prometheus'un seyir defteri

hava, su, toprak karşılarındaydı. oysa ateşi keşfetmek zorunda kalacaklardı.

Subscribe to RSS feed

Ey Sevgili

Sevgili!

Aşkın şiirini yazmak isterdim sana; sana aşkı şiir ile yazmak isterdim Aşkı seninle tanımlamak ister, aşkı sende tanımak isterdim Ay ikiye bölündüğünde yanında olmak, Uhud’da dişini avcuma almak isterdim

Sevgili!

Şimdi senden uzakta, aşk şudur diyebilsem eğer, son defa kendimi ve ilk defa okuyucumu kandırmış olacağım Bildim dediğim bir aldanıştır çünki o, duydum dediğim bir yanlıştır Şimdi ayın, şın ve kaf’ları çıkardılar elif belerden de sensizliğin mektebinde bir sabra mıhladılar bizi elif’lerle he’lerden Sensizlikte hasretin hüzzamlarını öğrendik kucak kucak, ve aşkın nihavent saltanatını arar olduk köşe bucak Bildiğimizi sandıkça yandık da yolunda, yolunda yandığımızı sandıkça bildik sonunda Aşkın gerçeği değildi bildiğimiz, ama aşkın ateşiydi yandığımız Artık şüphedeyiz, canları yâre ulaştıran bir sel miydi aşk, şekeri güzele sunup ağuyu kalbe bulaştıran bir el miydi! Sana varacak yolların çilesi miydi; tutkular ötesi tutkunun zirvesi, hasretle yanışların sesi miydi!

Galiba varlığın çekim alanına giren en ulvi acıydı aşk; ve maddeyi mânâya veren en cömert sancıydı Ruhların çeşitli varlıklar arasında bölüştürülen süsüydü belki; belki ötelere yazgılı yitirişlerin türküsüydü Kalp kalbe konan kelebek kanatlarında renk; kudümlerde düşünüp neylerde ağlayan âhenkti aşk Şarkın bütün şiir macerasıydı, belki Yesribli sevgililer için tutulan bir Anadolu yasıydı Yağmur yağmur belaya başını tutmaklar ve ateş ateş denizlere kendini atmaklardı Mansûr’u dâra takan da, Halil’i oda yakan da oydu, ve oydu Eyyub’u derde bırakan da Tuz kadar mübarek, ekmekçe aziz idi; toprakleyin bereket, su gibi temiz idi

Aşk iğnesiyle dikilince bir dikiş, kıyamete kadar sökülmez imiş Aşk ile insan elbet güneşe benzer; ve aşksız gönül misâl–i taşa benzer Hayatı aşka bölünce hayat çoğalır; bütün hayatları toplasan geriye aşk kalır Gelip kemiğe dayanınca dünya, hayata atılan kemend olur; göz kapaklarından vurulunca kasırgalar, annelerce deprem, babalarca bend olur Aşksız bahar dallarını kuru bir ayaz boğar, aşksız rahmini yargılayan bebekler nâgehan doğar Mahrem düşüncelerle perdelenen odalarda ya ezel ya ebet olur; aşk kayıp giderse dünyadan ebet kıyamet olur; sevgisizlik gelir, dünya cehennem olur

Aşk gelince burukluğun şiirinde hüzün dokur heceler; ve azarlanmış kalpleri ısırır tam yarısında geceler Saban onunla sürerse toprağı koşarak, ancak o vakit yeşerir taze bir başak Atların nallarından yıldırımlar masallara dökülür, ve yollanamayan mektuplarda nice kalpler sökülür Kayan yıldızlar gibi büzülür elem dehlizlerine diller, ve melal süzülür gibi melek kanatlarında döker yapraklarını güller Kaderin dehşetini yakan şamdanlar özge pervanelere tesellikâr düşer, şefkatli bir ekmek kırıntısıdır kurutulmuş buselere yâr düşer

Sevgili!

