Skip navigation.

prometheus'un seyir defteri

hava, su, toprak karşılarındaydı. oysa ateşi keşfetmek zorunda kalacaklardı.

10 kasım




En büyük iftiharım Türk olarak yaratılmamdır.

Aşkname - İskender Pala


aşkname

bütün iyi dilekler ve selamlardan sonra...

dilenciden sultana, köleden efendiye

hânım hey!..

sen ki mahabbet gülistanıma revnak bağışlayanım, ejendimsin,

sen ki arzum, emelim, hicranım ve elemimsin,

ayrılığından dolayı yardım dilenmeye takatim yok senden, kapında kendini kaybedenlere gıptayla geçen ömrümde bir takate de ihtiyacım kalmadı artık. sevgili eşiğinde ölene değil sağ kalana şaşmak gerekir, der bir bilge ama ben senden uzakta, aşkınla hasta, ama aşk sayesinde sıhhatteyim. araya bunca yılın hasreti girmişken bir gün seni görmeye dayanabilir miyim bilmem, ama her sabah seni görüyor ve yüzünden aldığı güzellik ile insan içine çıkıyor diye güneşe, eşiğini döne dolaşa senden nur çalıyor diye her akşam mehtaba bakıyorum, bilesin. "bugün nasılsın ey kâinatın başı dönmüş yıldızı?" diyorum ona, hasbıhal ediyorum; "ne haldedir sevgilim, hoş mudur, sofaca mıdır istanbullar sultanı bugün?" diye tekrar soruyorum. "hiç benim bulunduğum yerden daha kederli bir âleme doğdun mu sen; hiç aşkta altüst olmuş bencileyin bir firkatzede üzerine parladın mı?" diye sitem ediyorum bazen... velhasıl günlerce ve gecelerce güneşlere ve aylara durmadan ve dinlenmeden seni soruyorum, hâlâ bir haberini alamayışımı şikâyetle söylüyor, anlatıyorum. senin beni unutma ihtimalini hatırlayıp çıldırıyorum bazı günler ve bazı geceler yüzünü eskisi gibi hayal edemeyeceğimden korkup kahroluyorum. sonra tevbeler ediyorum. seni unutma ihtimalini düşündüğüm için.

İskender Pala’nın Aşkname’sinden Bir Hikaye

Uzun boylu, ay yüzlü bir kız vardı kasabanın birinde. Onun sevgisiyle herkes yolunu yitirmişti. İşi gücü dilberlikti, bez yıkarken saçlarını çözer, eteğini beline toplar âşıklarının gönüllerine ateş çalardı.

Kemale ermiş, yaşını başını almış bir adam da Âşık oldu ona ve tez vakitte kemalini yitirdi, tecrübeli aklı deliliğe yaklaştı, yüzünün aşkıyla beli iki kat olup gönlü bela zinciriyle bir girdapta kaldı. Sonunda dayanamadı, kendini ona vakfetti, her işi onun için, her şeyi onun adına yapmaya başladı. Ücretle iş yapsa kazancını ona sunar, eline altın geçse gider o gümüş bedenliye verirdi. Bir gün genç kız kendisine dedi ki:

-Yanışın her an biraz daha artmada, ama aşkta masraf ziyade gerek, sendeki sermaye yalnızca aşk olursa mutfak boş kalır, daha fazlaya gücün yetmezse geç bu sevdadan, davul dengi dengine demişler…

-Sevgili, dedi âşık, bedeninde bir avuç ilikten, bir parça deriden başka bir şey kalmadı yolunda harcayacak. Bari beni sat da elde ettiğinle bir müddet daha hoş ol.

Genç kız âşığını derhal Mısır’a götürdü, orada bir kürsü kurmuşlar, âdet etmişler, satıcı kürsüye oturur, kölesi ayakta durup müşteri beklerdi. Bir müddet beklediler. Adam hiç üzüntü göstermiyor, hiç boynunu bükmüyor, hatta müşteri çıktığı vakit baş gösterecek ayrılığı da aklına getirmiyordu. Bir adam gelip genç kıza sordu:

- Şu ayakta bekleyen ihtiyar senin kulun mu?

- Evet , benim kulumdur!..

O sırada ihtiyar düşüp bayıldı. Adam pazarlık ile onu satın aldı ve kendine geldiğinde şehrin dışında bir mezarlığa götürdü. Meğer o adamın babası ölmüş, o da babasının ruhu için bir köle azat etmeyi ahdetmiş, ihtiyarı satın alması bundanmış. Mezarın başında zavallı ihtiyarı azat edip cebini de altınla doldurduktan sonra gönlünü şad etmek için dedi ki:

-Diliyorsan ey ihtiyar, Mısır’da kal, malın eksilmez, seni gözetirim.

-Dilersen de var git, çünkü artık hürsün, kendi kendinin sultanısın.

