Skip navigation.

"Siyah"

there is no remedy for love but much love

Gelecek




Geleceğin Bana Neler Hazırladığını Bilebilsem, Yaşayabilir miydim Acaba?







Siyah

Sigara




İbrahim Kurban ile "Sanki Dilimizi Yutmuştuk da Üstüne Sigara İçiyorduk"







Murat Menteş/Dublörün Dilemması

Hastalık...




Şu "Intolerance Attention Deficit Hyper Disorder" dedikleri hastalığa yakalanmayı çok istemişimdir.








Murat Menteş/Dublörün Dilemması

Ölüm...










"İnsan Öldüğünde Uzunca Bir Süre İçin Ölür."






(Leon Bloy)

Nimet Olarak Aşk




Soneler - William Shakespeare

Romeo ve Juliet ya da Othello ile değil de Soneler ile okumalısınız Shakespeare’den aşkı. Entrikalarla, hesap-kitapla kuşatılmış aşkları değil, lirizmle, yalınlıkla beslenen aşkları okumanın tadına böyle varabilirsiniz. Sevgilisine, “Seni bir yaz gününe benzetsem mi” diye seslenen şairdeki aşk çığlığını duyarsınız. Ve kuşkusuz, bulunmaz bir nimettir aşk: “For thy sweet love rememb’red such wealth brings, / That then I scorn to change my state with kings”.

Bakış Olarak Aşk




Gizemli Şiirler - Hilmi Yavuz

Aşkla ‘bakmak’ arasındaki gizemli ilişki nedir? Belki Yakın Aşklar şiirindeki: “yakın aşklar! sizi ve gizi / bir kıyıyla öteki / gibi bağlayan nedir?” Belki Eylül şiirindeki: “eylül! daha çocukluğumdan / beri size bakardım ben / bir yazın azalmakta olan / sözcüklerinden nasıl da / ansızın dökülürdünüz / bahçelerle ve kül / dolardı içim… eylül!” Ama en çok da şu şiirdeki: “size bakmanın tarihi! siz / bir gonca kadar kendiliğinden / yazılmış olmalısınız / derin, korkunç ve ergen / kalbim, sevdalara sığmayan kalbim / bir dağı içeriyor geçerken / siz o dağa sanki kış / ve sanki bıldır yağan karsınız / umarsız sözcüklere bulanmış”…

Tutku Olarak Aşk




Doktor Jivago - Boris Pasternak

Aşk ve devrim yan yana gelince ortaya unutulmaz hikâyeler çıkıyor. Doktor Jivago, bunların en iyilerindendir; hem dönemini enfes betimlediği hem de hastalıklı bir aşkı ustaca anlattığı için. Yuri Jivago edebiyat tarihindeki ‘büyük âşıklar’ listesindeki yerini çoktan aldı zaten, ama okursanız, Lara’nın nasıl ustaca çizilmiş bir karakter olduğuna da dikkat edin. Romandan uyarlanmış, izlenmeye değer bir filmin olduğunu da hatırlatalım…

Destan Olarak Aşk




Leyla ile Mecnun - Fuzûli

Aşkın sonsözü: Leylâ ile Mecnun. Aşkın ‘saf’ hali, edebiyat tarihinde hiçbir zaman, Fuzûlî’nin 1535 tarihli mesnevîsinde olduğu gibi anlatılamadı. Artık her âşık Mecnun’la kıyaslanır, her sevilen biraz Leylâ’dır. “Ya Rab bana cism ü cân gerekmez / Canânsız cihân gerekmez” diyenlerin aşkıdır bu. Mecâzî aşkı yudumlamak vardır, onu aşmak vardır, vefâ ile dünyayı yok saymak vardır bu hikayede. Mecnun, Leylâ’nın kabrini kucaklayıp öldükten sonra, iki âşık, aşk yoluna girip temiz kaldıkları için, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için (oysa ne zordur bu!) cennette buluşurlar. Söz biter.

Poetika Olarak Aşk




Elsa’ya Şiirler - Louis Aragon

Aragon öleli 25, Elsa öleli 37 yıl oluyor. Genç kuşaklar ikisini de, siyasi mücadelelerinden, romanlarından değil, şiirlerden ve büyük aşklarından tanıyor bugün. Aragon, kendine “Elsa’nın Mecnunu” sıfatını yakıştırmıştı. Unutulmaz şiirlerini Elsa için yazdı. Edebiyat tarihinin en şanslı kadınlarından Elsa da, hep var olmayı istediği tarihte romanlarıyla değil, daha çok konu olduğu şiirlerle anıldı. Şanslıyız ki, Orhan Veli’den İlhan Berk’e kadar iyi çevirmenler bu şiirleri Türkçeye ‘kazandırdı’. En sarsıcısı, Elsa’nın Gözleri şiirinden: “Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm / Orda bütün ümitsizleri bekleyen ölüm / Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”.

Ömür Boyu Aşk




Kolera Günlerinde Aşk - Gabriel Garcia Marquez

50 yıl süren bir tutku, aşk mıdır yoksa aşka çok benzeyen bir bağlılık mı? Büyülü gerçekçiliğin ustası Marquez, Kolera Günleri’nde Aşk’ta tam da üslubuna yakışır bir konuyu, yarım yüzyıl süren bir aşkı anlatıyor. Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya olan yenilmez, gözüpek aşkının hikâyesi, aşk yüzünden delirenlerin eksik olmadığı bir coğrafyanın acımtırak kokularını taşıyor. Sonunda ne mi öğreniyoruz? Sadece aşksız değil, aşka rağmen de mutlu olunabileceğini…

Hıçkırık Olarak Aşk




Monna Rosa - Sezai Karakoç

“Esmer delikanlı, hatıra ve kan / Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları / Sızıyor bir kapı aralığından / Lambalar yanıyor, hafif ve sarı.” Sezai Karakoç’un çok aşkta çok hatıra bırakan anıtsal şiiri. Kendi hikâyesiyle zaman içinde bir efsaneye dönüşen Monna Rosa, her aşk hikâyesiyle yıllardır yeni sayfalara, yeni defterlere yazılıyor. Bir anlamda, “mutlu aşk yoktur”un en güzel Türkçe söylenişi… “Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa: / Henüz dinlemedin benden türküler. / Benim aşkım uymaz öyle her saza, / En güzel şarkıyı bir kurşun söyler… / Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa./ / Yağmurlardan sonra büyürmüş başak, / Meyvalar sabırla olgunlaşırmış. / Bir gün gözlerimin tâ içine bak: / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış”.

Hatıra Olarak Aşk




İlk Aşk - Turgenyev

Bu güzel ve küçük roman, biraz da adından dolayı listeye girmeyi hak ediyor. Kahramanımızın Zinadia’ya duyduğu hızlı ve tutkulu aşkın sıra dışı öyküsü. Hikâyede her ilk aşk deneyiminin izleri var gibidir. Bir yerde şöyle der kahraman: “Artık sıradan bir delikanlı sayılmazdım; çünkü âşıktım.” Kısa serüvenlerin sonunda Zinadia ölür; buruklukla şaşkınlık arası bir duygu eşliğinde kitabı kapatırız. İlk aşktır; incitir, özletir, anısı silinmez.

