Meraktan Öğrenilmez Sır, HANENDE!
Sunday, 1. November 2009, 22:06:46
Zaman zaman kaybolurken, şehre inişlerimde içimden geldiği gibi davrandığım anlarda, Karaköy’e çıkmadan kapalı çarşının saklı direk yanında fast-sahaf-çılık yapan bir adamın sadece para kazanma azminden yola çıkarak 1966’ya yolculuğum başlayıverdi. Annemin babacığıma –hafız! diye seslenmesinden midir? Şirazlı hafız divanı dikkatimi satın almış beni kendine mülk edinmişti. Sizde böyle yapar mısınız? Nadir anlar var edin işte. Tutulmuş dakikaların sevgilisi olmak yerine sizde istediğiniz hiç olmamış şeyler yapın. Durup dururken yalın ayak koşturmak gibi mesela. Ya da mumluk vardır ya cam olan; içinde çay içmeyi düşünün. Hatıra biriktirmeyi adet edinip, eskiyeni taçlandırıp yenice yaşamayı unutanlar, an denen bebeği yürütmenin tam zamanı. Ağlamasın nefes!
Aldım elime, bir lokantada hani hiçbir şeyi kesmeyen bıçakla yapraklarını açarak okumaya başladım gazelleri. Hafızın divanını Üsküdar’da okuyordum. Abdulbaki göl pınarlı çevirmiş esas 1944’te. Ey hafız seni okurken bak ne değdi göz aynama:
هرکسی
از ظن خود شد یار من
از درون من نجست اسرار من
Tabi anlayamıyoruz değil mi? Keşke saçma sapan sözleri ezberleyeceğimize bir bilebilse idik bilindiğinde güneşe yakın yerlere gidileni. Doğu dillerinden bahsediyorum evet. Garip yarışmalara takılmaktan ne var olabildik, ne de neyin yok olduğunu. Size söylüyorum ey ruh-ı zemin! Ey salsa yaparken çizi yiyen ve adını unutmayı şişelere borçlu olan, kıl payı tecavüzden kurtulan, gecelere akma tabiriyle ırzlarını kambur eden yerliler (-Hımm-) evet size diyorum. Söylüyorum. Acayip konuşmak istiyorum. TEK ve tek el verip, bir susmak, sonra bakmak ve bağırmak ve dahi anlatmak istiyorum. Dinlersiniz. Çünkü anlatılan şeyi anlatanlar –nefsi- demezlerse harfin vücuda gelişini dinlenir elbet. Ben-den paye sıfır olmalı. BEN “hiç” olmalı. Evet, Benhur adlı kahramanı hatırladınız filmde geçen. Benhiçte benim kahramanım. Aramıza hoş geldin Benhiç! Tamam, lafı girdaba sürüklemeden anlamını yazayım beytin;
Herkes kendi zannınca bana yâr oldu
(Fakat kimse) içimdeki esrarı (sırlarımı) anlayamadı
Herkesî ez zann-ı hûd şud yâr-i men
Ez derûn-i men necust esrâr-ı men
İşte böyle bende Mevlana’nın 6. beytine ram oldum. Dedim ya söylediğimde içimdeki vekâlet istemeyen sırlarıma, kim alıcı olacak. Ey görünene sermaye olan somut cesetler. Dirilelim mi?
Determinist Saliha!
Size bunları yazmamda bir neden var edildiğini hissediyorum. Ya bende bir değişim, ya sizde bir unutulan. Ne dersiniz?
