış içerden gelen bir Gülden Karaböcek şarkısı dinliyordu. Kolunu balkona dayamış Erhan ağabeylerin oturduğu apartmana bakıyordu.
Sonra öldü Tülay abla.
Filmlerdeki gibi öldü.
Erhan abinin üç tane oğlu oldu. Birinin adını herkese inat Tülay koydu.
Hala anlatırlar, Tülay üzüntüden öldü diye. Erhan abinin annesi istememiş
evlenmelerini. Bir gün komşular toplanmış birinin evinde çay içerken, Tülay
ablanın annesinin yanında "oğluma el değmemiş kız arıyorum" demiş. Çok üzülmüş Tülay ablanın annesi.
Annem hala aynı sokakta oturuyor.Geçen yaz balkonda otururken o günleri anımsadım. Uzun uzun anlattı annem.
Meğer ne çetrefil, ne acı bir öyküymüş bu...
"Neyse ki" dedi "şimdi kimse aşktan ölmüyor artık. Olmadı mı yenisine bakıveriyorlar"
Şimdi bu lafı duymalı mı , duymamalı mı?...
Tülay ablanın balkonuna baktım. O benim tanıdığım aşktan ölen ilk ve tek kadındı...
Bu gece Gülden Karaböcek şarkıları dinlemek bana bunları anımsattı işte...
Belki de doğrudur... Kimse "gerçekten" aşktan ölmüyordur artık...
Sizce kötü müdür peki bu?
Kaynak:İclal Aydın
Saturday, November 27, 2010 9:30:03 PM
Senin için ‘ yasak ‘ dediler.
—Yasaklar çiğnenmek içindir, dedim.
Senin için ‘imkânsız ‘ dediler.
—Önemli olan imkânsızı başarmak, dedim.
Senin için ‘ olmaz ‘ dediler.
—Dünya da olmayacak şey yok, dedim.
Senin için ’ zor ‘ dediler.
—Kolay olsaydı değeri olmazdı, dedim.
‘ Onda bulduğun nedir ki ‘ dediler.
—Herkeste arayıp bulamadığım, dedim.
Senin için ‘ o ne ‘ dediler.
—Hayattaki gülen yüzüm, dedim.
‘ Ona öyle nasıl bağlandın ‘ dediler.
—Ben değil o ”bağladı” dedim.
‘ Oda senin gibi sevdi mi ‘ dediler.
İşte cevap veremediğim tek şey buydu.
‘ Eğer bunu bilmiyorsan vazgeç ‘ dediler.
—Vazgeçecek olsaydım sevmezdim, dedim.
**********************************************
Neler söylemek istedim sen giderken.
Sessiz çığlıklarım boğazımda düğümlendi.
Adım atmak istedim,...
Koştuğumu sandım hatta.
Cümleler kurdum,anlattım sana derdimi.
Hatta yalvardım,haykırdım sandım …
Oysa sen giderken ben ardından. Sadece,bakakaldım.
Öylece… donakaldım.İnanamadım …
Kirpiğimden süzülen damla…
Ve Ayrılığın adı,HOŞCAKAL.
Sen gittikden sonra hoş kalırım mı sandın.
Alırmıyım bir bardak demli çayın tadını ...
Perdeyi açınca içeri giren güneş, ısıtırmı sandın ...
Görürmüyüm sandın açan çiceği…
Bakarmıyım sandın batan güneşe…
Dilek tutarmıyım kayan yıldıza…
Koklarmıyım sandın yağmurun kokusunu,Severmiyim sence baharları?
Ayrılığın adı,HOŞCAKAL…
Ben senden sonra yaşarmıyım sandın …
Peki o zaman sende HOŞCAKAL…
*****************************************
Dört yanı hüzünle çevrili yara parçasına "AŞK" denilirmiş...Yüreğimin coğrafyasına düşünce anladım.....[/B][/FONT]
[/B][/ALIGN][/COLOR][/ALIGN][/COLOR]
Monday, March 15, 2010 9:45:30 PM
-"Dün gecti gitti.Dün gibi, dünün sözü de geçti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerek."
-"Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç. Ceset cimriliğini bırak da cömertliği seç."
-"Altın ne oluyor, can ne oluyor, inci, mercan da nedir bir sevgiye harcanmadıktan, bir sevgiliye feda edilmedikten sonra."