İmkânsız Aşk




Mem û Zin - Ehmede Xani

Ehmede Xani’den eşsiz bir imkânsız aşk masalı… Mem’in Dicle nehrine unutulmaz seslenişiyle: “Benim gönlümün içinden de geç bir kez / Gözlerimin pınarına bak bir kez.” Bu destanda iki âşık vardır da, bir de, aşklarının ortasında biten diken, kötü adam Beko vardır. Beko’ların biri gider, bir başkası gelir… Ve bu dünyada kavuşmak yoktur.

Umut Olarak Aşk




Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri - Nâzım Hikmet

30 Eylül 1945… “Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey / dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey / Fakat artık ümit yetmiyor bana, / ben artık şarkı dinlemek değil / şarkı söylemek istiyorum”.

Yanılsama Olarak Aşk




Çağımızın Bir Kahramanı - Lermontov

Bütün kadınları kendine âşık etmekten hoşlanan ama hiçbirini sevmeyen Peçorin’in öyküsü bir ütopya gibi mi görünüyor? Belki öyledir ama “Çağımızın Bir Kahramanı”, sadece basit bir “kaçan kovalanır” öyküsü değil; derinlikli bir portredir. Peçorin adlı ‘kahraman’ cevaplar vermez; sorular sordurur. Sevilmeden sevmek paradoksunu bu kez tersinden okuruz. Peçorin, kimseyi sevemez ve mutsuzdur. Onun, “Kayadan kayaya atlayan suyun şırıltısını duyunca unutamayacağı tek kadın yoktur.” Bu unutulmaz yapıtı okurken insan, Peçorin’in yazgısının ölümcül, kara bir talih mi yoksa çok az kişiye rastlayacak bir şans mı olduğuna bir türlü karar veremiyor.

Evcil Aşk




Serin Mavi - Behçet Necatigil

“Ayşe, Huriye, Selma (yaş sırasına göre küçükten büyüğe) !” diye başlar bir mektuba Necatigil. Eşi Huriye Hanım’a, yaşça iki kızının arasında yer vermesi, nazik bir jest değil sadece; mektupların bütünü okunduğunda Necatigil yalınlığı iyice belirir. Serin Mavi, kuşkusuz, Türk edebiyatında bir ‘aile’ye yazılmış en incelikli aşk mektuplarını içeriyor. Necatigil evreninin tüm sözcükleri; ev, aile, gündelik sıkıntılar sımsıcak kılıyor bu mektupları. Ve Serin Mavi boyunca hep o iki dize çınlıyor: “Seni nasıl alabilirim benim tarafa / Uzaksın”.

Adanış Olarak Aşk




Muhteşem Gatsby - Scott Fitzgerald

Bir başka ‘ömürlük’ aşk hikayesi… 20. yüzyılın ilk yarısında, yapay değerlerin biçimlendirdiği Birleşik Amerika’da geçen roman, ‘Amerikan düşü’ ve ‘yükselme’ gibi temaların ardında, derinden derine bir aşk hikâyesiyle içimizi ısıtır. Gatsby ölür; sonunda onu ne kadar sevmiş olduğunuzun ayırdığında varırız -tıpkı Daisy gibi! Romandan bir de unutulmaz cümle, Can Yücel çevirisiyle: “Hani öyle gelir ya insana; o yaz işte, hayat yeniden başlıyor sandımdı.”

Kayıp Zamanın İzinde Aşk




Swann’ın Aşkı - Marcel Proust

“Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır.” Belki Proust’un bütün külliyatı ama ille de Swann’ın Aşkı. “Mutlu olan kişi âşık değil demektir,” diyen Proust bu cümlesiyle meşrebini de belli eder ve o benzersiz üslubuyla olağanüstü bir yapıt kurar. Sosyete çevrelerine girip çıkarak kendini var etmeye çalışan Swann’ın güzel Odette’e duyduğu aşkın hikâyesi temelde basittir ama yazarın doyumsuz tasvirleriyle sıra dışı bir hal alır. Proust, Gide’e yazdığı bir mektupta ironiyi de elden bırakmaz: “Eğer Swann beni tanısaydı ve benden biraz yararlanabilseydi, Odette’in ona geri dönmesini sağlayabilirdim.” Roman kişileriyle yazarın aşka bakışlarındaki farklılıkları çok da önemsememek gerekiyor. Zaten Proust evreninde, aşka en sağlıklı yaklaşım yine bir roman kişisinden, Madam Leroi’dandır: “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.”

Sahih Aşk




Kalbin Zümrüt Tepeleri - M. Fethullah Gülen

“Aşk; şiddetli sevgi, iptilâ, düşkünlük, kemâl, cemâl ve müşâkeleden dolayı duyulan aşırı muhabbet ki, böylesine, daha ziyade mecâzî aşk denir.. bir de, cemâli kemâl noktasında, kemâli cemâl kutbunda o Ezel ve Ebed Sultanı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbet vardır ki, ona da hakikî aşk denir.” Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki yolculuğun duraklarından biri aşk; o noktaya ulaşan birinin atacağı bir adım ya kalmıştır ya kalmamıştır. Aşk, Zümrüt Tepeler’deki öteki konularla bütünlüklü bir bakış içinde değerlendirildiği zaman, gerçek yerine de oturmuş oluyor. Aşka ilişkin olanın, sadece ‘Aşk’ başlıklı yazı değil, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki bütün bir seyir olduğunu unutmamak gerekir. Fethullah Gülen’in akıllarda mıh gibi kalan bir cümlesi, işin özüdür aslında: “Dünya, aşkın katilidir.”

Dehâ ve Aşk




Jurnal 2 - Cemil Meriç

İnsanın dörtte üçünün âşık olduğunda ortaya çıktığını söylemişti Cemil Meriç. Jurnal’inde yer alan Lamia Hanım’a mektuplarda da kırgınlıkları ve coşkularıyla, çıplak bir Cemil Meriç vardır. “Kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor.” der, bencildir; “Hiçbir kıta kâşifi benim tattığım hazzın bir zerresini tatmamıştır.” der, esriktir! Türkçenin belki de en sert, en dolu ve en sıcak aşk mektupları… Kimi zaman ‘mezar taşı gibi bir sükut’la, kimi zaman da alevden iki ırmağın birbirine karıştığını bilmenin yakıcılığıyla beslenen bir tutku. “Aşk, dehadan çok daha nadir.” diyen Cemil Meriç’ e şu cümleyi kurdurmuştur aşk: “Aşkın verebileceği en büyük saadet sevilen kadının ilk defa elini sıkmak. Musikinin verdiği haz gibi bir şey.”