Hafızımın aslen adının Hâce Şemseddîn Muhammed hafız olduğu söylenir (1317-1326) yılları arası bir tarihte, İran’ın güneybatısında kalan Şiraz şehrinde dünyaya gelmiştir. Biyografisine dair en eski ve muteber belge, arkadaşı Muhammed Gülendâm’ın divana yazdığı önsözdür. Ne ilginçtir, yanınızdaki hangi arkadaş sizi mukaddime yapacak kadar bilebiliyor? Tezkirelerin verdiği bilgiye göre babası öldüğünde ailesini geçindirmek amacıyla bir süre fırında çalışmış ve yine bu döneminde ilme ilgi duymuş şair, kıvamüd-din ebu’l-bekâ b. mahmud-ı isfahânî-yi şîrâzî gibi zamanının büyük hocalarından ders almıştır. Henüz bir öğrenciyken şiire ve ilme düşkün olan hafız, gazan han zamanında Şiraz’da kısa bir süre yönetimde bulunan, (1307–1357) “rind” bir hayat tarzı ve dünya görüşüne sahip, aynı zamanda eğlenceye düşkünlüğüyle de bilinen fars valisi Ebu ishak tarafından himaye edilmiştir. İşte böyle bir ortamda döneminin iktidarıyla yakın ilişkilerde bulunan hafız’ın ünü, fars ülkesini aşıp Hindistan’a, Bengal’e ulaşmıştır. Ebu İshak’ın son dönemlerinde, hükümeti baskıcı bazı yönetimler ele geçirince hafız, Şiraz’ı terk etmek zorunda kalmıştır. Şair “lisanü’l gayb” ve “tercümanü’l esrar” olarak isimlendirilmiştir. Sûfi öğretiyle tanıştığı muhakkak olan hafız’ın bağlı olduğu tarikat ya da şeyh hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. Fars muhayyilesinin hafızası olarak kabul edilen hafız, kaside, rubai ve kıtalar yazmış olmasına rağmen ona asıl şöhret kazandıran gazelleridir. Gazelde -aşk- konusununda dışına çıkılabildiğini göstermiştir. Her şair gibi hafız’da da kendinden önceki şairlerin etkisi hissedilir. Bu şairler Hacû-yı Kirmânî, Selmân-ı Sâvecî, Ömer Hayyam, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi, Sa’dî-i Şîrâzî ve Kemâleddin-i İsfahâni olarak sayılabilir. Büyük romantik Alman şair Johann Wolfgang Goethe’nin kendisinden çokça etkilenip şiir kitabına "doğu-batı divanı" ismini verdiği ilham kaynağıdır HAFIZ. Goethe öylesine etkileniyor ki adeta dünyası hafız oluyor, her şeyi hafız olarak görmeye başlıyor. Kim bilir Goethe’nin romantizmi belki bu bakımdan alman romantizminden ayrılır, hatta hafız romantizmi dense yeridir.
Biraz tanıdık değil mi? lisanü’l gayb” ve “tercümanü’l esrar denmesi beni fazlasıyla şaire yakın kıldı. Bilirsiniz “sır” – “ gayb” kelimeleri bende şah. Gözümde yücelttiğim dokunduğum parlaklıkların sırrını düşüren geçiçilik, beni maruf kıldı SIRRA.
Hafızım bana ne dedi bugün? Duymak istersiniz.
Herkesin düşüncesi himmetincedir. Herkes, kendi himmeti kadar, kendi kadrü-kıymeti derecesinde düşünür.
Ey gidi Hafızım! Şöyle de dedin;
Her gez ne-mired on-ki-dileş zinde şod be aşk
Sebt-est ber-ceride-i âlem devam-ma
Gönlü aşk ile yaşayan adam asla ölmez, bizim devamımız ceride-i âlemde yazılıdır.
Şimdi Benhiç der;
Serserilerin tufanıma dur dediği anda öğrenme denen tad beni ilme muhtaç kıldı. Ben Âlime bilgisiz ve O’na müştakım.
Şöylede demişsin be Hafız,
Vefalı olalım, tenkitleri hoş karşılayalım, iyi vakit geçirelim. Çünkü bizim şeraitimizde incinmek kâfirliktir.
Daha çok diyeceğim şey var size. Asıl sevgiliye dair sözleri yazmadım daha. Haydi, birazda kütüphanelerde yuvarlanalım, biraz küllenelim sır çimlerinde. Ama arslan olan köpeğin lokmasını çalmaz ona göre. Nerden beslendiğimizi unutmadan.