-"Üzerinde pek çok meyveler bulunan bir dalı, meyvalar aşağı doğru çeker. Meyvasız bir dalın ucu ise, servi ağacı gibi havada olur."
-"Sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise bir ibadetin karşılığıdır."
-"Altın aramıyorum, altın olmaya yeteneği olan bakır nerede?"
-"Gübre olup bostanın gönlüne giren pislik, yok olur gider de pislikten kurtulur, kavunun, karpuzun lezzetini arttırır."
-"Din evinde haset faresi bir delik açar ama kedinin bir miyavlaması ile ürker kaçar."
-"İnsana bütün korku içinden gelir fakat insanın aklı daima dışarıdadır."
-"Rengi kara bile olsa, bir kişi seninle aynı maksadı güdüyorsa, ona ak de, senin rengindedir."
-"Tanrı yüzünü çirkin yaratmışsa, kendine gel de, hem çirkin yüzlü hem çirkin huylu olma bari."
-"Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur."
-"Göz olgunlaştı mı, temeli, özü görür. Ama kişi şaşı oldu mu parça buçuğu görür ancak."
-"Taş, taşlıktan çıkıp yok olmadıkça, mücevher olup yüzüğe takılır mı hiç?"
-"İnciyi sedefin içinde ara,hüneri de sanat ehlinden iste."
-"Hani bir hayvan vardır, porsuktur adı. Dayak yedikçe semirir, büyür, köteği yedikçe daha iyileşir, sopa vuruldukça semirir, insan da gerçekte porsuktur, çünkü o da dert, mihnet sopasıyla büyür, semizleşir."
-"Öküz, ansızın Bağdat'a gelir, şehri bir baştan öte gezip, dolaşır. Bütün o zevki, hoşluğu, tadı, tuzu görmez de göre göre karpuz kabuğunu görür."
-"Pirlik, saçın sakalın ağarması ile elde edilmez. İblisten daha ihtiyar kim var?"
-"Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin tek."
-"Dosttan, yakınlardan gelen bir cefa, düşmanın üçyüzbin cefasına bedeldir."
-"Aynada bir şekil görürsün hani, senin şeklindir o, aynanın değil."
-"Bağış, kine merhemdir."
-"Hıristiyanların bilgisizliğine bak ki, asılmış Tanrı'dan medet umuyorlar."
-"Firavun, yüzbinlerce çocuk öldürttü, aradığıysa evinin içindeydi."
-"Yazı yazılırken eli görmeyen kişi, yazı kalemin oynamasıyla yazılıyor sanır."
-"Bir köpeğin önüne bir çuval şeker koysan bile, onun gönlü yine leş peşindedir. Şekerden ne anlar o? "
-"Burnuna sarımsak tıkamışsın, gül kokusu arıyorsun."
-"Dert, insana yol gösterir."
-"Ümit, güvenlik yolunun başıdır."
-"İnsan, gözden ibarettir aslında, geri kalan cesettir. Göz ise ancak dostu görene denir."
-"Dil, tencerenin kapağına benzer. Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu ne pişiyor anlarsın."
-"Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır."
-"Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?"
-"Oyun ,görünüşte akla uymaz ama çocuk oyunla akıllanır."
-"Kabuğu kırılan sedef üzüntü vermesin sana, içinde inci vardır."
-"Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir."
-"Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir."
-"Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır."
-"Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok."
-"Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi
ol,tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol. "
-"Gönlünde Allah sevgisi arttı mı, şüphe yokki Allah seni seviyor."
-"Meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler."
-"Güzellik gözdedir, nesnede değil.. Bir şeyi güzel gösteren istektir, aşktır. İsteksiz bakışa güzel de çirkin görünür."
-"inci deniz dibinde,çer çöp sahilde."
-"Aşk;topuklarından etine kadar işlemiş bir nasırdır,ya canın acıya acıya adım atacaksın,yada canını acıta acıta söküp atacaksın."
-"Gerek yok her sözü laf ile beyana.Bir bakış bin söz eder, bakıştan anlayana!"
-"Kalbi ile sözü bir olmayan kimsenin yüz dili bile olsa, o yine dilsiz sayılır."
-"Eden kendisine eder. Yapan bulur ve çeker. Unutma! Kazanmak Koca Bir Ömür İster..! Kaybetmeye İse Anlık Gaflet Yeter...
-"Hırs ve tama ehlinin gözü doymaz. Halbuki sedef, kanâat gösterip kapanmayınca içinde inci olmaz."