İhtiyar teşekkür ederek genç kızın ardınca koşup yetişti ve altınları avucuna sayıp gönlünü alana yine gönlünü teslim etti. Dünyayı onun yüzünde apaydın görüyordu ve dedi ki,

-A sevgili! Şu gönül, senin için satılmaktan aldığı lezzeti bugüne dek hiçbir şeyden almadı. Hele’ benim kulumdur!’ dediğin andaki saadetim,sanmam ki başka bir kimsede olsun!.. Haydi yine beni pazara götürüp mezada ko!.

NEY - İskender pala

Ney

Derler ki ney, ilkin Davut peygamberin mezâmir’inden ilham alarak fısıldamaya başlamıştır ilâhî hakîkati.
Derler ki efendiler efendisi, aşk-ı hakîkînin sırrını Hz. Ali’ye emânet ettiği vakit, o, bu sırrın yükü altında ezilmiş ve gidip Medine dışında bir kör kuyuya söylemiş içindeki mânevî emâneti. Allâh’ın arslanı Ali’nin dayanamadığına bir kör kuyu nasıl dayansın; coşup köpürmüş çok geçmeden ve taşıp akmış, aşk sırrını söyleye söyleye kuyucuk. Coşkun bir nehir, taşkın bir çağlayan olduğu vakit, kıyılarında sazlıklar oluşmuş ve bir gün, bir çoban kamışlardan birini kesip muhtelif yerlerinden delerek üflemeye başlamış. Bu ses, özge bir ses imiş meğer daha önce kimsenin duymadığı bir ses, daha önce kimsenin söylemediği sırları söylemekteymiş yana yakıla; kavura kuruta. Sesi duyan gönüllere geçmiş coşup taşma sırası ve bu defa da İslam coğrafyasında yankılanmış ebedî aşkın ilâhî sırrı.
Şarkın ulvî heyecanlarının ve ölümsüz aşk mâcerâlarının ifâdesinde ney en lirik, en hazin ses kabul edilir bu yüzden ve ney ile üstün insan arasında bir benzerlik kurulur dâimâ.
Derler ki neyin bağrı delik deşik ve iç yanıktır; aşk ateşiyle içi yanan, dışı pâre pâre olan insan da öyle..
Derler ki ney aşk için toprağı ve suyu bırakmıştır; tıpkı ilâhî aşk yolunda mâsivâyı (dünyaya ait her şeyi) terkeden insan gibi..
derler ki ney hasret ve derin ayrılık nağmelerini söyler dâimâ; neyistandan ayrıldığı için... İnsan da can bezminden kopuşunun yanık hüzünlerini yaşaya yaşaya yükselir yüce mertebelere.
Kâlû-belâ’dan bu yana uzayan bir derin hikâyedir bu... Bir vuslat özleminin naz haline getirilmiş şikâyeti...
ney ki, Mevlana Celâleddin çağında, daha evvel hiç olmadığı ölçüde ulvîleşmiş ve aşk sırrını alevden sesler haline getirip sihirli bir nağmeye dönüştürmüştür.nitekim mesnevî’ye onun açtığı kapıdan girilmesi delildir buna:

Bişnev ez ney çün hikâyet mî-koned
Ez-cüdâyîhâ şikâyet mî-koned

Nahifî diliyle söyleyelim:

Dinle neyden bak hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede

Mevlâna ve ney... ne büyük tenâsüp!?..
Bu tenâsüp, Türk halkının gönlüne akseden şu dizelerde yaşayacak her dâim:

Neye halketti deme hazret-i mevlâ nâyı
Halka bildirmek için hazret-i mevlânâ’yı

puslu kıtalar atlası

"vaktiyle köyün birinde cahilliğiyle dillere destan bir adam yaşıyordu. günlerden bir gün bu adamın kafasına bir soru takıldı ve yemeden içmeden kesildi. çünkü gözlerini açtığında dünyayı, kapadığında ise karanlığı görüyor ve bu durum da kafasını adamakıllı karıştırıyordu. günler geceler boyu cahil kafasıyla düşündü taşındı ve sonunda karanlığın da görülebilen bir şey olduğuna karar verdi. hele hele, ölülerin, karanlık, sessizlik ve hiçliği algıladıklarını söyleyen kadim bir bilgenin kitabına rastlayınca fikrinin doğruluğuna artık kesinlikle kanaat getirdi. buna göre, ölüler nasıl ki ışığı göremezlerse, yaşayanlar da karanlığı ölüler kadar iyi göremezlerdi. ne var ki uyku, ölümün kardeşi olduğu için uyuyan birisi karanlığı, sözgelimi gözlerini kapatmakla yetinen birinden belki daha mükemmel görebilirdi. cahil adam da böylece, dünyayı göremediği zaman görmekte olduğu şeyi araştırdı ve gözlerini yumduğu zaman gördüğü karanlığın içinde sayısız düş olduğunu bu sayede buldu." (sf: 199)

puslu kıtalar atlası'na göre böyle bir şey ve bu masalın devamında bilge adam, cahil adama dünyanın bir hiçlikten yaratıldığını ve karanlığın da bu hiçlikten arta kalan boş bir levha olduğunu söyler. bu boş levha iki parçaya bölünmüştür;

birinci parçası, bizim düşler yarattığımız parçadır.

