Wednesday, May 19, 2010 9:04:14 PM
ARMAN ŞEN
Dün gece öteki kendimle karşılaştım
Korku mu acıma mı bilmem
bağırdım ona
Uzaklara düşmüş öküz gibi bağırdım
Ne yalnızdı, ne tamamlanmazdı!
Çare bulamazdı kimse onun derdine
Sen dedim, aman vermeyen keder aşkına
yüzüm olup kal bu defa
Sen dedim, saçları karmakarışık cinlerin aşkına
işte burada duvarda bir resim olup kal bu evde..
Kalmadı gitti, kendinden yola çıkıp kendine giderek
Sanırım buydu o bütün nehirlerin denize ulaşma arzusu...
Sunday, February 7, 2010 5:25:38 PM
ARMAN ŞEN
Sevgilim, bazen keşfedilmemiş bir cennet oldun bana
Ve bazen mezar,
dönüp bir çocuklukta öldüğüm sürekli
**
Ruhun özgürlük gibiydi, ulaşıldığında yiten
Ey sevgili, sende aradığım yalnızca
kimsesizliğimdi
**
Bugün şunu anladım sevgilim
Sevmekle öldürmek arasında bir ilişki var
Ya da öldürmekle sevmek esasta birdir
Thursday, January 28, 2010 12:06:19 AM
ARMAN ŞEN
Biz sonsuz seven ve sevecek olanlar
Ayetimiz açıktır
Aşkı kitabe edinen kalpler biziz
Sevda sessizliği dolaşırız bütün zemherilerimizde
Karanlık mağaralarımızda soluk ateşler şimdi,
bütün hayellerimizi birleştirdi kendi ışığında
Hayat içinde kalbimiz rüzgar gibi uğuldasa da
Hayatımızda yok bir şey gidenlerin dışında
Sürüklenir ömrümüz kırık kanatlı bir kuş gibi
Ah sürüklenir ömür gidenlerin ardında...
Saturday, November 28, 2009 1:25:25 AM
ARMAN ŞEN
ı
çürüten günahlardan
özün cüzzamından yıkan!
yoksa mahşeri kurulur tabiat ananın
büyük divandır o
büyük bir rüzgardır, haberidir yargılamanın
rüzgara açılmayan kapılar yerle bir olur
pencereler tuzla buz olur onun şarkısıyla
binyıllık suçlar birer birer ödenir
anlamadığını anladığında
yasaları değişmiş olur dünyanın
ıı
hatanı mahkum edecek başka bir beden arama
boşunadır, kısacık bir an için çözümdür
anlamazsan bunu eğer, cinayettir yaptığın
tanrılar meclisi karar verir, öfke yaydan çıkar
kendi yokoluşunla arınır bedenin
ııı
unuturum diyerek kaçma kendinle hesaptan
vatansız kılarsın kendini kendi içinde
boş bir inanç edinirsin kalbinde
''kurtuldum!'' diye haykırır ruhun
fakat bir geleneği vardır kendinden kaçanların
o da elçisi olmaktır ihanetin, teslimiyetin
ıv
yüzüstü bırakma soluğunla ısınanı, ihanet
kendi insanlığından caymaktır
kendi özünden soyunmaktır
ihanet ettin mi bir defa, bil ki
artık hep ona meyledersin
kendi içinde ve bu yüzden heryerde
tüm kainat içinde evsiz kalırsın
v
kalabalıkların uğultusuna ram olma
olursan eğer, tarih yapanlardan değilsin
düşle gerçeği geç barıştırır çünkü halklar
onlar değilmidir;
en soylu evlatlarına dayanılmaz acılar çektiren
sonra da asırlar boyu çocuklarını
onların çığlıklarıyla besleyenler?
vı
yarının için savaş tüm ruhunla
''ana rahminden mezara dek'' diyenlerden olma
başlangıç elinde değildi belki -amma-
zamanı değiştirip sonu belirlemek elinde
kendi terinden imanı, imanından geleceği
yani ışığın aydınlattığı yeri yaratınca
işte o an haykıracaksın, -bu benim!
vıı
umutsuzluk zehrini öğren ki umut yaratasın
o zaman kişi değil, büyülü bir muska
sihirli bir sükunet olursun
ayaklar yaratırsın büyük değerlere yürüyecek
aşk gibi, özgürlük gibi
ulaştığında yitseler de
vııı
kadın suskunsa, uyuyor sanma
sessizliğinin tekin olmadığını unutma
onda geçmiş vardır, zaman vardır
hafife alma onu, yaklaşırsan
çeliği işlemeli hançer olup yaklaş
yoksa sakın
ıx
acıya anlam vermeyi öğren
zulüm mübarektir ilahidir, tanrı
sevdiklerine zalimler eliyle ulaşır, acıyla öğretir
acıyla öğrenmek nessiler boyu yer edinmek
ekmeğe ve şaraba anlam vermektir
anlarsan, alevinle aydınlanacak kavimler
küllerinle beslenecek hakikat
x
kelimelerin gücünü anla!