Tuesday, December 16, 2008 1:00:41 AM
Peter Pan Varsa,Arkasında Wendy de Var...
Büyüdükçe ‘içindeki çocuğu’ korumak birşey, çocuk kalmakta israr etmek
başka.Bir yetişkinin bedenine, ama çocuğun aklına sahip kişiler her zaman sevimli olmadıkları gibi, hem yakın hem de uzak çevreleri için birer sorun odağı olarak kalabiliyor,iki zıt kutup arasında gelip giden yaşamları kendilerine eninde sonunda zehir olabiliyor.
Büyümeyi reddeden öykü ve film kahramanı Peter Pan’dan hareketle 1980’li yıllarda “Peter Pan Sendromu” olarak adlandırılan bu durum,şu anda aslında ne bir psikolojik bozukluk,ne de bir hastalık konumunda;ancak özellikle de batı toplumlarında duygusal bakımdan olgunlaşamayan, bir türlü büyüyemeyen, yetişkinlere özgü sorumlulukları alamayan, 40’lı yaşlarına gelirken, hatta geçtikten sonra bile çocuk gibi giyinmek ve görünmekte israr edenlerin sayısının giderek artıyor olması,bu yönde bir çalışmayı da beraberinde getirecek gibi.
İspanya’daki Granada Üniversitesi’nden Humbeline Robles Ortega,durumun daha çok çocukluğunda ailesi
tarafından aşırı koruma altına alınmış,bağımlı kişiliğe sahip bireylerde ortaya çıktığı görüşünde.Ortega’ya göre bu ‘Peter Pan’lar, ister istemez yaşamla yüzleşecek becerilerden yoksun kalıyor ve korunaklı dünyalarını sürdürebilecekleri yanılgısıyla gerçeklerden kaçıyorlar. Adı üstünde, Peter Pan’lar daha çok erkeklerden çıkıyor. Tipik özellikleri irade zayıflığı,sözünde duramama, görünüşüne aşırı dikkat etme,kendine güvensizlik(göstermeseler, hatta tam tersi gibi görünseler de).
Ortega,bu kişilerin genelde yalnızlıktan fazlaca korktuklarını,bu nedenle de kendilerini gereksinimlerini karşılar görünen insanlarla sürekli çevrelediklerini, eleştiriye ise son derece tahammülsüz olduklarını söylüyor.Önemli bir belirteç de,araştırmacıya göre uzun süreli ilşkiler kuramamaları ve sürekli sevgili ya da eş değiştirmeleri;tabii seçimleri de mümkün olduğunca genç olanlar lehine.İlişkinin getirdiği herhangi ve en düşük dereceden bir yükümlülükse,herşeyi bırakıp kaçmak için yeterli.Ortega’nın asıl vurguladığı,“her Peter Pan’ın arkasında bir de Wendy’nin yer aldığı.”Çünkü Peter Pan’ın var olmayı sürdürebilmesi için,kendisinin yapmadığı şeyleri onun için yapacak bir Wendy’e gereksinimi var.
Sonuç: Anneler, dikkat!
Kaynak:Bilinmiyor.
Tuesday, December 16, 2008 12:39:59 AM
Çocukluğunuz bu hikayeyi dinleyerek geçti.Kimsesiz ve korunmasız Külkedisi’nin, prensin kalbini çalan Sindrella oluşunu...Bu bir masaldı.Beni şaşırtan ve düşündüren ise hanımların hâlâ buna inanarak yaşamlarını sürdürmeleri. Günümüzün genç kadını özgürlüğünü savunuyor.“Çocuk da yaparım, kariyer de” diyor.Ama benim gördüğüm; kendilerini Külkedisi sendromundan kurtaramıyorlar.
Her sosyal düzeyden ve her kültürden kadında aynı şeyi görüyorum:Bir prensin kendilerini günlük yaşamın kaygısından kurtarmasını beklemek. Birçoğu için Külkedisi olmak bir varoluş biçimi.Varolabilmek için bir erkeğin(prensin), kendilerini keşfetmesini ve o erkeği ne pahasına olursa olsun kaybetmemeyi hedefliyorlar. Bu hanımlar, hayat enerjisini,bir erkeğin hayatı içinde varolmak için kullanarak,kendi yokoluşlarını hazırlıyorlar.
