RİGOR MORTİS VE MAVİ ELDİVENLER
Friday, 29. May 2009, 18:06:09
Daha sabahleyin karalamıştı Zeynep, bu satırları not defterine. Kaçması gereken her şeyi tanımlamalıydı. Böyle tanımlarla doldurduğu küçük not defterine yazmak, sanki daha da kolaylaştırıyordu kötü şeylerden kaçışını.
Bu şartlı sendromu, 657'ye tabi memur milleti, kesinlikle asık suratlarına gerekçe ve insanların işlerini zorlaştırma günahına kefaret olsun diye uydurmuşlardı. Zeynep, bu yüzden ardına sendrom eklenmiş mazeretlere inanmazdı, hekim olmasına rağmen... Üstelik 'biraz İstanbul' her sendroma iyi gelirdi ve kimse zehiri- panzehiri yanyana duran bu sendromlar şehrine dönüp, şöyle bir alıcı gözüyle bakmazdı.
Zeynep biraz İstanbul iyi gelir diye diye haftasonu Çengelköye gitmiş ve Çınaraltında, Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye'yi; Osmanlının denizin kenarına bıraktığı tüm çıkıntıları en iyi görebileceği yere oturmuş, orta şekerli bir de kahve söylemişti. Arkasından bir tane tozlu kitap satın almıştı, çay bahçesinin girişindeki uzun saçlı, nahif görünümlü adamdan. Buraya her gelişinde tozlu raflarda elini gezdirir, çocukken söylediği tekerlemelerden birini söyleyip, rastgele bir kitabı seçerdi. Kitabın ismi ilahi bir mesaj, yaşı ise muhakkak Zeynepten büyük olurdu. Ya da öyle olsun isterdi Zeynep...'Ya şundadır ya bunda...' dedi Zeynep bir kez daha... Sonra heyecanla kitabı eline aldı... Derviş ve Ölüm... Şubat 1973...
'Yolumun üzerindeki sarıklı mezar taşları, türbeler, yaşı toprağa yakınlar, yaşı toprağa yakışmayanlar... Bu aralar ayaküstü ölümü hatırlatan ne çok şey var Allahım' diye geçirdi içinden...
Zeynep, kitap isimleriyle oynadığı bu oyuna çocuk girdi ve düşünceli bir yetişkin olarak çıktı... Derviş ve Ölüm...
'Hayırdır inşallah' diyebildi sessizce üç lirayı uzun saçlı adama verirken...
Günlerden pazartesiydi ve Zeynep işe giderken peşine takılan o muazzam sendromu, surların dibinde atlatıp yeni bir haftaya başlamıştı bile... Biliyordu, her pazartesi gibi kalabalık olacaktı sağlık ocağı... En az yüz kişinin yüzünü görecek, en az yüz reçeteye telaffuzu zor ilaç isimleri karalayacaktı. Yüz hastadan en az beş tanesi, sıradan sudan bir sebeple kavga çıkaracak ve bekleme salonunu karıştıracaktı. Yüz hastanın en az otuzu çocuk olacaktı ve Zeynep, ağızlarını açtırmak, steteskopunu minik göğüslerine dayamak için türlü numaralar çekecekti. Yüz hastanın en az ellisi kadın olacaktı ve elli kadının en az kırkının gözlerinden mutsuzluğu okuyacaktı. Yüz hastanın en az yirmisi ağrı kesici bağımlısı olacak, reçetesine dört kalem ağrı kesici yazdıracak ve beşinci kalem ağrı kesiciyi yazdırabilmek için ertesi gün yine gelecekti... Biliyordu Zeynep her pazartesi olduğu gibi bu pazartesi de, oturduğu büro tipi döner sandalyenin sırtına bıraktığı ağrı, hastaların kalbine bıraktıklarıyla yarışacaktı... Herşeye rağmen pazartesi sendromu diye bir şey yoktu ve Zeynep tebessüm etmek zorundaydı... Hem Şükür, tebessüm ve biraz İstanbul her sendromun ilacı değil miydi...