sözlerin büyüsünü hissetmeden
akrebin zehrine, yılanın nefesine
derman olup efsun yaratamazsın
Muhamed'in rüyasına, Zerdüşt'ün çığlığına
tercüman olup -oku- diyemezsin
Sunday, November 22, 2009 3:51:16 PM
ARMAN ŞEN
ı
bütün rüzgarlarda andığımız güzel
çocuk oluşlarımızda peygamber bulutumuzdun sen
ne çok yağmurlar bulaştı dudak kıyımıza
ikimizin gözkapaklarında hep aynı yağma
ıı
şimdi uyuyor öteki bir köy içinde
mağarasında uyuyan soylu
dağ ve meyva ağaçları altında kış olup geçiyor
resim diyor uzak olan herşeye
gözleri kızıl korlara dönerek
ııı
ve ben
neden hâla anlamadım, anlamadım neden
neden gerçekte sende olanı hep uzakta ararım
sende olanı sana bütün uzaklardan getirmek isterim
Friday, November 13, 2009 8:03:02 PM
ARMAN ŞEN
ömrü yedi gün yedi gecedir bir kelebeğin
demek bu yüzden telaşla dolaşır
çiçekten çiçeğe, ottan dikene
tadını çıkarmakta sayılı günlerin
bir de kaplumbağa vardır
tamı tamına bir asır yaşarmış
ama sırtüstü düşünce kenara
bir daha doğrulamazmış
demek bu yüzden ağır ve sabırlı oluşu
bildiği yolda telaşsız, heyecansız yürüyüşü
ne üzülmeli kelebeğin kıt-kanat ömrüne
ne kıskanmalı kaplumbağanın ömrünü
herkesin yaşamı kendinin
her su kendi yolunda demeli...
Wednesday, October 7, 2009 5:20:48 PM
ARMAN ŞEN
Sen gidince
O karanlık sinmiş usul gecede
Ve sonra, hani ben de gidince
Kaldı orda kalbim, o tutsak sincap
o göğsün kuyusunda
Şimdi ise,
Şiirler çiğnenmiştir artık,
yazıtlar lağvedilmiştir
Aşktan feragat hükmünün hakim olduğu
bu yalnızlıklarda
Her sevenin başkasının sevdasına ağladığı
bu çok kişilik akıntılarda
Daha sevmemiş çocuklar dahil
herkes terkedilmiştir
Sanmaki sadece sevdalardan
Sadace aşklardan umutlardan değil,
herkes kendinden kaçıp gitmiştir
Hani o karanlık gecede...
Wednesday, October 7, 2009 5:20:34 PM
ARMAN ŞEN
''Bu gece, yaşlı şehrin göğü altında,
mescit yalnızlığında yürüyen bir kadın görüyorum
O giderken
Hayat bir sure gibi geçiyor önümden
Okuyorum, ve
sürekli uzaklık hissi veren
şehirlere özlem duyuyorum
Tam benim yüzümün yaşındaki o kadının
ve benim gecemin içinden
Geçip gidiyor İstanbul sokakları''
Vaay! Güzel şehir!
Böyleydi karanlık sokakların
Böyle çekip giderdi hep
Geçip gidenlerin konak bildiği kent!
Asıl sokakların hüznümüzden oluşur ya
Tüm evlerinin balkonlarında halimiz asılı ya
Bilmezler bunu
Bilmezler isyan yazıtlarımızın sergisi olduğunu
Vay istanbul!
Turna tasvirim!
Apis boğam!
Kuştüyü kalemim!
Ve köle sadakatinden ucuza alınmış
ıslak cariyem!
Bu uzun gecede
Siyahı doladığın ak boynumda
Barbar sellerinin aktığı al kanımda
Göğüs sandığımda
Kınımda
Sana özlem duygusu var
Sunday, September 13, 2009 9:26:09 PM
ARMAN ŞEN
'' İfritlere tutsak düşen baba oldu ilkin
Geride ruhunu bırakarak uzaklaşmıştı evinden
Yani toprağa ve işte bu yüzden de çocuklarına ihanet etmişti
Derken kavmim için en derin uçurum olan,
o deniz kıyısındaki kente yerleşti.
Evlerinde dul bir kadının yaşadığı ifritler,
burada yakaladı onu.