Teklifsiz Aşk




Şiirler - Karacaoğlan

Cemal Süreya yazmıştı: Yâr kavramı en somut ve süzme biçimde Karacaoğlan ile şiirimize girmiştir. Halk şiirinde Erzurumlu Emrah da, başka şairler de var ama Karacaoğlan, aşkın ve Türkçenin bir yakasında yüzyıllardır parlıyor. Kimi zaman “Benim çok ömrümü az eylemesin” diyecek kadar umutsuz, kimi zaman “Herkesi sevdiğine verse Yaradan” dizesindeki kadar naif bir âşık. Galiba Karacaoğlan’ın umutla umutsuzluk arasında salınan aşkını en iyi şu dizeler anlatıyor: “Yaylanın karından beyazdır döşün / Uzanıp üstüne ölesim geldi”.

Dünyaya Karşı Duruş Olarak Aşk




Malina - Ingeborg Bachmann

Malina, kuşkusuz bir ‘aşk kitabı’ değildir ama belki de aşk kitaplarının en yakıcısıdır. “Parola, Ivan.” der Malina, “Ve hep, hep Ivan.” Böyle bir aşkın var olduğu dünya, kötü bir dünya olamaz, dersiniz. Ama kötüdür dünya (“Biz, birbirimize götüren yolları bunca zahmetsiz bulabilirken, kentteki kıyım sürüp gidiyor;”). Malina’da altı çizilecek o kadar cümle var ki… Geriye bir iç yanması ve çok sigara dumanı kalır. Kitabın yazarı, “Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?” sorusuna, “Hayır,” yanıtını vermiştir zira, “olamaz, çünkü aşk, bir sanat yapıtıdır.”

Ağıt Olarak Aşk




Ağrıdağı Efsanesi - Yaşar Kemal

“Her yıl Ağrıdağı’nda bahar gözünü açtığında, çiçeklerle, keskin kokular, renklerle, bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağı’nın güzel, kederli kara gözlü, iri yapılı, çok uzun, ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine, bakır toprağın, bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağı’ nın harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağı’nın öfkesini çalmağa başlarlar

Bülbül Hastalığı Olarak Aşk




Mantık Al-Tayr - Feridüddin-i Attar

Feridüddin-i Attar, otuz kuşun yolculuğunu anlatırken, geride, Allah ve Peygamber aşkına dair, yüzyıllardır tazeliğinden bir şey yitirmeyen metinler bırakmıştır. Mantık Al-Tayr’ın sarsıcı sözcükleri, ‘bülbül hastalığı’ olarak tanımlar aşkı. Sır, hüthütün öteki kuşlara verdiği cevaplarda saklıdır. Hüthütün dudu kuşuna verdiği cevapta örneğin: “Can, sevgiliye verilmek içindir.. ancak bunun için işine yarar. Can verirsin de bir an olsun sevgiliye kavuşursun. Âb-ı hayat istiyorsun, fakat canını da seviyorsun.. yürü be… Canını ne yapacaksın? Ver sevgiliye!”

Sığınak Olarak Aşk




Vadideki Zambak - Honore dé Balzac

Bir aşk kitapları listesine pekâla Balzac’ın mektupları da alınabilirdi. Ama roman sanatının yüz aklarından Vadideki Zambak’ta adı geçen Félix de Vandenesse, Balzac’tan; Henriette de Mortsauf da Balzac’ın hayatında önemli yeri olan Madame de Berny’den başkası değildir zaten. Romanda anlatılan, yine ikilemler içindeki bir kadınla, bütün yıkımları başını onun dizine koyarak gidermek isteyen âşığın hikayesidir. Bir de Balzac, romanın başında evrensel bir ders verir: “Bizi sevdiğinden çok kendisini sevdiğimiz kadının üstünlüğü, sağduyu kurallarını bize her zaman unutturmasıdır.” Türkçede Cemal Süreya çevirisi olduğunu da düşününce, Vadideki Zambak’ı okumak şart oluyor.

Masumiyet Olarak Aşk



Eylül - Mehmed Rauf

Eylül'le anılan bir aşkın gideceği yer tükenişten başka neresidir? Suad ile Necib'in, birbirine ancak alıkonulmuş bir eldiven tekiyle ifşa edebildikleri ‘yasak aşk'ları, masumiyetini belki de ruhların müellifi, kalplerin merhemi musikiye borçluydu. ‘İnsafsız rüzgâr’, ‘muannid yağmur’ yalnız o güzel yazın ertesindeki ayın değil, onların ruhundaki çöküşün de adıydı. O aşk ki belki bir yangında kavrulursa tamama ererdi. İkisi aynı ateşte yandılar, zaten bir kere yanmışlardı!

Kılavuz Olarak Aşk



Divan - Yunus Emre

Yunus Emre’den bu yana biliyoruz: “devletli nesnedir aşk” ama aynı zamanda “firkatli nesnedir”. Aşk gelicek cümle eksikler biter, böyle söyler Yunus. Ona göre, “Aşksız âdem dünyada belli bilin ki yoktur.” Mecazî aşktan gerçek aşka geçişte bir kılavuz dur. Âşık olmayan kişiyi taşa benzeten Yunus Emre’nin en çok da şu dizesi: “Bizim sevdiğimiz Hak’tır bu halka göz ü kaş gelir”. Tek dize bütün bir aşk yolculuğunu anlatmıyor mu?

Âb-ı Hayat Olarak Aşk



Dîvân-ı Kebîr - Mevlâna Celâleddin Rûmî

“Ben ol da bil aşkı” demişti Mevlânâ. Nerededir aşk? Bir magma gibi taşıp durduğu Divân-ı Kebîr’dedir: “Âşık dediğin de benim gibi olmalı! Öyle mest, öyle kendinden geçmiş olmalı ki, ne halkla uzlaşmalı, ne de kendisine bir hayrı dokunmalı! / Aşk âb-ı hayattır; seni ölümden kurtarır! Kendisini tamamıyla aşka veren kişi ne mutlu kişidir!”

Bir Ölüm Türü Olarak Aşk



Venedik’te Ölüm - Thomas Mann

Yan yana gelmesi tehlikeli, fakat kaçınılmaz üç sözcük: Aşk, sanat, ölüm… Thomas Mann, aşkın yazgısını bu sözcükler üzerinden kurcalıyor. Ünlü yazar Aschenbach’ın olağanüstü güzel Tadzio’ya duyduğu derin aşk, sanatçının çıkmazı ve hüzünlü bir ölüm… “Motus animi cotinuus”u (ruhun daimi hareketi) daha iyi anlamak için bir yol açıcı kitap…

Tükeniş Olarak Aşk



Kızıl ile Kara - Stendhal

Büyük bir aşk romanı, aslında tam da aşk romanı olmayan yapıttır; tıpkı “Kızıl ile Kara” gibi. Genç Julien Sorel’in ruhundaki çalkantılarla dönemin Fransa’sındaki çalkantıları bir arada okuruz. Stendhal’ın Don Juan’dan bol bol alıntı yaptığı romanına koyduğu epigraf çarpıcıdır: “Gerçek, şu acı gerçek.” Satırlar boyunca Julien’e bazen acır, bazen kızarız. Büyük aşkların sadece hayatta birer kazadan ibaret olduğunu kabul etmediği için severiz de onu. Ancak Madam de Renal’a karşı beslenecek tek duygu, saygıdır. Aşk, iki sevgiliyi de tüketir. Hilmi Yavuz’un bir dizesiydi: “julien ne söyledi madam renal’a”. İşte bu dizenin arkasında çok şey yatıyor.