GERÇEK HAYAT ÖYLE DEĞİL
Eğer hizmette kusur etmez, en korunmasız ve saf haliyle kendisinden her istenileni yerine getirirse, beklentilerine kavuşacaklarını hayal ediyorlar.Masallar bunu öğretiyor.Gerçek, masaldakine benzemiyor!Birçok kadın,senelerce çaba verdikleri ilişkilerin sonunda kendini mağdur hale gelmiş buluyor.Çözüm üretmek istiyorlar. Ama Külkedisi sendromu bir kez devreye girdi mi,ondan kurtulmak hiç de kolay olmuyor.
Bazı hanımlar,çözüm olarak kendilerinin ne kadar zavallı ve korunmasız; karşılarındaki erkeğin ise ne kadar yüce olduğunu vurgulayarak, yeniden sahip çıkılmayı bekliyor.Bu noktada Külkedisi olmak bazı durumlarda işe yarayabiliyor.
Külkedisi olmanın işe yaraması için karşısında özgüveniyle ilgili problemi olan ve bunu bastırarak yaşayan bir erkeğin olması lazım.Bu erkekler,kendilerine yüceliklerini anlatan kadınlarla huzur bulurlar.Onlara Sindrella hayatı vaat ederler.Vaatlerini yerine getirirler de...
Gözden kaçan tek nokta;zaman dolduğunda,at arabaları gene balkabağına dönecek ve kadın kendini Külkedisi olarak bulacaktır.Çağdaş Külkedisi’nin ilişkisi bitmemelidir. Çünkü ilişkisinin bitimi,Sindrella olabilme ihtimalinin de bitişidir.Hep incitildikleri erkeklerin “o prens” olduğuna inanmaya çalışırlar.Külkedisi,bu ilişkinin bitmemesi için ödediği bedelden habersizdir.Kaybettiği en önemli şeyin zaman olduğunu anlamaz.Kurtarılmayı bekleyen kadınlar, Sindrella’nın sadece bir masal olduğunu anladıklarında, en verimli yılları geride bırakmış oluyorlar.Geri döndürülemeyecek ve yerine koyulamaz halde...
PEKİ ERKEKLER MEMNUN MU?
Sanmayın ki Külkedisi sendromu sadece kadınların bedelleri ödediği bir ilişki şeklidir.İşin bir de erkeklerin görmediği ve görmek istemeyeceği cephesi var.Çoğu zaman erkekler hayatlarında bir Külkedisi olmasından memnundurlar, hatta bu durumu beslerler.Kadının bağımsızlığını pek istemezler.Kendilerine mecbur halde yaşayan Külkedileri, egolarına pansuman yapar.
Fakat dikkat!Çağdaş Külkedisi farklı bir risk taşıyor günümüzde.Uğrunda bağımsızlığından vazgeçtiği prensine kırıldıkça,bir taraftan onu beklerken,diğer taraftan gizli bir bedel kesmeye niyetleniyor.Aslında hiçkimsenin kendisine sahip olamayacağını temsil eden ve özgürlüğünü çağrıştıran bir bedel kesiyor.
Aldatıyor!Kimi zaman zihninde de olsa..
TEK BİR ÇÖZÜM YOK
Gözlemlediklerim ve her gün dinlediğim onlarca hikaye,kadınların özgür olmakla boyun eğmek arasında sıkıştığını ortaya koyuyor.Herkes için tek bir çözüm reçetesi veremiyorum. Her bireyin kendine has bir çözümü olacaktır.Önce kendinizle ve çatışmalarınızla yüzleşin. Bu size daha çok iç özgürlük ve güç kazandırır.Kendinize güvenin.Yeteneklerinizi küçük görmeyin ama sınırlarınızı gerçekçi bir şekilde belirleyin.
Son olarak...Hiçbir zaman geç değildir,eğer bir hanımsanız hemen bugün Külkedisi olmaktan vazgeçmeye başlayın,eğer bir erkekseniz ya onu Külkedisi olmaktan kurtarın veya ondan kurtulun.