İşte esmer bıyıkları olan o dul kadın,
onu buyur etti, siyah bir sandığın içine.
Baba da çok acıktığından olacak,
bir kucağa girer gibi girdi sandığın içine.
Kadın kapağı örtünce, baba sesiyle birlikte
artık bir daha çıkamayacağı o karanlıktaydı
Ve anladı ki hayat,
tüm masallardan daha öte, daha ulaşılmazdı.
Sonra Sarya, yani daha ana karnındayken
terkettiği kızı doğdu...''
-I-
Doğduğu gün ölümü tanıdı
hatta hayatı ölümün kendisi sandı
kimsesiz kız, kimsesi yok, kim besleyecek
ve şimdi de anası bıraktı onu toprağa ve gitti
Ne yapsınlar
onu bir ormana götürüp,
çalılara ve dökülmüş yapraklara yağan ince ve güzel
ilk karların altında
kurtların uzun sessizliğine bıraktılar
bir günlük bebek küçük kız, bilinmez bir derinlikten,
düşen o soğuk ve bembeyaz çiçekleri süt sandı
yani ilk kez orada o zaman, gökyüzünü uzak,
ağır bulutlardan memeleri olduğuna inandı....
-II-
İşte ne olduysa, birden ninesinin aklına,
bir dağın da gülümseyebileceği falan takıldı
bunun üzerine nine -Ayşe idi adı herhalde-
ormana bırakılmış bebeği bir akşam alacasında
ve kar altında uzun çığlıklarla aradı
Sarya düşündü, demek ki hayatın
uzak bir nineye benzeyen çığlıkları vardır
Geldi buldu bebişini,
kavradı ince esmer kemikli elleri,
uzun parmaklarıyla küçük bedenini
Pişmanlık bildirdi, af diledi
Götürüp bir ocağın önünde,
bebiş kızı bakırdan bir siniye yatırdı
onu orada uzun ve yırtıcı çığlıklarla
kendisi de ağlayarak,
kırk avuç karla yıkadı
kırk tas su yerine
kırk övgü ve kırk dua eşliğinde,
kırk erdemi öğütleyerek
''yaşasın'' dedi, ''hepimizin yaşadığı günleri''
''paylaşacak o kadar çok acımız var ki'' dedi
''elbet sana da düşer sızılardan,
utançlardan ve gururlu açlıktan bir parça''
Böyle dedi ve onu eski,
Van işi fistanlarından kestiği kumaşlara sardı...
-ııı-
Sarya büyüdü derken ve büyürken,
mesela yedi yaşında
yeryüzünde bir de,
İbrahim adında bir çobanın yaşadığını anladı
Hatta gördü bile
O zamanlar çobanlar derin, güçlü ve hükümrandı
İşte, ulaşılmayan bir tabiattan sırlar getiren o çoban
her akşam üzeri nerden gelirdi?
Akşam üzerinden mi acaba?
Her ne ise, Sarya her akşam onu aynı tepede beklerdi
İbrahim,
yıldızları beyaz ve siyah keçilerin gözlerinden alıp
göğe bırakarak bir daha gidilmeyecek dağlardan,
genizde bir uzaklık hissi bırakan çiçekler getirirdi
zambak ve dağ lalesi,
kara ve mavi çiçekleri
yedisinde bir yetim olan Sarya'ya
Tabii bu arada hiç sezdirmeden aşkı da geliştirdi...
-ıv-
Sarya, anası babası yaşardı ama,
o yine de yetimdi
nasıl ki ülkesinden yoksun biri herşeyden yoksunsa
ve her şeyden yoksunluk yetimlikse
işte yetimdi Sarya
Sonra baharlar geçti
Sular akıp gittiler
Zaman oluştu
Dağlar akşamı tanıdılar. Tanıştılar
Devran döndü, Sarya babasının ardına düştü
Gitti o uzak denizi buldu
ve denizin gözlerden daha derin olduğunu gördü
Suya baktı ve korkudan tutulmuş olarak, şunları söyleyebildi
''Tanrım, suda daha derin bir çöl var'' dedi
''Anılardan daha derin, daha derin bütün gözlerimizden''
Böyle dedi ve bir daha ''gördüm, gördüm, gördüm'' diye bağırdı
''Tanrım, suda daha derin bir çöl var!''