İhtimal Olarak Aşk



Aylak Adam - Yusuf Atılgan

‘Aşk romanı’ deyince akla sadece somut bir aşk hikâyesinin anlatıldığı bir metin geliyorsa, Aylak Adam, aşk romanı değildir. Ama ilk cümleleri okuduğumuzda ürpeririz: “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” C.’nin peşinden gittiği şey, bir aşktan öte, aşksız olmayan bir dünyadır. Bunun kendince yollarını bile bulur. Ama olmaz. Romanın sonunda dendiği gibi; “Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” Aylak Adam, aşkın -ya da aşksızlığın- yürek burkan hikâyesidir. Peki, aylaklık ile aşk arasında sırlı bir bağ var mıdır? Evet, vardır!

Şefkat Olarak Aşk



Mektûbat - Bediüzzaman Said Nursi


Soğukkanlı bir aşk-şefkat karşılaştırması. Bediüzzaman, Sekizinci Mektup’ta şefkatin aşktan ne kertede üstün olduğunu Kur’ân’la temellendiriyor. Hazret-i Yakup’un Hazret-i Yusuf’a karşı duyduğu şeyin aşk değil şefkat; Züleyhâ’nın hissettiklerinin ise aşk olduğunu hatırlatarak bir derecelendirme yapıyor: Kur’ân’a göre Hz. Yakup’un hissiyatı Züleyhâ’nınkinden ne kadar yüksekse, şefkat de aşktan o kadar üstündür. Sekizinci Mektup’u okuduktan sonra bu değişmez gerçeğin iç rahatlığını mı yaşamalı, yoksa burukluğunu mu duymalı?

Bedel Olarak Aşk



Anna Karenina - Lev Tolstoy

Anna’nın aşkı hangisidir? “Köleleştirici aşk” mı, “adayıcı aşk” mı? Yoksa Anna Karenina, aşkta engel ne kadar büyükse aşkın da o kadar büyük olduğunun apaçık bir kanıtı olarak mı okunmalı? Ne denirse densin, bu büyük klasikte, aşka ilişkin bütün çağrışımlar bir aradadır: Özgürlük, tekdüzeliği kırmak, ikilemler ve sonunda ölüm… Aşkın iki kişilik olmadığı kesindir. Tolstoy’un açıkça gösterdiği şey, Adorno’nun söylediğidir biraz da: “Aşk da toplumsal olarak dolayımlanır.” Anna, aşkının bedelini ödemiştir. Şunu unutmamak gerek: Tutkunun peşinden gitmek, ancak bedeli ölüm olunca, kitlelerin gözünde temize çıkabiliyor.

Dram Olarak Aşk



Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali

Edebiyatta genel nitelemelerin yanlışlığına iyi bir örnek: ‘Toplumcu’ Sabahattin Ali, ‘bireysel’ tutkuyu en iyi anlatan romanlardan birini yazmıştır. Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi’nin bir Alman kadına duyduğu ‘tarifsiz kederler içindeki’ aşk vardır. Romanın son cümlesini okuyunca, yeryüzündeki mutsuz aşkların hayaletlerini üstünüzde hisseder, ağlamak istersiniz. Raif Efendi’nin Maria’ya seslenişi nasıl da ürperticidir: “Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?” Böyledir büyük yapıtlar, hep kaybedişlerden geriye kalanlardır.

Bir Yolculuk Olarak Aşk



Hüsn-ü Aşk - Şeyh Galib

Güzellik olmadan aşk olmaz. Şeyh Galib, Aşk’ın Hüsn’e (güzellik) yolculuğunu olağanüstü sembollerle anlatıyor. Aşk ile Hüsn’ün doğuşlarından “edeb” mektebinde dinlenmelerine, oradan da çileli aşklarına kadar bir dil ve imge ziyafeti. Bu serüvende Aşk, belâları kabul eder, yolu gam harabelerinden geçer, perişan hallere düşer ve sonunda Hüsn’ün delisi olur. Yolculuğun sonunda Aşk’ın vardığı yer Hayret’tir ve şöyle der Galib Dede: “Bundan ötesi değil nümâyân” (sonrası göze görünmüyor). Aşk Hayret’e varır, susulur. Her aşk yolculuğunun mumdan kayıklarla ateş denizlerini geçmek olduğunu bir kere daha anlarız…


Teselli Olarak Aşk



Beyaz Geceler - Fyodor Dostoyevski

İyimser aşkın el kitabı… Sonunda kavuşmak olmasa da her aşk kendince bir mutluluk değil mi? Kahramanımızın sevgili Nastenka’ya duyduğu aşkta, topu topu dört gecenin hatırası vardır. Ama bu yeterlidir işte… Dostoyevski’nin romanı bitirirken söylediği gibi, “Bir anlık mutluluk! Koca bir insan ömrü içinde bu kadarı bile yetmez mi!”

Yüksek Perdeden Aşk



İlâhi Aşk - İbn Arabî

“…Bil ki, sevgi makamı çok şerefli bir makamdır. Gene bil ki, sevgi varoluşun aslıdır…” alıntısıyla başlar İlâhi Aşk. Sevginin, temellerinden yanıltmalarına kadar farklı düzeylerini okuruz. “Varlık bir harftir, sen onun anlamısın” dizesinde anlatılan hâle doğru yol alırız. ‘Yükseklerde yalnız uçan kartal’ İbn Arabî’den yakıcı ve yüksek perdeden bir ilân-ı aşk…

Yıkım Olarak Aşk



Genç Werther’in Acıları - Johann Wolfgang von Goethe

Tutkulu aşkın görkemli klasiği Genç Werther’in Acıları yazıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. (Werther’i okuduktan sonra intihar etmek istemeyen âşık var mı?) Bu yapıtı, sadece platonik bir aşk hikâyesine indirgemek hata olur. Yine de, ortada böylesine bir aşk varsa, sanatsal bütünlüğün ikinci planda kalması kaçınılmaz oluyor. Parmağı dikkatsizlikle Lotte’nin parmağına değdiğinde bile bundan derin anlamlar çıkaran Werther! Sonsuza dek üzgün genç âşıkların hüzünlü sembolü olarak kalacak…

Deneyim Olarak Aşk



Güvercin Gerdanlığı - İbn Hazm

Aşkı ‘teori’ kitaplarından değil de edebiyat yapıtlarından okumak en doğrusu. Fakat İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’nı bu yargıdan ayrı tutmak gerekiyor. “Aşk doğuştandır,” diyen İbn Hazm, yazı tarihinin en soğukkanlı ve aynı zamanda en lirik yapıtlarından birini bıraktı arkasında. Aşkı şöyle anlatıyor: “Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.” İbn Hazm, aşkın belirtilerini şöyle sıralıyor: “İlki, sevgiliyi derinden derine seyre dalmaktır. Sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek, onun yanına oturmanın yollarını aramak, sevgiliden ayrılmayı gerektirecek her türden ciddi durumu hesaba katmamak, sevdiğinin adını kendi kendine tekrarladıkça bundan hoşlanmak… Öyle anlar olur ki, gerçekten birine içtenlikle tutulan kişi büyük bir iştahla yemeğe başlar. Ama sevgilisi hatırına gelirse o anda, artık yiyecekler boğazından ileriye geçmez.(…) Gözyaşları da aşkın belirtisidir.” Şu hadis-i şerifi alıntılamayı da ihmal etmiyor İbn Hazm: “Bir kimse âşık olsa, aşkını namusunu lekelemeden korusa ve ölse, o şehittir.”
Güvercin Gerdanlığı, ölümden güçlü olan şeyin, bize ölümü göze aldıran şey olduğunu öğretiyor. Bu kitabı okumadan, aşk bilgimiz eksik kalacaktır.