Kapına geldik; aşkı öğret bize; ve aşkını ver yüreklerimize

Bir nihânîce gamzene gamzede âşıkların adına Hani uykuya dalınca kenti, ve yalnız başına kalınca kendi Hani yalnız gecelerde konuşmadan kalınca dilleri, ve hâl üzre gönüller anlar olunca bütün dilleri Vicdan sesinden bîzâr kürek mahkumlarınca, hani âşıkların hasreti özlemle karınca Hani gurbetin ucunda gönlüme gömen de seni, hani seni gurbet gurbet gönlüme gömende Güneş ve ay nurunu aşkından alırken; güneşin ışığı aya vurur gibi âşıkı aydınlatırken Gel ey Sevgili bir huzmecik bahş eyle âsî ve aciz üftadene, ve umut ver peykin olmaya teşne kem zerrene Aşkları unutan bendene aşkını unutturma!

Her şey sen olsun şu dünyada ve olmasın sen olmayan dünya da



İskender Pala

Türk olmak

Aslında çok şeydir Türk olmak. Türk olmak, Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi. Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak Kıbrıs'ta, Hocalı'da, Anadolu'da ve Balkanlar'da soykırıma uğrayıp, yapmadığın soykırımla suçlanmaktır. Türk olmak faşist olmaktır, vatanına, yurduna, tarihine sahip çıktığınca. Türk olmak demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, yurduna, tarihine sahip çıkmadığınca.

Türk olmak lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, ataların bir sürü asır önce Viyana'yı kuşattığı için ve hoş görülmemektir, sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak Selanik'te Pontus Anıtı'nın, Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir.

Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icad edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta, kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak; Troya'dan bu yana, Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.

Doğu Roma'yı da Batı Roma'yı da yıkıp, yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır Türk olmak. Türk olmak, Mostar'da köprüdür, Kerkük'te kaledir, İstanbul'da Kızkulesi'dir, Anadolu'da buğdaydır, Çukurova'da pamuktur, Ege'de tütün, Karadeniz'de fındık, Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak Çanakkale'de ölmektir. Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanene taşımaktır.

Düşmanın ardından rahmet okumak, kanlından helallik almaktır. Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak, harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. Türk olmak, annenin ardından “bir oğlum daha olsun, onu da göndereceğim” demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sağ olsun” demesidir.

Türk olmak “Türk çayında radyasyon olmaz” yalanları ile, “gusül abdesti alana AİDS bulaşmaz” dolanları ile yaşamaktır. Her hükümetin enkaz devraldığı, ama asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak, ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır Türk olmak. Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendin yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak, milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a âşık olmaktır. Türk olmak, aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, öldürmektir. Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir.

En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak. Milletine sövmektir, ama başkasına sövdürmemektir, Türk olmak. Türk olmak Yunus'u bilmektir, Âşık Veysel'i sevmektir. Mevlana'yı, Hacı Bektaş-ı Veli'yi ve Hoca Yesevî –tek bir satırını okumasa da- yüreğinde taşımaktır.

Türk olmak, saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü'nde...

Hayatın sana verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kısmet” demektir. Her işin “hayırlısına” inanmaktır ve “feleğe” küfretmektir ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.

Türk olmak, Asya'da batılı, Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.

Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir. Türk olmak, mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak, buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.

Türk olmak Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir. Türk olmak, medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir.