O zamanlar kelimeler bugünkü gibi böyle durmazdı
çıkar giderlerdi, balkonlara tutunurlar,
havada asılı beklerler veya pencerelerden girerlerdi
Sarya'nın kelimeleri de öyle işte,
gitti dul kadının eflatun gergefinde durdu
ifritler yine geldiler,
Sarya'yı da babası gibi demirden kollarla kavradılar
sonra onu o dul kadının öfkesindeki bir hücreye koydular
bir de gergef verdiler eline, ''al'' dediler,
''işle bütün acılarını, utançlarını ve gururlu açlığını''
Sarya başladı. Hatta,
'' bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekür ederim'' gibi bir şeyler bile dedi.
Bahçeler ve tavuslar işledi, bir de Şahmeran
sıra tam bir yağmuru beyaz kumaşa işlemeye geldiği zaman
Sarya birdenbire ''İbrahim'' dedi
O zamanlar kelimeler büyülüydüler ya
işte der demez İbrahim eşikte belirdi
elinde yine çiğdemler vardı, uzattı
Sarya hemen uzaklık duygusu veren eli tanıdı...
-v-
İbrahim ile Sarya evlendiler ve Kartal'da bir apartmanın bodrum katına
kilitlendiler
veya kara sandığın gizli bir çekmecesine,
anlayın işte
açlık ve gurur işte böyleydi
İlk çocuğu açlıktan ölünce, Sarya
gerçekte kendi içinde başka bir kızın henüz yaşadığını anladı
ne zamandan kalmaydı?
Herhalde o kış başlangıcında, ormana
ölüme bırakıldığı zamandan kalma bir kızdı içindeki gerçek
Sustu ve gerçeği olduğu gibi,
yani içindeki kar akşamı altında, bir sır olarak bıraktı
Sonra ikiz doğurdu Sarya
onlar da açlıktan ölünce canına tak etti
ve içindeki o eski
ve de toprağa ilişkin sırrı dünyaya getirmeye karar verdi
O yağmur akşamına benzeyen, bakışı zencefil kızı doğurdu
öyle ki, o artık ne olursa olsun ölmeyecekti...
'' O kutsal doğum, düşler ve gerçekler yarattı
onun kelimeleri ve bakışlarıyla sarılıdır şimdi ruhumuz
işte unutulmak istenmeyen, ama ateşleri sönmüş hayatlarımıza,
içinde sürekli yağmurlar yağan ve selvileri rüzgarla konuşan doğasıyla,
zencefil bakışlarıyla,
yedinci kapının üstündeki kiliti açtı
Biz de söz verdik, yine veririz
Geleceğin mavi göklü çocuklarına armağan diye,
bakırdan tepsiler içinde kalbimizi, bir ülkeyi...''
Sunday, September 6, 2009 4:08:27 PM
ARMAN ŞEN
I
Kimden devredilmiş sana bu acılar
Başlangıcı olmayan bu zulüm
Seni var eden yalnızlık duygusu iken
Yine o mu olacak, - yok eden?
Hayatın en güzel kışında yürüyorsun oysa
Bir deniz maviliğidir yalnızlık
Ve sen, onun derinliklerinde
Nazlı bir balıksın...
Bense eşiğinde bekliyorum, bu çölün ardındaymış ruhun
Bakışlarında tunç miğferli bir tedirginlik, mağrur yüzlü
o resmin karşılıyor beni
Suskun, ay bakışlı, kendi yüzümün yaşında
Yanağında işlenmemiş bir alev, bin yıl öncelerin ateşi
Tıpkı şakağın kanıyormuş gibi bir zülüf
Deli gözbebeklerinde ise bir ayna
Ben soruyorum, çünkü susuyorsun
dilimi de bilmiyorsun ya
Ama ben yine de soruyorum; ateş? Vay canına
Ateş dedikleri var olmak demektir
yani ekmeğe bizden katılan
Hadi anlarım onu
Peki ya ayna?
Be çocuk, ayna tutuyorsun bana
Sahipsiz bir mezar gibi duruyor
Dibe ulaşma şansı vermeyen bir kuyu gibi
Gözlerindeki ayna da böyle büyüyor karanlığa doğru
Ne yansıtabilir ki bu boşlukta,
bir ayna ne yapabilir ışık olmadan?
Gözlerinde değil, bir uçurum başında olsaydı ya,
kendini bırakanları ayaklarından asılı tutmak..
Evet, orda olsaydı yine neyse
Fakat, soğuk gözlü kız
Senin gözlerinde, bu İstanbul tepeleri gibi
buluşacak en kırılgan izde
Neyi gösterebilir ki ayna? Bak işte
Benim bu çölde duruşum gibi durmuş gözlerinde
Işıksız kalmış gibi, benim gibi, bakışsız..
II
Bunları diyorum ya, aynaya bakınca ne gördüm dersin?
Kendimi mi? Yaa!