…Bir akşamüstü Üsküdar’da elimde sırların üstadı ve kesmeyi bilmeyen bıçak. Ben açtım okudum gazelden, küçüktüm ezelden. BÜYÜDÜM. Bıçak ilk defa sevindi, pişirilmiş eti bölmediğine, bilendi körlüğü. Oturduğum masa yerinmeden öyküye, kitabı taşıyan benim diye övündü.
Bir akşamüstü hanende oldum ben. Üsküdar’da üşümedi zaman…
BenHİÇ = Saliha
Ey Âdem! Senden ve eşinden sonra yaratılan ben olsaydım da ben öğrense idim. Bu bir merak oyunu değil. Meraktan öğrenilmez sır. Anca aşktır müsebbib.
Soğuk kulaklarla donarak aç kalmış bir adamın fukara durumu gibidir, akıl olup ta hanesinde ilmin artığı bulunmayanın durumu. İçine işleyen ve tenini kırbaçlayan bu durumdan müteessir olmayı bırakın, sıcak tufanda denize yar olmayı dilememiş bile. Terbiyesiz koli kartonlarına sarılarak donmayı hedef seçip, -iki-ye işitmeyi öğretmemiş. Bir-e aldığını vermeyi de. Kimsesiz olan asıl tarihsiz olan künyesizlerdir. Hani anamdan şehre inince yer sevinmiş, gök bana bakmıştı imrenerek. Ha işte düzen değişti. Gök bültenlerinde asparagasa da yer yoktur. Her şey doğru yazılır.
Saliha Şener








Dilşad # 2. November 2009, 11:27
"varlığım baştan gitsin, tek yüzünü döndür
söyle yele, dertlilerin harmanını süpürsün
tufanlara kaptırdık gözümüzü, gönlümüzü
gam seline söyle, evi temelinden götürsün
bakışımız dicle'nin yıksın bütün ününü
soluğumuz zerdüşt'ün ateşini söndürsün!
"seni kirpiklerimle öldürürüm" diyen yâr
aman, sakın caymasın, öldürürse öldürsün!
hafız'a son gününde vuslat muştusu versen
belki ölürken bile onu mutlu görürsün!"
Dilşad # 2. November 2009, 11:35
şöyle ki:
Timur, Şiraz halkına altından kalkamayacakları yeni vergiler salmış; vergilerini ödemeyenleri ağır şekilde cezalandırmaktadır. Hafız da kendine salınan vergiyi ödeyemeyenlerdendir. İfadesi alınırken bu imkansızlığı söylediğinde, vergi ya da yargı memurları O'nun dillerde dolaşan şu cömert ve rindane deyişini yüzüne vurmuşlardır:
" Eger an Türk-i Şirazi bedest ared dil-i mara
Behal-i hinduyeş bahşem, Semerkand'ü Buharara".
( Eğer o Şirazlı Türk güzeli gönlümüzü tutsak ederse;
Yanağındaki siyah ben için Semerkant'ı da, Buhara'yı da bağışlardım)..
Yaşlı ve ulu çınar Hafız, Timur'un huzuruna da aynı gerekçeyle çıkarılır ve tenkil hükmü istenir. Hafız'ın halk arasında dolaşan kalenderane deyişi, Timur'a ulaşmış ve O'nun da dilindedir:
"Sen ki sevgilisinin yüzündeki bir ben için Semerkant ve Buhara'yı bağışlayacak bir kerim adamsın ey Rind!.. Ya nice yoksulluktan söz eder ve saldığımız vergiyi ödemezsin?!."
Hafız'ın Timur Han'a cevabı, O'nun hoşnutluğunu kazanmaya yetecek belagattadır:
"İşte ey Han'ım, bu ölçüsüz cömertliğimiz yüzünden bu hallere düştük!."
yine kaptırdım,sayfanızı fazlaca işgal ettim galiba
satirarasi # 2. November 2009, 21:30
Dilşad # 3. November 2009, 10:52
ben teşekkür ediyorum,güzel eklentileriniz ve zarif sözleriniz için...
kalbi dostluk ile...