Kurtarıcı Olarak Aşk



Sevgili Milena - Franz Kafka

Kafka ile Milena’nın soylu aşkı da başka bazı büyük aşklar gibi sadece mektuplarda kaldı. “Senin” diye imzaladığı mektuplarında şöyle diyordu Kafka: “Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle ‘Senin’ kaldı yalnız.” Bu aşkta kurtarıcı Milena’dır: “Karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin, başka hiçbir şeyin yararı yoktur.” İşte aşk, bazen kurtarıcı oluyor. Edebiyat tarihinin bu en sarsıcı aşk mektuplarını, özellikle Adalet Cimcoz’un çevirisinden okumalısınız.

Bir İstanbul Masalı Olarak Aşk



Huzur - Ahmet Hamdi Tanpınar

Huzur, edebî niteliğiyle olduğu kadar en güzel İstanbul masalı olduğu için de âşıklar için vazgeçilmez. Mümtaz’ın Nuran’a karşı hissettiği şey, tutkulu bir aşkın ötesinde, bir dönem İstanbul’una, neredeyse ‘Boğaziçi medeniyeti’ne açılan bir penceredir. Mümtaz, ‘bir yığın imkân arasından Nuran’ı’ seçmiş ve bu hikaye Tanpınar’ın üslubuyla ölümsüzleşmiştir. Huzur, defalarca dönülmesi gereken bir başyapıt.

Yazgı Olarak Aşk


Kerem ile Aslı


Her aşk yanmakla başlar; Kerem ile Aslı’nınki yanarak tükenmekle bitiyor. Atasözlerine bile konu olan, külleri birbirine karışan bu iki âşığın destanından beri artık “Kerem derdi, Aslı derdi, dil derdi” vardır. Kerem, Ermeni keşişin güzel kızının peşinde dağları aşar. Aslı, Kerem’in küllerini toplarken saçları tutuşunca yanar. Halk edebiyatının “Leylâ ile Mecnun”u da sayılabilecek bu hikâye, hem maddî hem mistik aşkın, yeri gelince de ‘din aşkı çatışması’nın göz alıcı bir örneğidir. Kerem’i, aşkı kader olarak gördüğü için severiz. Âşık öznenin derin iç çatışması bir yana, Kerem ile Aslı’dan öğrendiğimiz değişmez bir gerçek daha var: Trajik olan aslında tek taraflı aşk değil; ‘engellenmiş’ karşılıklı aşktır.

Sevgili




MİLENA'DAN ORTAK ARKADAŞLARI MAX BROD'A…
Sizden çok büyük bir dileğim var;bilirsiniz,Franz yazmaz durumunu,'iyiyim' diyor,'sağlığım gereğinden daha da iyi'deyip geçiştiriyor hep.Çok güç bu sevgili adamı anlamak.Onun için size yakarıyorum,gerçekten yakarıyorum size:Üzüntülerinin nedeni bensem,ağrılarına benim yüzümden katlanıyorsa,hemen yazın bana,olur mu?Ele vermem sizi söz veriyorum.Yazacağınızı ummak bile rahatlattı beni.Nasıl yardım edebilirim ona,bilmiyorum;gene de bir yardımım dokunabileceğini sezinlemiyor değilim.İnsan sizi sevmek,sizinle övünmek zorundaymış…Franz öyle diyor.Ben de aynı şeyleri duyuyorum sizin için: Sonsuz bir güven var içimde size karşı,şimdiden teşekkür ederim.


Milena

Hayat Bana Borçlu






“benimse hayattan alacağım koca bir hakkım var
bir mutluluk borçlusun bana hayat”




Milena

Niçin?






Ona (!) niçin âşıksın?

Bu niçin'in için'ini açıklayanlar arasında bir tane bile 'âşık' bulunmaz.




Yokuş





Hayatın teyemmüm hali şimdi
Yaşamın bu dik yokuşunda...




Siyah

Gece








Yüzümü Kırbaçlıyor Gece...





Siyah

Üveyikce







avazımca ağlamıştım

bu (kanayan) ayrılığa

bir üveyiğin ilk aşkı kadar

çukur kalmıştı yokluğun

neyi bassam boşluğuna boş



dokunma anne

bütün kadınları yok sayacağım yoksa


Ahmet Uysal

Umut





Sen vurmasaydın

bir yerlerde

Çocuk yüzüyle bekliyor olacaktı/

umut bizi/…



Hikmet Kızıl

Gece



Geceye yağmur yağıyor
Hayaller sırılsıklam
Bir özlem düşüyor ıslak kaldırıma
Sevgilinin kalbine yürüyor bir adam
Gidenler bin pişman


Şiire yağmur yağıyor
Cümleler sırılsıklam
Bir söz düğümleniyor boğazında kalemin
Kâğıda kalbini döküyor bir adam
Harfler bin pişman


(Siyah)

Mechul Kaza'dan

“kaza yerinde, enkazdan kalan parçalarımı topluyorum,
eksik var…”











(Siyah)

Evinamın...





Birçî mam, tî mam,
Şev xayîn, şev tarî bû,
Can xerîb, can bêdeng,
Can wesle wesle…
Û destê min di kelemçê da
Bêtitûn, bêxew mam,
Evîna te ez cîh nehîştim


Ahmet Arif

Ayrılıktır aşk!




Her aşk yetiştiği toprağın ve coğrafyanın halini alır.
Kimisi kır çiçeği kimisi deniz, kimisi çöl kimisi şehir
Yağmur gibidir düştüğü yerin kokusunu verir
Özgürlük tadında, tutsaklık tadında, özleyiş tadında bekleyiş tadında
Yaşayanların gözbebekleri kadar farklıdır bakışları
Tek benzerlikleri vuslatsız acılarıdır.
Ayrılıktır aşk!




Siyah


Mevlana ve Şems ve aşk




GAZOZ İÇİP SERHOŞ TAKLİDİ YAPMAK

Yazarları hakikate ihanetle suçluyor değilim. Hâşâ! Bilâkis mecaz ve misal'in, metafor ve allegori'nin özüne sadakatsizlik ettikleri için kendilerini eleştiriyorum.



Meyhaneye girip ayık çıktıkları için... Gazoz içip serhoş taklidi yaptıkları için... VE dahi 'Hâmuşan'da susmak yerine nârâ attıkları için...