Kaynak : www.vatanim.com.tr
[/SIZE][/ALIGN][/B][/FONT][/B]
Saturday, November 8, 2008 11:47:18 AM
Kadının sinsi düşmanı: Manevi taciz
Narsist sapıkların, özellikle kadınlar üzerinde uyguladıkları 'manevi taciz' endişe verici boyutlarda. Manevi taciz sadece eşler arasında değil, arkadaşlar arasında da yaygın olarak görülüyor. Bu tür şiddete maruz kalan kadın, karşı karşıya kaldığı durumu çoğu kez adlandırmakta güçlük çekiyor
Günümüzde başta kadınlar olmak üzere birçok insanı ilgilendiren sorunlardan birisi de hemen daima narsist sapıklar tarafından uygulanan psikolojik şiddet. Bu öyle bir şiddet ki uzun yıllardır Fransa'da manevi taciz kurbanları üzerine çalışan psikiyatrist Marie-France Hirigoyen'e göre "Bir insan, karşısındakini manevi taciz uygulayarak yıkmayı başarabilir. Bazı durumlarda, bu hırslı saldırganlık ruhsal bir cinayetle bile sonuçlanabilir."
Ama esas önemlisi bu tür şiddete maruz kalan birçok kadının karşı karşıya kaldığı durumu adlandırmakta güçlük çekmesi, toplumun bu şekildeki dolaylı şiddete duyarsız kalması ve Hirigoyen'e göre "Hoşgörü bahanesiyle insanların bağışlayıcı bir tavır takınması". Aslında manevi taciz çok yaygın bir sorun; yalnızca eşler arasında değil, arkadaşlar arasında da görülebiliyor ve bazı işyerlerinde kadınların veya erkeklerin en önemli sorunu olarak yaşanabiliyor. Ülkemizde eşlerinden ayrıldığı için öldürülen kadınların birçoğunun arkasında narsist sapıklık öyküsü olduğu biliniyor.
Bu tür insanlar aramızda yaşıyor ve herhangi bir tedavi görmedikleri gibi bazen kendilerini 'tutkulu aşk' yaşıyor gibi gösterip her şeyi bunun için yaptıklarına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Bunlar ya kıskanç kocalar ya da başkalarını kullanan çok zeki ve başarılı insanlar olabiliyor.
Maskelenmiş cinayet
Fransız psikiyatrist ve psikanalist Marie-France Hirigoyen, 'Manevi Taciz: Günümüzde Sapkın Şiddet' isimli kitabında Fransa'da 2 milyon kadının maruz kaldığı "manevi taciz"i bütün yönleriyle ama esas önemlisi kadınları yargılamadan, onları bütün duyarlılıkları ile yansıtarak anlatıyor. Kitabın bir bölümü işyerlerinde yaşanan manevi tacize ayrılmış. Temel özellikleri patolojik düzeyde narsizm, âşık olamamak veya aşkı küçümsemek, tembellik, karşısındaki insanları kendi uzantısı nesneler olarak görmek, megalomani, şükran duygusunun olmaması, yaptıkları kötülüklerden gerçek anlamda acı ve pişmanlık duymamak, sorumsuzluk, kan emicilik, paronoya, manipülasyon yapmak ve karşısındakileri kendi çıkarı için kullanmak, kadının öteki olmasına yani bütün kişiliğine karşı duyulan kıskançlık olan bu kişiler, genellikle yaşam sevinci dolu, saydamlığı seven, 'habislik derecesinde iyimser', hoşgörülü, belli ölçülerde saf ve iyi insanları (kadınları) başlangıçta en iyi halleri ile görünerek ağlarına düşürüyorlar ve kadınlar çok sonra durumun farkına vardıklarında ise iş işten geçmiş oluyor ve sonunda derin acılarıyla baş başa kalıyorlar.
Aslında narsist sapık kişi, sinsi bir baskı uygulayarak "kurbana kendine olan hâkimiyetini kaybettiriyor, onu sahipleniyor; kurbanı boyun eğme ve bağımlılık konumunda tutuyor, onda derin bir iz bırakma amacıyla, onu derin bir şekilde etkiliyor". Bu kişiler bir virus gibi kurbanın ruhsal aygıtını 'infiltre' ediyor ve onların 'genlerine yerleşerek' kurbanın kişiliğini bozmaya, yıkmaya ve kendilerine benzetmeye çalışıyorlar. O kadar ki bir süre sonra kurbanlar narsist sapıklarla derin bir empati yaparak kendilerini yalnızca onların isteklerini yapar halde buluyorlar. Bazı kurbanlar, narsistin düşüş yaşarken yaşam arkadaşlarının paçalarına tutunarak kendisiyle birlikte diğerini de aşağıya çektiğini ve bunun kurbanda yol açtığı boğulma duygusundan bahsediyorlar.