dost

mevlana mesnevi'sinde bir hikâye anlatır:
bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. içeriden gelen ses:
-kapıyı çalan da kim, diye sorar.
adam:
-ben'im, diye cevap verince, dostu:
-git, şimdi zamanı değil, sonra gel der.
-adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. reddedilme korkusuyla kapıyı çalar.
içeriden gelen ses:
-kim o, diye sorar. adam:
-sen'im, diye cevap verir.
dost, adamı içeri davet eder:
-mademki ben'sin, içeri gir. ev dar iki kişi sığmıyor, der.
kaçımızın sen' im diyebileceği, ruhunu birleştirebileceği bir dostu var? kaçımız ben'ini sen yapmayı başarabildi? işimiz hep ben'lerle. çok sevdiğimizi söylediğimiz halde sen'im diyemiyoruz sevdiğimize. ya sevgimizde bir problem var ya da ben'imizde. eğer sevdiğimizle sen olabilseydik, arada mesafeler olsa bile sen'imiz hep yakın olurdu. bu yüzden"gözden ırak olan gönülden de ırak olur"sözü, sen olamayan ben'ler için doğru olsa gerek. sen olmayı başarabilseydik maddi mesafelerin bir önemi olmaz, gözümüzden ıraklık, gönlümüzdeki ıraklığa engel olurdu.
biz ben'likleri ne zaman aşarsak sen'likler o kadar yanı başımızda olacak. "gerçek aşk" da bu olsa gerek. sen-ben değil, sevdiğimizle bir olmak.
ben'ini leylası ile sen yapan mecnun'a "adın ne?" diye sorduklarında, "leyla" diye cevap vermişti. mecnun'un karşısına bir gün leyla çıktığında, önce onu tanıyamamış, leyla olduğunu anladığında ise ona şunları söylemişti; "bir bütün idim ben leylâ ile. sense leylâ"yım diyorsun. sen leylâ isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya. varlığı olmayan bir zerreye aynadan ne fayda? canım gideli hayli zamandır, cismindeki bir başka candır; bir özge candır. sensin beni benden ayıran, uzaklaştıran. ben yokum, senin tecellin var. vuslatının ağır yükünü kaldıramam ki. önceleri sen vardın, şimdi ben yok oldum. manevi dünyamda dostum daima sensin. leyla öldüğünde ise mecnun'a "leyla ölmedi mi?" diye sorduklarında "hayır, ben leyla'yım" diye cevap vermişti.
hallac-ı mansur, allah'tan başka her şeyin batıl ve yalnız allah'ın hak olduğuna kesin kanaat getirince, "sen kimsin?" sorusuna muhatap olduğunda "ene'l-hakk" (ben hakk'ım) diye cevap vermiş ve bu cevap onun idamına sebep olmuştu. ben'ini sen yapmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, kelime mânâsı; "ben hakk'ım" demek olan "enel-hak" sözünün hakîki mânâsının: "ben yokum, hakk var" demek olduğunu anlayamamışlar ve bu hakk aşığını idam etmişlerdi.
bir rivayete göre hallac-ı mansur'u darağacına astıkları vakit iblis yanına gelmiş ve "bir sen ene (ben) dedin, bir de ben (sen ene'l-hakk dedin, ben "ene hayrun minhu" [ben ondan hayırlıyım] dedim). nasıl oluyor da allah, bu yüzden senin üzerine rahmet, benim üzerime lânet yağdırıyor?" diye sormuş. hallâc-ı mansûr şu cevâbı vermiş: "sen "ene" dedin, kendini ortaya koydun, ben "ene" dedim, kendimi ortadan kovdum. benliği ortaya getirmenin kötü, benliği ortadan kaldırmanın ise iyi olduğunu bilesin, diye bana rahmet, sana lânet etti."
ene'l-hakk'ı bir başka şekilde ifade eden yunus emre de "beni bende deme ben bende değilem! bir ben vardır bende benden içeru"demiştir.
hakk'ı dost edinip ben'ini unutanlar bu birkaç örnekle sınırlı değil. şimdi soralım ben'imize, sen'im diyebileceğimiz bir dostu bulmayı başardık mı? birinin sen'im diyebileceği kadar dost olabildik mi?
kalplerimiz çok genişti. içini hep ben'lerle doldurduk. sanki ben'ler kalplerimizi daha da genişletti. kalplerimiz genişledi genişlemesine ama içinde o kadar çok ben vardı ki sen'lere yer kalmadı. kalplerimizi ben'lerden sen'lere açmayı başaramadık. bunu başarmanın belki de tek yolu vardı" ben'i öldürmek. ben'i öldürmek kolay kolay olacak bir şey değildi. ben'e sen dedirtebilmek için ben'in iyi bir terbiyeye ihtiyacı vardı. ben terbiye olmazsa sen'i bulmak mümkün olmazdı. bu terbiye de sevgi ve aşk ile olurdu.
ben'imizi terbiye etmek için uğraştık mı? böyle bir amacımız oldu mu?..

muhyiddin ihyâ efendi, "rabbim, sen beni bana verdin,/ ben de kendimi sana veriyorum" diyor. bizi, bize veren o'na ben'imizi verebildik mi? "kendimi arıyorum, gören var mı?"diyecek kadar ben'ini o'na veren ve o'nunla sen olabilen erzurumlu ibrahim hakkı, o'ndan gelen her şeye razı olduğunu şu dizeleriyle bildiriyor:
hoştur bana senden gelen,
ya gonca gül, yahut diken
ya hayattır yahut kefen,
nârın da hoş, nurun da hoş,
kahrın da hoş, lütfun da hoş.
gelse celalinden cefa
yahut cemalinden vefa
ikisi de cana safa
nârın da hoş, nurun da hoş,
kahrın da hoş lütfun da hoş...
ne mutlu sen'ini bulabilene.