Otlar sararmaya başlarken
Toprak kabul eder ya artık, rüzgarsız beyazlığı
yani kar taneleri düşmeye başlarken o kutsal örtüye
Evet, o zamana benzeyen aynada
Kışa terk edilmiş bir at gördüm, ölümüne,
kendisine bırakılmış , özgür...
Terk edildiğini anladığı o gün
ihanete uğradığını anladığı o gün
İlk defa mutluydu,
Öleceğini anladığı o kış ilk defa güzeldi
Koşumlardan, kuskunlardan uzak kalmıştı
Gelip rüzgarın kapısına dayanmıştı
Kapkara bir at olmuştu
Gözleri kara ışıklı ve karası güzel
Sakin ve derin kayalarda bir eşik bulmuştu
Son bir kıyı, bir uçurum serinliği
Sonsuz vadiler üstünde bir bakış gibi durmuştu..
Onun durduğu gibi duruyorum burada
Onun bakışları gibi sana bakıyorum
Derinliklerinde bir gölge arıyorum
Sus diyor ve gözlerinden içeri giriyorum
Kara bir mağara ağzı gibi yutan akşamında,
bir ateş yakıyorum
Işık değil, gölgeler gerektiği için yapıyorum
Hiçbir zaman olmayacağım o yerlerde,
kendi gölgemi arıyorum
O gölge ki, çıkmak için ateş yakılmasını bekler
yani çelikten gözyaşlarını eritmesini
Ta ki, bir kur'an sayfasına düşsün son ayet
Ve görebilsin kaybolduğun karanlığı
Ama, çok gözleri olmalı görmek için,
yazık -yok
Çok kara, çok mavi,
çok renksiz gözleri olması gerek
Yitik olduğun uzayı , orada
kilitli kaldığın mekanı görmek için
Yazık -yok...
III
Bu yüzden bir güneş saati kurdum masama
Onun yanına mürekkebi maviden bir kalem
Çöl bilincimin, bu sökük ruhumun yenlerine
kelimeler sakladım
Kendin gelip deniz hikayeni anlatman için
İpeği şeffaf minderler hazırladım
İşlenmemiş ateşi beyaz yazmaya sardım
O beyaz külün altında dursun sessizliğim
Kâbe yönünde bir duvar köşesine koydum
ve bekliyorum...
Bütün bekleyişler kedere uygundur, bu da öyle
Ama yine de beklemeli diyorum
Bu çöl kapısında kalmışlığımla diyorum
Geçmişten kararmış dudaklarımla
Uzaktan yorulmuş sesimle diyorum
Beklemeli
Söylenmek için bekleyen adın gibi
Duyulmak için bekleyen adın gibi...
IV
Dedim ya, bu çölün ardındaymış ruhun
Dünyaya eğilen varlıkların
Yitirilmiş beyazlıkların ruhuymuş da
Tüm vazgeçilmişliklere kapıymış da
İhanete uğramış bir gül ortamıymış
Yıpranmış zaman parçalarında,
yıpranmış dudak renginde anılar gibi
Görülmemiş bir uzayın anlamı gibi..
Girmeli bu yitikliğin uzayına, ve
senin için deniz kelimesini nakşetmeli
Tanrının yazmaya geç kaldığı sayfaya
Evet, yazık ki geç kaldı asrın ayetini yazmaya
Oysa acele etmeliydi
Üstelik bu bulutsuz Nisan akşamı da bitecek
Yani bilmiyor mu, burada her şey yanlış ve anlaşılmaz
Özlemeye değer kimselerin kalmadığını bilmiyor mu
Herkesin yabancı ve herkesin yalan olduğunu?
Bu aydınlık akşam bitecek ve o gelmeyecek gibi
Gece ve gündüz arasında bir aralık gibi
Bakışlarda yanlış bir kırık gibi
Bir zaman boşluğu olduğunu bilmesi gerekirdi
Ama o geç kaldı
Ve affedilmez bir yola saptı..
V
Bak ben bunları derken
O aydınlık akşam da geçip gitti
Kentin tüm kuytularına anlamsız bir karanlık sızdı
Ölüm gibi bütün hayata sızdı
Yine tanımsız ve amaçsız birakır gibi
Bu kendisine inançsız kentte,
yine gölge ararıyorum
Ve anlıyorum ki, artık dönmeyen diye bilinmek,
dönüp dudakta kurumaktan iyidir
Yani aslında anlamadığımı anlıyorum
Anlamak için ise tekrardan bir ateş..
Ee!
Ne diyordu sevdiğin şair Mungan;
''asıl olan yolmuş
yanılmak içinmiş bütün varışlar''
Anladın mı şimdi?
1 2 3 4 Next »