Narsist sapık kişiler kurbanı yok etmek yerine, onu yavaş yavaş uysallaştırma ve 'el altında bulundurma' stratejisi izliyorlar. Bu amaçla kurbanda ağır suçluluk duygusu uyandıracak davranışlarda bulunuyorlar; o kadar ki kurbanların çoğu "kendini hak etmeyen, cezalandırılabilir bir günah keçisi" pozisyonuna getirerek "ezeli ve ebedi kurban haline dönüşüyor". Patolojik narsizm konusunda bir kitabı bulunan Sam Vaknin'e göre "Tüm narsistler önce idealize edip daha sonra devalüe ederler. Bu kısa, acımasız devalüasyon tacizdir. Bu narsistik davranışın merkezinde yatar. Narsist kişi yalan söyler, hakaret eder, sömürür, alçaltır, manipüle eder, kontrol eder ve yok sayar. Tüm bunlar taciz şekilleridir".
Soğuk şiddet
Narsist sapıklar, doğrudan iletişimi reddederek, dilin biçimini bozarak, yalan söyleyerek, alaya alarak ve aşağılayarak, kurbanın çelişkilerini ve saydamlığını kullanarak, saygınlığının yitirilmesini sağlayarak güçlerini kabul ettiriyor ve kurbanlarını 'paralize' ediyorlar. Kurbanlar baskıya karşı çıktıklarında daha doğrusu "tepki göstermeye, bir insan olarak kendisine yer edinmeye ve biraz özgürlük kazanmayı istemeye" başlayınca narsistin nefreti ve şiddeti ile karşılaşıyor. Bu süreçte "yermelerden, düşmanca imalardan, küçümsemelerden ve hakaretlerden oluşan soğuk bir şiddet söz konusu ve yıkıcı etki, görünürde zararsız ama sürekli olarak tekrar edilen saldırılardan ve bunların sonunun olmadığının bilinmesinden" kaynaklanıyor. Sonunda kurbanlar köşeye sıkışıyor; benlikleri ağır ve müphem bir korkunun egemenliğine giriyor ve sanki yaşamları artık hiç değişmeyecekmiş gibi bir duyguyla başlarına gelenleri kader gibi yaşamaya başlıyorlar. Bazen bu şiddet, kurbanların intihar etmesi ile sonuçlanıyor ve bazı vakalarda narsist sapıklar kurbanı intihar etmesi için kışkırtıyorlar.
Kadınların narsist sapık birisiyle yaşarken düştükleri zor ve acılı durum, bazen 'mazoşizm' veya suç ortaklığı olarak görülebiliyor. Narsist sapık başkalarına hep iyi yüzü ile mağdur/kurban olarak görünmeyi başarabilmekte; kurbanlar kendi yakınlarına bile başlarına gelen bu sinsi kötülüğü anlatmakta zorluk çekmekte, birçoğu başlarına gelenleri, bütün belgeleri koruyarak, bazen şiddet sözlerini (küfürleri vs) teybe kaydederek belgeleme yoluna gitmektedirler. Uzmanlar, kadınların önce sapıklığı adlandırarak ve karşılaştıkları kötülüğe öfke duyarak işe başlamalarının önemi üzerinde duruyor ve kadınlara "kimseye bir açıklama borçlu değilim ama kendime bir hayat borçluyum" bilinci ile davranmalarını, mümkün olan en kısa sürede ve gerektiğinde profesyonel yardım alarak ve arkalarına bakmadan bu kötülük çamurundan çıkmalarını, sonra da acılardan kurtulmanın ve iyileşmenin yollarını bulmalarını öneriyor.
'Aşk Manipülatörleri'
Başka bir Fransız psikoterapist Isabelle Nazara-Aga tarafından bu kez daha popüler dille yazılan 'Aşk Manipülatörleri' isimli kitapta (Sistem Yayınları, 2006)
aşkı manipülasyon ve kadınları kullanmak için araç gibi görenleri bütün özellikleri ile sergiliyor. Yazar, hastası olmuş bir çok kurbanın anlatımlarını aktararak 'Yepyeni, güpgüzel' başlayan bir ilişkinin nasıl trajediye dönüştüğünü 'Bir kere bağlanınca sonuna kadar gidilir!', 'Birlikte yaşam ya da soyutlanmanın başlangıcı', 'Peki ya cinsellik', 'Toplum içinde gülücükler, yalnızken hakaretler', 'Hasta eden bir aşk?', 'Çıldırtan tartışmalar', 'Gitmek, evet ama..', 'Ayrılık: Ne cesaret!' ve 'Yeni bir başlangıç' bölümlerinde ayrıntıları ile anlatıyor.