yeni yılınız kutlu olsun

gündemi yakından takip eden biriyim ve bu yüzden bugün yılbaşı olduğunun farkına vardım. yaşım 26 ama sanki 30 yaşındaymışım gibi hissediyorum kendimi. bu yüzden büyüklerime ayak uydurmakta zorlanmam.
baktım bana hiç yılbaşı tebrik mesajı gelmiyor. dedim "vay, hiç mi tanıyan yok beni, hiç mi yılbaşın kutlu olsun diyecek bir kankim yok" kendi kendime. sonra ben de yılbaşı tebrik mesajı göndermemeye karar verdim. lakin az önce karanlık bir tünelin sonunda gözüken o küçük ışığı gördüm. bir tebrik mesajı gelmişti. yılbaşı tebrik mesajı. okudum okudum okudum.. bana özel olmadığını anladım. ama olsun birisi zahmet etmiş, üşenmemiş (toplu mesaj yolla butonu yok dimi?) bana da yazmış... ya da kopyalamış. olsun farketmez. sevindim...

benim için de, huzur, sağlık, mutluluk, para dilemiş. ben en çok para dilemesine sevindim. hoşuma gitti. amin dedim içimden. ardından iade-i tebrik için bişeyler hazırladım;

yeni yılınız kutlu olsun...

bu kadar düşünebildim. ne yapayım gelmedi aklıma bişey. şimdi aynı tebrik mesajını döşesem çalıntı gibi olacak, hazıra konmuş gibi olacak. ben de içimden gelen en yalın ve en samimi duygularımı yazıya döktüm işte.

hepinizin yeni yılı kutlu olsun...

İK uzmanından inciler

İşveren : Okulunuz gayet iyi, fakat ortalamanız niye 2.5 ?
Aday : Ben hayatımı derslere adamadım. Sosyal aktivitelerde de
bulundum. Spor yaptım, tartışma gruplarına katıldım, tiyatro ile uğraştım.
İşveren : Sürttüm diyorsun yani.
Aday : Evet sürttüm.


İşveren: Peki şirketimize neler katabilirsiniz?..
Aday : Neşe Katarım!


İşveren : Bana biraz kendinizden bahseder misiniz?
Aday : Muhafazakarım
İşveren : Nasıl yani? Bir erkekle akşam yemeğine çıkarım ama elini tutmam gibi mi?
Aday : Hayır. Bir erkekle her şeyi yapabilirim, ama her erkekle
olmaz.
İşveren : Anlıyorum


İşveren : Sayın X, cv'nizden anladığım kadarıyla bir kaç senede bir iş
değiştiriyorsunuz. Sebebi nedir acaba?
Aday : Parası çok geldi, ayrıca rahat bana batar. Bir de sizin gibi
mükemmel bir müdür arayışı içindeyim yıllardır.
İşveren : Bu durumda sizinle iyi anlaşacağımızı sanıyorum.
Aday : Ne iş olsa yaparım efendim.
İşveren : Fark ettim.


Banka Personel Genel Müdür Yardımcısı mülakata girer:
Gmy : Çocuk yapmayı düşünüyor musunuz? Malum bayansınız!
Aday : Hayır düşünmüyorum.
Gmy : Malum bayansınız istersiniz bir ara?
Aday : Eşimle şimdilik düşünmüyoruz beyefendi.
Gmy : Olur mu?? Hayatın neşe kaynağı onlar... Bakın bende 3 tane var. Siz de ileride istersiniz. Malum bayansınız?
Aday : Beyefendi oldu olacak sevişelim, üreyelim, bitsin bu mülakat
isterseniz.


İşveren: Sana ne kadar güvenebiliriz?
Aday : Ne kadar para vereceksiniz?


İşveren : Bu şirkete ne katacaksın?
Aday : Birbirine katacam.