Sabahleyin istatistik hesaplarını yapıp tüm silahlarını kuşanan Zeynep günü bitirdiğinde, huzurun elini lunaparka giden mutlu bir çocuk gibi sımsıkı tuttu ve rengarenk hayat eşantiyonlarını cebine çantasına doldurdu... Mesai bitiminde eve dönüş kutsal bir mabede yolculuk gibiydi artık... Ama beyninin kıvrımlarından hüzün salgılayan hormonlar kalbine oturan kitap adını tekrarlayıp duruyordu, ağzı dolduran kallavi bir zikir gibi üstüste ve ısrarlı... Derviş ve ölüm... derviş ve ölüm... 'Çok yorgunum' dedi Zeynep.. Akşam kapağını açmam gereken kalın bir dahiliye kitabım var. Belki biraz ders çalışırım ve erkenden yatarım...' Bu klişe bahaneyi uzun zamandır her akşam kendi kendine söyler ama ne ders kitabı açar ne de okumak üzere aldığı ve kitaplığına boy sırasına göre dizdiği kitaplarına yüz verirdi. Öğrencilik yıllarında her gözüne çarpan pırıltıya elini uzatan cengaver ruhu çok uzaktaydı. Bir zamanlar harçlıklarını biriktirip kitap fuarlarından valizine doldurduğu kitapları, okuyacak bir amfi köşesi muhakkak bulurdu. uzun otobüs yolculuklarında tepesinde yaktığı loş ışıkta kitap okumaktan gözleri miyop olmamış mıydı. Fakat biliyordu... Derviş ve ölüm'e bu akşam başlanmayacaktı.
Aslında Zeynep kendine biraz ara vermişti. Ve aslında farkında olmadan teneke bir kumbaraya takır tukur birikiyordu. Evlenmiş barklanmış, 657 güvencesi olan bir memure olmuştu. Aynı zamanda Pratik dertlerine pratik çözümler üreten bir aşçı ve kötü bir temizlikçiydi artık. Zeynep kendine ara vermişti ama birkaç gün önce bir 'yazarlık atölyesine' ismini yazdırmıştı. Yarın olacaktı ve Zeynep tekrar öğrenci olacaktı, belki gençleşecekti belki daha da yaşlanacaktı. Okumayı bıraksa da kalemini elinden hiç bırakmadı Zeynep. Belki yarın olunca yazmayı bırakır, okumaya yeniden başlardı, kimbilir.
Düşüne düşüne uyudu Zeynep... Elyaf yastığın yumuşağına gömdü düşüncelerini, düşünde devam etmek üzere... Düşünde düşmemek için besmele çekti ve düşüne düşüne uyudu... Uyku yarı ölümdü ve Zeynep ne vakit uyanacağına bu sefer kendi karar veremeyecekti...
....
Israrla çalan telefon sesini uyandırma alarmı zannetti önce... Tek gözünü güçlükle araladı ve saate baktı zeynep... Saat gecenin üçüydü ve bu zamansız alarmın alarm olmadığını anlamak çok güçtü. Telefon sustu ve zeynep bu sesin peşine düşmeden tekrar uyumaya koyuldu. Peşinden tekrar çalan telefona bu sefer iki gözünü açıp büyük bir ciddiyetle baktı. Neyse ki numarayı tanımıyordu ve tanımadığı numaraları zaten hiç cevaplamazdı. Ama gecenin üçüydü işte. Telefon bir kez daha çalınca aklına ilk önce ailesi geldi. Elinde telefon, kısa bir anksiyete atağı geçirdi, zihninde binbir türlü zincirleme kaza oldu birkaç saniye içinde ve 'Ne olur Allah'ım diye başlayan endişeli bir dua kurup seslice, telefonu açtı... Korku içinde Alo diyebildi...
'alo...'
'Kumkapı polis karakolundan arıyorum ben polis memuru Cevdet...'
'Zeynep hanımla mı görüşüyorum, adresi söylüyorum kadıoğlu mahallesi numara 73, doğru mudur?'
Zeynep elinde telefon salona geçerken antre uzadıkça uzamış, zaman durmuş, telefonun karşısındaki ciddi ses kulağında yankılandıkça kalbi hızlanıp gırtlağına dayanmıştı. İçindeki çığlık bir yandan 'Ben derviş değilim, ben derviş değilim, ben derviş değilim' 'Ölüm , şimdilik uzak dur benden...ölüm gecenin üçünde çıkma karşıma...Sevdiklerime ilişmeden önce biraz bekle, ben derviş değilim...' 'ben derviş değilim' diye sayıklıyordu...
Sesinin çıkamayacağını umarak 'evet' dedi Zeynep.
'evet benim'
'doktor hanım, şüpheli bir ölüm vakası var ve bu gece adli nöbetçi sizsiniz, savcı sizi bekliyor' diyen polis memuru o saniyelerde Zeynebin kalbinden aşağı bir kova soğuk su döktüğünü asla bilemeyecek ve ertesi gün bir başka doktoru daha arayıp göreve çağıracaktı...
'doktor hanım sizi nereden alalım'
Zeynep evin salonunda bir o yana bir bu yana hızlı adımlarla yürümeye başlamış, dilinde otuzüç elhamdülillah varken ilk kez başka hiçbir şey düşünmemişti. Polis aracı birazdan gelip onu evden alacak lalelide bir iş hanına götürecekti. Zeynep ilk defa bir ölüyü muayene edecekti. Zeynep ilk defa bir polis aracına binecek ilk defa bir karakola girecekti. Ama umurunda değildi. Yüzünde mimik kaslarındaki ani gevşemeden sonra oluşan tuhaf bir gülümseme ve dilinde otuzüç elhamdülillah vardı...