ikinci parçası ise, sabahın oğlu'na verilen parçadır. sabahın oğlu, bu parçadan düşler yaratmak yerine, bir para yapmış ve üzerine kendi suretini darbetmiştir.

böylece yaratılmamış boşluğun ta kendisi olan bu paranın dünyada ne var ne yok hepsini satın almasını beklemeye başlamıştır. insanlar da bunu garipsememiş, kendi suretlerini darbettikleri paralarla farkında olmadan sabahın oğlu'nun suretini çoğaltmışlardır..

unutmadan, bir de söz vardı; "sanatçılar gerçekleri anlatmak için yalanları kullanır."

zaten masal da gerçeğin tasviri zannedilen bir çeşit yalandır.

Kanuni Sultan Süleyman ve Kadı arasında geçen diyalog

Ayasofya tamir edilirken bir ermeni usta, camii tutan kolonlardan bazılarını izinsiz kestirir , bunu öğrenen Kanuni'nin emriyle, Ermeni usta cezalandırılır. Ermeni şikayetçi olur Kadı, ikisini de huzuruna çağırır. Kanuni ve usta, kadının karşısında ayakta beklemektedirler. Kadı ustayı haklı bulur ve ceza olarak da "Kısas!" kararı verir. Yani Kanuni de aynı şekilde cezalandırılacaktır. Ermeni usta, adalete hayret eder ve:

-Madem dininiz bu kadar adil, hem davamdan vazgeçiyorum hem de Müslüman oluyorum

Davadan sonra Kanuni, kadıya:

-Eğer ben padişahım diye benim lehimde bir karar verseydin, seni bu kılıcımla öldürürdüm

Kadı, oturduğu minderin altından bir hançer çıkarır ve :

-Sultanım siz de eğer 'ben padişahım' diye kararıma itiraz etseydiniz ben de bu hançeri sizin kalbinize saplardım...

Nikita Khrushchev ve John F. Kennedy arasindaki diyalog

John F. Kennedy: Bizim, sizi otuz kere yok edecek kadar füzemiz var.

Nikita Khrushchev: Bizim, sizi yalnızca bir kez yok edecek kadar füzemiz var, fakat bu bize gerekenin tümü.

Sultan Alparslan ile askeri

Sultan Alparslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken keşfe gönderdiği askerlerden biri huzuruna gelip telaşla :

300 bin kişilik düşman ordusu bize doğru yaklaşıyor

der. Alparslan hiç önemsemeyerek şöyle der :

Biz de onlara yaklaşıyoruz...

555K Eylemi sırasında Deniz Baykal'la aralarında geçen diyalog

(555K Eylemi aslında DP yanlılarının hükümeti desteklemek için hazırladığı bir mitingdir. 555K: 5'inci ayın 5'inde saat 5'te Kızılay'da buluşulacak manasında bir paroladır. Fakat gizli yürütülen bu miting hazırlığı duyulunca DP karşıtı bir eyleme dönüşür. Durumdan habersiz olan Başbakan Menderes ve Cumhurbaşkanı Bayar Kızılay'a gelince DP karşıtı kalabalık bir grubun içinde kalır.)

Menderes: (Baykal'a hitaben) Ne istiyorsunuz?

Baykal: (Menderes'in yakasından tutarak) Özgürlük istiyoruz!

Menderes: Başvekilin yakasına yapışıyorsun. Bundan âlâ özgürlük mü olur?

eğri büğrü



bana yolun seç diyorlar
bozuk yolu seçer miyim
seçemezsen geç diyorlar
ben yolumdan geçer miyim
kimi batı, kimi doğu
kuzey güney hepsi doğru
kim seçer ki bozuk yolu
eğri eğri, doğru doğru
benim yolum bana doğru
hiç yolumdan döner miyim
eğri eğri, doğru doğru
eğri büğrü ama yine de doğru

The One Unforgivable Sin



zorba soundtrackinden bir başka güzel şarkı. bakınız, alexis zorbas bu "the one unforgivable sin" i nasıl tarif ediyor:

" god has a very big heart but there is one sin he will not forgive. (masaya vuruyor)
if a woman calls a man to her bed and he will not go. i know because a very wise old turk told me"


ve buzukiler başlar çalmaya. soundtrackteki nadir hüzünsüz şarkılardan.