İşveren : Şu aralar en çok hangi şarkıları dinliyorsunuz?
Aday : Niye söyletecek misiniz?


Patron : Kız arkadaşın var mı?
Aday : Yakın zamanda ayrıldım, ama olmasını istiyorsanız bir tane
bulurum.


İşveren : Çalışma arkadaşlarınızda aradığınız özellikler nelerdir?
Aday : Adam olsunlar önce.


İşveren : En sevmediğiniz özelliğiniz? ya da arkadaşlarınız sizi nasıl
tanımlar?
Aday : Şerreffffsizimdir!!!


İşveren : Kendinizde en sevmediğiniz özelliğiniz nedir?
Aday : İş görüşmelerinde amaçsız formalite sorularını sormakta ısrar
eden kişilere karşı ters hareketlerde bulunmam.
İşveren : Anlıyorum...
Aday : Pek sanmıyorum. Göstermem gerekiyor.


İşveren : Vardiyalı çalışabilir misiniz?
Aday : Evet, ama sadece gündüz vardiyasında çalışmak istiyorum.


İşveren : En güçlü yanınız?
Aday : Kodum mu oturturum.
İşveren : Pardon anlayamadım?
Aday : Yani şey... Tuttuğumu koparırım...

10 kasım




En büyük iftiharım Türk olarak yaratılmamdır.

Aşkname - İskender Pala


aşkname

bütün iyi dilekler ve selamlardan sonra...

dilenciden sultana, köleden efendiye

hânım hey!..

sen ki mahabbet gülistanıma revnak bağışlayanım, ejendimsin,

sen ki arzum, emelim, hicranım ve elemimsin,

ayrılığından dolayı yardım dilenmeye takatim yok senden, kapında kendini kaybedenlere gıptayla geçen ömrümde bir takate de ihtiyacım kalmadı artık. sevgili eşiğinde ölene değil sağ kalana şaşmak gerekir, der bir bilge ama ben senden uzakta, aşkınla hasta, ama aşk sayesinde sıhhatteyim. araya bunca yılın hasreti girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, ama her sabah seni görüyor ve yüzünden aldığı güzellik ile insan içine çıkıyor diye güneşe, eşiğini döne dolaşa senden nur çalıyor diye her akşam mehtaba bakıyorum, bilesin. "bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı?" diyorum ona, hasbıhal ediyorum; "ne haldedir sevgilim, hoş mudur, sofaca mıdır istanbullar sultanı bugün?" diye tekrar soruyorum. "hiç benim bulunduğum yerden daha kederli bir âleme doğdun mu sen; hiç aşkta altüst olmuş bencileyin bir firkatzede üzerine parladın mı?" diye sitem ediyorum bazen... velhasıl günlerce ve gecelerce güneşlere ve aylara durmadan ve dinlenmeden seni soruyorum, hâlâ bir haberini alamayışımı şikâyetle söylüyor, anlatıyorum. senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. sonra tevbeler ediyorum. seni unutma ihtimalini düşündüğüm için.

İskender Pala’nın Aşkname’sinden Bir Hikaye

Uzun boylu, ay yüzlü bir kız vardı kasabanın birinde. Onun sevgisiyle herkes yolunu yitirmişti. İşi gücü dilberlikti, bez yıkarken saçlarını çözer, eteğini beline toplar âşıklarının gönüllerine ateş çalardı.

Kemale ermiş, yaşını başını almış bir adam da Âşık oldu ona ve tez vakitte kemalini yitirdi, tecrübeli aklı deliliğe yaklaştı, yüzünün aşkıyla beli iki kat olup gönlü bela zinciriyle bir girdapta kaldı. Sonunda dayanamadı, kendini ona vakfetti, her işi onun için, her şeyi onun adına yapmaya başladı. Ücretle iş yapsa kazancını ona sunar, eline altın geçse gider o gümüş bedenliye verirdi. Bir gün genç kız kendisine dedi ki:

-Yanışın her an biraz daha artmada, ama aşkta masraf ziyade gerek, sendeki sermaye yalnızca aşk olursa mutfak boş kalır, daha fazlaya gücün yetmezse geç bu sevdadan, davul dengi dengine demişler…

-Sevgili, dedi âşık, bedeninde bir avuç ilikten, bir parça deriden başka bir şey kalmadı yolunda harcayacak. Bari beni sat da elde ettiğinle bir müddet daha hoş ol.