Isabelle Nazara-Aga, "Narsist sapıkların varlığından önceden haberdar değilsek, pek azımız tehlikeyi zamanında sezebilir. Pek azımız suçluluk duygusu taşımadan çekip gidebilir" diyerek "Psikolojik ve duygusal vampirlik" olarak nitelediği bu sürecin zorluklarına bütün kadınların dikkatini çekiyor.
Bu iki kitap, birçok kadın ve erkek için yaşamsal bilgiler içeriyor ve bir kez daha başımıza gelenleri anlamak için bilginin ve deneyimlerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Dilerim başkalarının acıları başımıza gelenleri oluş halindeyken anlamamıza yarar ve böylece kadınların (belki erkeklerin de) acıları azalır.
Not: Bu konuda Türkçede başka kitaplar var mı bilmiyorum ama meraklıları http://samvak.tripod.com adresinde yeterli bilgi bulabilirler.
Prof. Dr. Şükrü Hatun: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi
Kaynak:Radikal
Saturday, September 20, 2008 11:38:34 PM
Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu.
Baba oğluna söz vermişti, bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.
Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna “eğer bu haritayı düzeltirsen, seni sinemaya götüreceğim” dedi ve sonra düşündü;
oh be kurtuldum. En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez. Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi ve “baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz” dedi.
Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.
Çocuk; bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı,
“İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ” [/COLOR][/COLOR][/B]
Sunday, September 14, 2008 12:16:01 AM
İlişkide kaçan kovalanır kuralı abartılıyorsa, duygusal tacize uğruyor olabilirsiniz !
Medical Park Fatih Hastanesi’nden Klinik Psikolog Sinem Demir; ‘duygusal taciz’in kurbanı olmamanız için duygusal tacizin nedenlerini ve çeşitlerini açıkladı:
Bir ilişkide belirsizlik hissinin aşırı düzeyde olması, karşınızdaki kişinin size karşı tutumunun aşırı-sert çıkışlar ile aşırı ilgi arasında gidip gelmesi, zeminde ‘duygusal taciz’ olduğunu düşündürebilir.
Belirsiz mesajlar vererek ‘bir kaçan bir yaklaşan’ birine karşı ‘hoşlanma’ benzeri duygular hissedilmesinin temelinde ise belirsizliğin yarattığı kaygı olabilir. Bir mesajın ardından tam tersi mesajın verilmesi, kaygı ve duygusal karmaşa yaratır. Kaygı, o kişiyi düşünme süresini uzatır; çünkü ne olup ne bittiğine anlam vermeye çalışırsınız. İlişkideki belirsizliğin yarattığı ‘kaygı ve öfke’ benzeri hislerin ‘heyecan’ duygusuyla yanlış bir şekilde karıştırılması, ‘hoşlanma’ duygusu olarak yorumlanabilir. Yakın ilişkilerdeki bu ‘belirsizlik yüklü’ haller, gerçekten kendi kaygı düzeyinizle mi ilgili, yoksa karşınızdaki kişi duygusal olarak gerçekten mi karşınızda… Bunu daha kolay anlamak için ‘duygusal taciz’i düşündürebilecek durumları iyi bilmeniz gerekir.