Arabaya biner binmez ön koltuktaki polis memuru hemen söze girdi;
'Hocam, ölen adam Ukraynalı, anlatılana göre Kumkapıda epey bi alkol almış, bunların erkekler günü diye bi günleri mi ne varmış, küfelik olana kadar içmiş herif. Evine çıkarken merdivenlerde düşüp kalmış. Darp izi filan yok aslında. Yaşı da bayağı geçgin adamın...Kusura bakmayın, aslında direk adli tıbba götürürüz böyle durumlarda ölüyü, ancak savcı, doktor gelmeden olay yerine gelmem dedi... Biz de zor durumda kaldık, savcı gelmeyince biz de işimizi yapamıyoruz, mecbur aradık sizi.'
Aslında bu mahcup açıklama tamamen, Zeynebin ufak tefek bir kadın olmasıyla ve gecenin üçünde Lalelide Ukraynalı bir mevta ile yanyana nasıl durduğuyla alakalıyıdı.
Zeynep polisiye filmleri severdi. Hele CSI-newyork u seyrederken hayretler içinde' adamlara bak ya... ' diye başlayan heyecanlı cümleler kurardı. Ama şimdi bir polisiye filmin içinde eğreti ve narin duruyordu... Etraf polis doluydu, fotoğraflar çekiliyor bir yandan da savcıya rapor veriliyordu. Olay mahalline varıp, mavi eldivenleri eline geçirdiğinde kendine geldi ve 'ne işim var benim bu filmin içinde' diyen ilk isyan cümlesini kurdu Zeynep... En son, Fakültenin ikinci yılında ilk kadavra dersinde bir ölüye bu kadar yaklaşmıştı. Bu kadar heyecan Zeynebe bir gecede çok fazlaydı... Midesi bulanıp gözlerinin önüne karanlık bir perde inmeye başlarken cebindeki şeker aklına geldi zeynebin. her zaman cebinde taşıdığı o meyveli şekerlerden birini ağzına attı ve mavi eldivenli elleriyle ölü adama dokunuverdi. İkinci isyan cümlesini kurdu... 'Ne olur çabuk bitsin bu gece...'
Karakolda ,on parmak kalvye kullanan yeminli polis katibine raporunu yazdıran Zeynep, son cümlesini söyledi;
Adli tıbba sevkine karar verildi...
Zeynep Derin bir nefes aldı ve 'artık evime gidebilir miyim' diyebildi sadece...
Sabah ezanı okunuyordu saba makamında... Saba makamı cesaret ve kuvvet verir demişti Farabi... Zeynebin en çok da bu sabah cesarete ve kuvvete ihtiyacı vardı... Sabaha karşı evine girerken...
Güne herkesten önce başlayan Zeynep, akşam olup işten çıktığında daha günü bitmemişti. Yeşil boncuklu binanın kapısından içeri girerken heyecanla ismini yazdırdığı yazarlık atölyesine dair hiç bir zan üretmeye mecali kalmamıştı artık. İlk dersten çıktığında uyumamak için derste şuursuzca atıştırdığı çubuk krakerin tadını sonraları keyifle anacaktı. Bir an önce eve gitmeliydi zeynep ve önce hiç durmadan yazmalıydı... Sonra o kitabı kitaplığından çıkarıp okumaya başlamalıydı...
Uyumadan önce Derviş ve ölümü eline aldı Zeynep biraz ürkek ve yorgun... Kapağını açıp okumaya başladı;
Bismillahirrahmanirrahim
Hokka ile kalemi ve yazmakta oldukları şeyleri
tanıklığa çağırıyorum;
yanıltıcı akşam karanlığı, gece ve gecenin canlandırdığı
herşeyi
tanıklığa çağırıyorum;
Ayın ondördü ile şafak vaktini
tanıklığa çağırıyorum;
kıyamet günü ve kendi kendini kınayan ruhu
tanıklığa çağırıyorum
Her insanın daima zararda olduğuna dair
Herşeyin başlangıcı ve sonu olan zamanı
tanıklığa çağırıyorum.
Kur’anı Kerim’den
Ve Zeynep ne sendromları, ne ilaçlarını, ne okumayı, ne yazmayı, ne hastalarını, ne uzmanlık sınavını ne de kitapları... hiçbir şeyi düşünmeden uykuya daldı... Sabah uyandığında not defterine ne karalayacağını bu defa bilmiyordu...