Genç kız âşığını derhal Mısır’a götürdü, orada bir kürsü kurmuşlar, âdet etmişler, satıcı kürsüye oturur, kölesi ayakta durup müşteri beklerdi. Bir müddet beklediler. Adam hiç üzüntü göstermiyor, hiç boynunu bükmüyor, hatta müşteri çıktığı vakit baş gösterecek ayrılığı da aklına getirmiyordu. Bir adam gelip genç kıza sordu:

- Şu ayakta bekleyen ihtiyar senin kulun mu?

- Evet , benim kulumdur!..

O sırada ihtiyar düşüp bayıldı. Adam pazarlık ile onu satın aldı ve kendine geldiğinde şehrin dışında bir mezarlığa götürdü. Meğer o adamın babası ölmüş, o da babasının ruhu için bir köle azat etmeyi ahdetmiş, ihtiyarı satın alması bundanmış. Mezarın başında zavallı ihtiyarı azat edip cebini de altınla doldurduktan sonra gönlünü şad etmek için dedi ki:

-Diliyorsan ey ihtiyar, Mısır’da kal, malın eksilmez, seni gözetirim.

-Dilersen de var git, çünkü artık hürsün, kendi kendinin sultanısın.

İhtiyar teşekkür ederek genç kızın ardınca koşup yetişti ve altınları avucuna sayıp gönlünü alana yine gönlünü teslim etti. Dünyayı onun yüzünde apaydın görüyordu ve dedi ki,

-A sevgili! Şu gönül, senin için satılmaktan aldığı lezzeti bugüne dek hiçbir şeyden almadı. Hele’ benim kulumdur!’ dediğin andaki saadetim,sanmam ki başka bir kimsede olsun!.. Haydi yine beni pazara götürüp mezada ko!.

NEY - İskender pala

Ney

Derler ki ney, ilkin Davut peygamberin mezâmir’inden ilham alarak fısıldamaya başlamıştır ilâhî hakîkati.
Derler ki efendiler efendisi, aşk-ı hakîkînin sırrını Hz. Ali’ye emânet ettiği vakit, o, bu sırrın yükü altında ezilmiş ve gidip Medine dışında bir kör kuyuya söylemiş içindeki mânevî emâneti. Allâh’ın arslanı Ali’nin dayanamadığına bir kör kuyu nasıl dayansın; coşup köpürmüş çok geçmeden ve taşıp akmış, aşk sırrını söyleye söyleye kuyucuk. Coşkun bir nehir, taşkın bir çağlayan olduğu vakit, kıyılarında sazlıklar oluşmuş ve bir gün, bir çoban kamışlardan birini kesip muhtelif yerlerinden delerek üflemeye başlamış. Bu ses, özge bir ses imiş meğer daha önce kimsenin duymadığı bir ses, daha önce kimsenin söylemediği sırları söylemekteymiş yana yakıla; kavura kuruta. Sesi duyan gönüllere geçmiş coşup taşma sırası ve bu defa da İslam coğrafyasında yankılanmış ebedî aşkın ilâhî sırrı.
Şarkın ulvî heyecanlarının ve ölümsüz aşk mâcerâlarının ifâdesinde ney en lirik, en hazin ses kabul edilir bu yüzden ve ney ile üstün insan arasında bir benzerlik kurulur dâimâ.
Derler ki neyin bağrı delik deşik ve iç yanıktır; aşk ateşiyle içi yanan, dışı pâre pâre olan insan da öyle..
Derler ki ney aşk için toprağı ve suyu bırakmıştır; tıpkı ilâhî aşk yolunda mâsivâyı (dünyaya ait her şeyi) terkeden insan gibi..
derler ki ney hasret ve derin ayrılık nağmelerini söyler dâimâ; neyistandan ayrıldığı için... İnsan da can bezminden kopuşunun yanık hüzünlerini yaşaya yaşaya yükselir yüce mertebelere.
Kâlû-belâ’dan bu yana uzayan bir derin hikâyedir bu... Bir vuslat özleminin naz haline getirilmiş şikâyeti...
ney ki, Mevlana Celâleddin çağında, daha evvel hiç olmadığı ölçüde ulvîleşmiş ve aşk sırrını alevden sesler haline getirip sihirli bir nağmeye dönüştürmüştür.nitekim mesnevî’ye onun açtığı kapıdan girilmesi delildir buna:

Bişnev ez ney çün hikâyet mî-koned
Ez-cüdâyîhâ şikâyet mî-koned

Nahifî diliyle söyleyelim:

Dinle neyden bak hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Mevlâna ve ney... ne büyük tenâsüp!?..
Bu tenâsüp, Türk halkının gönlüne akseden şu dizelerde yaşayacak her dâim:

Neye halketti deme hazret-i mevlâ nâyı
Halka bildirmek için hazret-i mevlânâ’yı

puslu kıtalar atlası

"vaktiyle köyün birinde cahilliğiyle dillere destan bir adam yaşıyordu. günlerden bir gün bu adamın kafasına bir soru takıldı ve yemeden içmeden kesildi. çünkü gözlerini açtığında dünyayı, kapadığında ise karanlığı görüyor ve bu durum da kafasını adamakıllı karıştırıyordu. günler geceler boyu cahil kafasıyla düşündü taşındı ve sonunda karanlığın da görülebilen bir şey olduğuna karar verdi. hele hele, ölülerin, karanlık, sessizlik ve hiçliği algıladıklarını söyleyen kadim bir bilgenin kitabına rastlayınca fikrinin doğruluğuna artık kesinlikle kanaat getirdi. buna göre, ölüler nasıl ki ışığı göremezlerse, yaşayanlar da karanlığı ölüler kadar iyi göremezlerdi. ne var ki uyku, ölümün kardeşi olduğu için uyuyan birisi karanlığı, sözgelimi gözlerini kapatmakla yetinen birinden belki daha mükemmel görebilirdi. cahil adam da böylece, dünyayı göremediği zaman görmekte olduğu şeyi araştırdı ve gözlerini yumduğu zaman gördüğü karanlığın içinde sayısız düş olduğunu bu sayede buldu." (sf: 199)

puslu kıtalar atlası'na göre böyle bir şey ve bu masalın devamında bilge adam, cahil adama dünyanın bir hiçlikten yaratıldığını ve karanlığın da bu hiçlikten arta kalan boş bir levha olduğunu söyler. bu boş levha iki parçaya bölünmüştür;

birinci parçası, bizim düşler yarattığımız parçadır.

ikinci parçası ise, sabahın oğlu'na verilen parçadır. sabahın oğlu, bu parçadan düşler yaratmak yerine, bir para yapmış ve üzerine kendi suretini darbetmiştir.

böylece yaratılmamış boşluğun ta kendisi olan bu paranın dünyada ne var ne yok hepsini satın almasını beklemeye başlamıştır. insanlar da bunu garipsememiş, kendi suretlerini darbettikleri paralarla farkında olmadan sabahın oğlu'nun suretini çoğaltmışlardır..

unutmadan, bir de söz vardı; "sanatçılar gerçekleri anlatmak için yalanları kullanır."

zaten masal da gerçeğin tasviri zannedilen bir çeşit yalandır.

Kanuni Sultan Süleyman ve Kadı arasında geçen diyalog

Ayasofya tamir edilirken bir ermeni usta, camii tutan kolonlardan bazılarını izinsiz kestirir , bunu öğrenen Kanuni'nin emriyle, Ermeni usta cezalandırılır. Ermeni şikayetçi olur Kadı, ikisini de huzuruna çağırır. Kanuni ve usta, kadının karşısında ayakta beklemektedirler. Kadı ustayı haklı bulur ve ceza olarak da "Kısas!" kararı verir. Yani Kanuni de aynı şekilde cezalandırılacaktır. Ermeni usta, adalete hayret eder ve:

-Madem dininiz bu kadar adil, hem davamdan vazgeçiyorum hem de Müslüman oluyorum

Davadan sonra Kanuni, kadıya:

-Eğer ben padişahım diye benim lehimde bir karar verseydin, seni bu kılıcımla öldürürdüm

Kadı, oturduğu minderin altından bir hançer çıkarır ve :

-Sultanım siz de eğer 'ben padişahım' diye kararıma itiraz etseydiniz ben de bu hançeri sizin kalbinize saplardım...