Değilse, sarhoş olanınız bir adım öne çıksın! Günah çukuruna batmış olanınız! Aç kaldığı için kendi yaptığı putu bizzat yemek durumunda kalanınız! Bir kez olsun Tanrı'yla başı belâya girmiş olanınız! Küfr-ü hakikî'nin asaletiyle yeryüzündeki tüm tasdikleri redde cesareti olanınız! Terki terk edeniniz!


Şems'in şöyle dediğini duyar gibiyim:


Siz neyi inkâr ettiniz, neyi terkettiniz? Hani küfrünüz nerede? Reddiniz? İtirazınız? İnkârınız? Öfkeniz? Safi imansınız maaşallah! Hiçbir itikadı (!) incitmeyecek denli sığ suları yeğleyen ikiyüzlü kalbinizin kılavuzluğunda yürüyorsunuz!

Zarar edenlerin zararından kâr etmeyi başarıyorsunuz.




Dücane Cündioğlu/Yeni Şafak / 29 Ağustos 2009 Cumartesi


Lili...




Düşme lili
Nemrut'un ateşi daha da alevlendi
İbrahim gideli
Söndüren yok bilesin...


Siyah

Vuslatımız...




Ah zara!
Melekler ayaklanır mı ruhların ağlayışında
Kutsal göğün altında bu denli kirlenirken insan
Yorulur mu hayaller gecenin bir vaktinde
Yüzlere bulaşmış bu kadar ihanet de neyin nesi
Sus zara sus
Gizliden gizliye kabarıyor deniz
Uyansan bir ikindi vakti
Son nefesini tükenmek üzere olan bir çoban kuşu sesiyle
Düş/sen hayata
Sade bir el yordamıyla işaret etsen yıldızları
Düşer mi bizim de payımıza bir avuç vuslat…


Siyah

Dücane...






Aşk koşulsuz olandır. İçinde 'çıkar' ilkesinin olmadığı tek insanî edimdir. Külliyen hazdır. Bütünüyle zevktir. Süreç içerisinde oluşmadığından her türlü koşuldan, her türlü kuraldan âzadedir. Anî'dir; yani anda varolur; bir anda...



Dücane Cündioğlu / Yeni Şafak

Umman...





Özlemim hüzün ummanımı gizliden gizliye besliyor
Kaç lili kaç, bak deniz kabarıyor...



Siyah

Yaralarıma tuzdur adın...





Çileden uçurumlar duruyor avuçlarımda
Adını yaralarıma tuz diye biriktirdiğimden beri
Bakışlarım bir daha hiç kalkmadı, ölüm çığırtkanlığı yaptığım yerden…




Siyah

Verge...






Tanrı'ya inanan adam olmak kolay,
asıl zorluk Tanrı'nın inanacağı adam olmakta!



Dücane Cündioğlu


Ere daye...





Daye Tu Megri




Siyah

Gözlerim...






Ardın sıra kazaya kaldı gözlerim...




Siyah

Gölge





Güneşin gölgesi kadar gizemli ve gizlisin işte...



Siyah

Ah'ım kalır........




Bilelim ki, çizginin iki tarafı da cehennem.

Ve seçmek zorundaysak birini, ben; saçlarımda sevda rüzgarıyla düşmek istiyorum ateşe.

Farzedin ki ben bir kelebeğim ve ateş biricik sevgilim.

Yanmazsam eğer ah'ım kalır........


Sümeyye AKKÖK

Hiç Yaşanmamış Bir Aşk




Kitaplarla hemhal olanlar bilirler ki bir okur için kitapların içeriğinin yanında yazarların yazı üslubu da bir o kadar önemlidir. Ahmet Altan’ın benim hayatımda yazarlar kategorisinde başköşeye oturması ruhuma yakın hissettiğim üslubundan ve olaylara bakış açısından olsa gerek.

Tıpkı “Ahmet Altan’ın Kristal Denizaltı”ndaki Adam de Luks’un hayatı gibi. “Bizim de kaderimiz bazen bir başka insanın yüzünün ardından yada bir olayın içinde, yada bir sözün bir meselenin sonunda saklıdır"

17 Temmuz 1793'te, Paris'te, şimdi adı Concorde Meydanı olan Devrim Meydanı'na giden yollarda büyük bir kalabalık kaynaşıyordu ve o kalabalığın arasında hangi kadere doğru yürüdüğünü bilmeyen İsviçreli genç bir adam vardı.
O gün o saatte orada bulunması tamamen bir tesadüftü.
Adı Adam de Lüks'tü ve eğer o gün orada olmasaydı ne böyle bir acı çekecek ne de biz onun adını bilecektik.

Kalabalık dalgalandı bir an.
Uzaktan bir kağnı gözüktü.
Arabanın içinde, kırmızılar giymiş, parlak kestane rengi saçları ensesinden kesilmiş, biraz uzunca yüzünün solgunluğuyla tam bir tezat teşkil eden iri mağrur gözleri inancının ihtirasıyla parlayan genç bir kadın, elleri arkasından bağlı olarak ayakta duruyordu.
İki gün önce, yakalandığı bir cilt hastalığı nedeniyle hayatının büyük bir kısmını su dolu bir küvetin içinde geçiren Fransız Devrimi'nin ünlü liderlerinden Marat'yla, muhaliflerini ihbar edeceğini söyleyerek buluşmuş ve konuşurlarken koynundan çıkardığı bıçakla bu hastalıklı devrimciyi küvetinde kalbinden vurup öldürmüştü.

Yirmi dört yaşındaydı.
O sıcak temmuz günü giyotine götürülüyordu.
Biraz sonra gümüşi bıçak inecek ve başını kesecekti.
İsviçreli genç adam Corday'ın yüzünü gördü.
Daha önce onu hiç görmemişti, tanımıyordu, sesini bir kere bile duymamıştı.
Kalabalıklar biraz sonra öldürülecek olan Charlotte Corday'a baktıklarında devrimin liderlerinden birini öldürmüş bir kadını görüyorlardı.
Genç adam diğerlerinin görmediği bir şey gördü.
Onun ne gördüğünü hiç kimse bilmiyordu.

Arabanın yanında yürümeye başladı.
Corday'ın gözlerinin bağlanmasını, dizüstü çöktürü-lüp başının giyotinin yuvasına yerleştirilmesini ve bıçağın inişini seyretti.
O kısacık sürede sesini bile duymadığı bir kadına âşık olmuş ve o kadını sonsuza dek kaybetmişti.

Aniden âşık olduğu o kadına kavuşması mümkün değildi, ama belki daha da acıtıcı olanı, o kadınla ilgili hayal kurmasına da imkân bulunmamasıydı.
Genç İsviçreli, idamı seyrettikten sonra gidip muhafızlara kendisinin devrime karşı olduğunu ve devrimden intikam alacağını söyledi.
Önce tam olarak ne yapmak istediğini kestiremediler, ama o kadar çok bağırıp çağırdı ki, tutuklamak zorunda kaldılar.
Mahkemeye çıkardılar.