İşte ‘duygusal taciz’i düşündürebilecek durumlar:
Çift kişilikli olabilir
Sizin de ilgi duyduğunuz ve size ilgisi olduğunu gösteren bir kişi, bir süre sonra tam tersi tepkiler verebilir. Bu durumda normal olarak, onun ilgisinin köreldiğini düşünür ve geri çekilirsiniz. Duygusal taciz durumunda; karşınızdaki kişi, aşırı ilgi ile aşırı ilgisizlik arasında gidip gelir. Size ve ilişkiye dair verdiği mesajlar tutarsızdır; uzun süreli ilişki yaşamak/evlenmek istiyorum-istemiyorum, seni çok beğeniyorum-beğendiğim insan sana benzemiyor, evlilik olursa ancak seninle olur-evlensem bile bu seninle olmaz…
Hayal ürünü kişilere dikkat
Duygusal taciz durumunda, (hayali veya gerçek) ‘diğerleri’ sıklıkla gündeme gelir: Sürekli olarak (size benzemeyen) beğendiği fiziksel özelliklerden söz etmesi, daha önceki ilişkilerine dair duygu/anılarını sıklıkla gündeme getirmesi (özellikle olumlu olanları), sizin daha önceki ilişkilerinizden sürekli olarak ‘bir suçlama’ sebebi olarak söz etmesi…
Şaka yollu eleştiriler rahatsız eder
Kimi ilişkilerde şaka yollu eleştiriler bir ilgi ifadesi olabilir; bu da bir iletişim şeklidir. Duygusal tacizde ise eleştiri ve şakaların ‘aşağılama’ ile ilişkili olduğu fark edilir. İğneleyici ve aşağılayıcı laflar söylemek (yalnızken veya başkalarının yanında), sözel olarak veya bakışlarla azarlamak, tamamen görmezden gelmek, sürekli eleştirmek... Birlikte gittiğiniz arkadaş veya aile toplantıları sonrasında genellikle ‘dayak yemiş gibi’ ve yalnız hissedersiniz. Bu konudaki sıkıntınızı ifade etmeniz de durumun tekrarlanmasına engel olmaz.
Keyifli olmanız canını sıkar
Duygusal tacizin yaşandığı ilişkilerde; ilişkideki ‘keyif ve haz’ benzeri (kısa vadeli) olumlu hisler, tamamen karşıdaki kişinin duygu-durumuna göre belirlenir. O keyifliyse; hemen hiç yapmadığı kadar güzel laflar sarf edebilir, ayaklarınızı yerden kesecek jestler yapabilir. Sizin keyifli veya keyifsiz olmanız ise; onun duygu-durumunda ‘sıkıntı yaratıp yaratmama’ anlamında önemli olur. Siz keyifsizseniz, onun da canını sıkmış olursunuz. Keyifli olmanız, eğer o da keyifli ise anlamlıdır.
Tüm olumsuzlukların suçlusu sizsiniz
Sizin ilişkideki konumunuz ‘hiç memnun olamayan’ iken, karşınızdaki ‘sürekli sizin tarafınızdan bunaltılan’ taraf olur. Ona ‘gerçekte ve duygusal olarak’ sadece o ‘izin verdiğinde’ ulaşmak, ‘yalnız hissetmek’ gibi hislerinizin tek sorumluluğu, sizin ‘evhamlı’ olmanıza, ‘yanlış yorumlamanıza’ bağlanır. İlişkideki sorunlarla ilgili kaygılarınızda hep kendinizi suçlar ve olumsuz hislerinizi sürekli kendi kendinize dindirirsiniz.
Körü körüne bağlanılan otorite
Duygusal taciz, kolaylıkla fark edilmez! ‘Heyecan’ yüklü olumsuz duyguların arasında, ‘kısa süren ve yoğun’ olumlu duyguların yaşanması; bir tür ‘koşullanma’ yaratır ve ilişki ‘körü körüne bağlılık’ boyutunda devam eder. Size düşen rol, ‘ondan ilgi bekleyen, onu memnun etmesi gereken uslu bir çocuk’ olmaya başlar. Karşınızdaki ise ne zaman azarlayacağı, eleştireceği, ulaşılabileceği belli olmayan bir ‘otorite’ oluverir.
Fark etmek ve sonrası
İlişkinin temelinde duygusal taciz olduğunu fark etmek, genellikle ‘şok edici’ bir olayla gerçekleşir. Nispeten ciddi bir hastalık durumunda en ufak düzeyde alaka göstermemek bile ‘şok edici’ bir fark edişe sebep olabilir. Bir duygusal tacize maruz kalma durumu, ‘kurban, mağdur’ olmanın ötesinde değerlendirilmelidir: Bu tür bir ilişki örüntüsü daha önceki yakın ilişkilerde (ve aile ilişkilerinde) tekrarlandı mı, hangi koşullarda böyle bir ilişki yaşandı... Duygusal tacizin fark edilmesi, geçmişte yaşananların yeniden yorumlanması, duygusal yaraların en az hasarla iyileştirilmesi ve yeni ‘duygusal ilişkilere’ olumsuz önyargılı bir şekilde yaklaşılmaması için, kişisel kaynakların yetersiz kaldığı noktada bireysel psikoterapiden destek alınabilir.
Kaynak: Superonline