Mahkemede de devrime olan düşmanlığını dile getirip giyotinle idam edilmek istediğini söyledi; sevdiği kadın gibi ölmek istiyordu; sanki bir an görüp kaybettiği kadına, eğer o kadınla aynı şekilde ölürse kavuşacağına inanıyordu.
Sonunda, biraz istemeye istemeye de olsa onu idama mahkûm ettiler.
Bir sabah, gömleğinin yakasını ve ensesindeki saçlarını kesip bir kağnıya koydular.
Onun arabaya binişine tanıklık etmiş bir tarihçinin yazdığına göre, ölüm arabasına 'sevgilisiyle ilk buluşmasına giden bir delikanlı gibi' sevinçle ve arzuyla binmişti.
Giyotine gülümseyerek çıktı.
Bıçak indi.

O genç adam, bir yaz sabahı bir yüze rastlamıştı; o yüz bir şey söylemişti ona ve bu her neyse, bir daha onu duymayacağını düşünmeye bile tahammül edemediğinden başını istekle giyotine koymuştu.
O yüz onun kaderini değiştirdi.

HİÇ YAŞANMAMIŞ BİR AŞK, yeryüzünün en büyük ve en unutulmaz aşklarından biri olarak yazıldı insanların o karmaşık tarihine.
Bir insanın bir başka insanı kendi hayatından bile çok sevmesini sağlayan ve gücüyle herkesi hem ürpertip hem de kendine çeken o tuhaf kudret, varlığını kanıtlayacak bir hikâyeyi daha ekledi dağarcığına.




Çarmıh





Çıkınımın içinde bir çekimlik nefesim...
Senden geriye payıma yok/sunluğun düştü
Biliyorum tüm cümlelerim yaslanacak bir mezar taşı arar...
Andolsun incire ve zeytine, teke ve çifte
Ben İsa'yı görmediysemde çarmıh devrini iyi bilirim




Siyah

Ümitlerim





Ümitlerim med-cezir’leşti her yağmur sonrası
Nice zaman winzip’ledim acılarımı, taşmasın göğüs kafesimde diye
Baharın gelişini gülüşüne gerekçe bağlamaz baykuşlar, bil sevgili…



Siyah

Bu Şiirde Kal Bari...






Kaç zamandır kurmaya çalıştığım derme çatma hayallerimi gelip yıktılar
cani gerçekler...

Bende gideceğini bildiğim için sen koksun diye tüm şiirlerime sürdüm seni
bu şehirden gitsende bu şiirde kal bari...




Siyah

Nafaka...






Ah kalbimin ağlama duvarı
Ömrümün nafakasıymış seni sevmek...
Şimdi kalk da bir dilek tut bak güneş batıyor



Siyah

Sargı...






Yine yaralarım kanıyor, bana sevgilinin gözlerini getirin sarayım
pardon sargı bezi diyecektim...





Siyah

Kalbin Yırtık Hali...




" Uzun süre, çatlarcasına koşan bazı cins atların
koştuktan sonra dinlenirken dişlerini damarlarına takıp çekiştirdiklerini
bu şekilde rahatlamaya çalıştıklarını söylerler.
Ben de bıçağımın ucunu kalbime soksam ve biraz yırtıp açsam nefes alabilir miyim acaba...? "






Genç Warther'in Acıları

Aşk...



Güneşe varmakla eş değerdir aşk'ta vuslat...

Siyah



Patika...



Bu yol kesilince aşk eşkıyaları tarafından
Çıkar cebinden saklı mahrem patikaları
Haydi karanlık dikenleri uyandırmadan koş
Yolumuz baya var daha güneşe lili…


Siyah

Git...



Lili…
Gülüşün boy verir şiirlerime
Selvi, akasya, ıhlamur, şimşir…
Her nakaratımda
Sensin tekrarlanan
Her acım bir sonraki ağrıya işaret
Her bir özlemim yokluğuna alamet…
Ne ki kuşların kanatlarında damlayan…
Gün dönümü vaktimin
Küflü bir manzaradır senden geriye kalan
Ve heyelan düşer hayata
Gideceksen…
Göğe sinmiş kokunu
Güle düşen rengine
Ve hayatı anlamlaştıran hayalini
Al da git…


Siyah


Cam Kırığı...



“ Ne çok yoruldu gözlerinde kalbim
Kaç tesbih tanesi döküldü dilimde
Kırgın geceler düştü yüzüme
Cam kırığı varlığın ”


Siyah

Diyarbakır Cezaevi



Babası Beddi Tan Diyarbakır Cezaevi'nde işkence sonucu ölen araştırmacı-yazar Altan Tan, Diyarbakır Cezaevi'nin spor salonuna dönüştürülmesine tepki göstedi.

"Orada babam öldü oğlum oynayamaz"




Altan Tan

Zaman...




Kaç aşk boyudur zaman
Bilir misin?


Deney...




Bir kenara not edelim; Gazze’de de artık savaş yok! Buna savaş demek bir deney halini görmezden gelmek demektir. Şöyle söylemek de mümkün artık dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan masum ve mazlum halklar üzerine girişilen bir saldırı Gazze’den ilhamla daha acımasız hale dönüşebilir.

Gazze gittikçe şiddetin deney alanına dönüşüyor zira…




TARIK TUFAN

Hüzün...



sevmeler yalanlara bahşiş diye veriliyor
hüzünbaz yollarda şarampole düşmüş
hayat kırıklarımı alçıya alıyorum..
müsait bir kalpte inecek var..



Çöl...




gözlerim ihanete ihbar taşıyor
kuşkulu bir cinayeti fısıldıyor kaşlarına
sözü namluna sürmelisin şimdi
en yaralı yanımdan vurmalısın beni
çünkü uçmak düşmeyi göze almaktır




Kahraman Tazeoğlu

Deneme...





kaybolursam şarkı söyle...






(Mor ve Ötesi)

Cemil Meriç



Cemil Meriç'in acıları hakkında artistik sözler söylemek dilini ve ruhunu yakar insanın. Cemil Meriç bugün her entelektüelin mutlaka uğraması gereken bir mabettir. Bu mabedi yağma ve yağmacılardan muhafaza etmek Müslüman Sanatkarın vazifesidir.





Saliha MALHUN

Yaşasın Delilik...



İnsanlar deli olmakta çok haklıdırlar... mesela Sokrates günün birinde akıllı olmaya kalktı baldıran zehrini içmeye mecbur bırakıldı...




Cemil Meriç

Bildiri...



"Derviş devrimcileri hatırlamışken:
Bir bildiri hazırlamalıyız.
Kâğıt-kalem çıkar ve yazmaya başla."

O söyledi, ben yazdım:

Görkemli Afro-Amerikan Devrimi'nin lideri Malcolm X: Nation of islam'dan aldığı kıytırık maaşa talim etti. Yaşadığı ev ve sürdüğü araba teşkilata aitti. Giderken ardında dünya malı namına bir şey bırakmadı.

Görkemli İran Devrimi'nin lideri Ayetullah Humeyni: Kum şehrinde yoksul bir kulübede yaşadı. Az yeyip az içti. Tahta, koltuğa, sandalyeye itibar etmedi; yerde oturdu.

Görkemli Boşnak Devrimi'nin lideri Aliya İzzetbegoviç: 'Şerefine' verilen bir ziyafette, sofradaki envai çeşit yiyeceklere ürpererek baktı. "Yazık!" dedi, "Bunlar Saraybosna'nın yarısını doyurmaya yeterdi.".
Malcolm, Humeyni, Aliya: Debdebeden kaçtıkça büyüyen adamlar... Bu, Sultanahmet Camii'nin göğe uzandığı halde uhrevi bir tad vermekte zorlanmasına karşın, toprağa yakın olarak inşa edilen Bursa Ulu Camii'nin insanı uçurması gibi bir şeydir. Ve Malcolm ve Humeyni ve Aliya, toprağa yakın durdukça yükseldiler.
Derviş devrimcilerin kuru ekmeği yolumuz aydınlatıyor. Onları çok sevdik. Ve onları överken içimiz hep rahat oldu.

Milletin sırtında sefa sürenler utansın!

"İmza?"
"Devrimci Adalet Partisi."
"Öyle bir parti yok dedik ya üstad."
"Var işte, görüyorsun."Bildiriyi çoğaltıp İstanbul'da beş yıldızlı bir otelde İslamcı bir liderin kızının şatafatlı düğün töreninde dağıttık.

"Sırada ne var üstad?"

"Şimdi namazlarımızı kılalım. Sonra ceplerimizdeki paraların hatırı sayılır bir kısmını başkaları için harcayalım. Gayb'a inandığımız gibi bunları da hep yapalım."

"Yani diyorsun ki: Sağa-sola nutuk atmakla iş bitmiyor. Kendi Müslümanlığımızı mütemadiyen gerçekleştirmeliyiz."

"Aynen öyle diyorum."

Toprağa yakın bir cami bulmak ümidiyle yola koyulduk.


Hakan Albayrak/Ebuzer

Yalan...





ve ayağını kaldırıyor dünya,konuşurken benimle...



İbrahim Tenekeci

Sensizlik...





"se(n)sizliğin saplanıyor içime"





siyah


işte böyle sevgili humeyni...



Kum şehrinde, İmam Humeyni'nin bir zamanlar yaşadığı yoksul kulübe ile
cenazesinin bulunduğu görkemli anıt mezarın arasında bir yerde durduk.
"Kadere bak" dedi Ebuzer, "İmam şu fakirhanede yaşamayı seçmişti.
Fakat sözümona takipçileri olan insanlar
onun tercihine saygı göstermediler.
Yoksul halkın hakkı olan milyonlarca dolara kıyarak
sarayları kıskandıran bir mezar yaptılar Humeyni'ye.
Halkın yoksulluğunu paylaşmayı şiar edinmiş bir adamın
mübarek hassasiyetine sövmek değilse nedir bu?"
İmam Humeyni'ye yazdığım bir şiir vardır.
İçimden o şiiri okumak geldi, okudum:

işte böyle sevgili humeyni

seni pink floyd'un bir şarkısıyla anmak da varmış

how l wish you were here

bu beş yıldızlı otelde
rulet masasının dibinde

islam felsefesini tartışırken üstadlarımız
pat diye peydah olmalıydın sen
yerde, eski bir seccadenin üstünde
oturup öylece susmalıydın

bir de mehdi haşimi olmalıydı yanında
bre gafiller diye gürlemeliydi

kurşun geçirmez camlardan halkın sesi geçer mi?

ah hurma dalları

yoksul mescidim


Hakan Albayrak/Ebuze

Bunalım...



Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunusunuz.
Psikoloji ile ilgili neler yapıyorsunuz?
Bunalıma giriyorum.



Alper CANIGÜZ

Oyun...



Hayat; ikinci kez çağrılmayacağın bir oyundur.
Zevk verici ve acı çektirici bir oyun, inanç ve aldatma oyunu, maskeler oyunu, onu sonuna kadar oyna, ister oyuncu olarak ister izleyici olarak. İzleyici olman daha iyi, içinden kolay çıkarsın.



Amin Maalouf / Doğunun Limanları


Lal...




karmaşa içinde sessizliğim
kim vurduya gidecek bir cinayetin izinde
her bir sancıya kan sıçrarken
beyaz tebeşirle çizecekler olmadığım yeri
haberim sekiz sütuna manşet olacak


sonra sensizliği kovalayacaklar her köşe başında
fail-i meçhul diye anılmaktan kurtulacağım
suç aleti gözlerini bulacaklar eski bir anıda
uzun mesafeli kısa bir aşkla ateşlemiş diyecekler
gitmekle benden kaçamayacaksın



bazen son bulmak istiyorum
ama sen beni hiç şeklinde bulup kanatıyorsun





syrus

Syrus...




benim bu aşktan alacağım var

hele yaz geçsin..





syrus


Kusur...




Agam kusura kalma kendimi kurtarmam gerekti.

... Kurtarabildin mi bari?...




Yavuz Turgul'un Muhsin Bey Filminden


Yaşamak...






"ne çok acı var"








Cahit Zarifoğlu/Yaşamak



Kaybolan Çocuklar...



Şimdiki Zamana ait bomboş ve ölü anlar
ne başka yer ne başka zaman
bizler için hala biryerlerde çalınan
sis çanları var
belki bir gün buluşur diye
aynı ormanda kaybolan çocuklar


Murathan Mungan

Sis Çanları



ağır yol, uzak yapılar
yaklaşmak için yaklaşık tanımlar
onlarla çıktık yola
yollarda kaldık
sis bastı her yanı
tutukluk çeken silahlar gibi
sözcükler, fısıltılar, mırıldanışlar
eksilerek vardık bir yapıya

Murathan Mungan


Özlemek...



Bazen hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silip aklımızdan çıkarmak isteriz
Onlar yokmuş gibi davranmaya, onlar hiç olmamış gibi yaşamaya çalışırız.
Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkarıp atarız.
Atılan her parçayla birlikte içimizde kocaman boşluklar oluştuğunu sonradan fark ederiz

Belki de geçmişimizde en çok özlediğimizi unutmaya çalışırız

Ahmet Altan'dan esinlenerek...




Gece Nöbeti...



Sen geceyi tutuyorsun..ben nöbetini..
Uzak dağ kışlalarında..
Görmüyoruz birbirimizi..
Usul usul sis iniyor..
Kopmuş yollara..
Işığı hafif..uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin..
Bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda..

Murathan Mungan/Gece Nöbeti

Huzursuz Ruhlar...



Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Ahmet Altan

Yalnızlığım...



'Yanımda kimse olmadığından değil yalnızlığım,yalnız olduğumu söyleyebileceğim kimse olmadığı için yalnızım ben'

Ahmet Altan

Kırlangıç...



Birini can kulağıyla dinlemeyeli çok uzun zaman olmuştu.
İnsanlar konuştuğunda ta uzaklarda yaralı bir kırlangıç arkadaşlarının bir çoğunun öldüğünü ve benim kalanlara yardım etmem gerektiğini bağırıp duruyordu.

Tarık Tufan