Skip navigation.

uzay's

elim yüzüm sen içinde...

küçük defterler..'den

ilk saniyeler-dakikalar-saatler: amaçsızca atılan adımlar: kendinizi hiçbir yerde hissettirmeyen, hiçbir şeye uyum sağlayamayan adımlar… geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla bakan, bugüne ve geleceğe buruklukla katılmaya çalışan ve parya olmaktan duyulan korku...sana bu kez aşktan bahsetmeyeceğim! .. tecrübe alıntısı içermeyen gezintiler; evler ve odalar, kuytularımızın mekânı… kapıları ılık bir dudak gibi karşılıyor bizi ... acıklı bir efsanedir yanılgı; aranan güvercinler değiliz biz!... ▼ sana bu kez müzikten bahsetmeyeceğim! ... insanların yazarken, müzik dinlerken ve sevişirken güzel olduklarını düşünüyorum... hangi taraf için bağıracağını biliyor musun? .. ▼ sana bu kez acılardan bahsetmeyeceğim! ... bildiğim gerçeklerin arasındaki boşluklardan yazıyorum; geceleri uykumu kaçıran müziğin peşindeyim ... sana bu kez yağmurlardan bahsetmeyeceğim!... büyümezsek küçülemeyeceğiz... gülümse... hâlâ yaşıyoruz; kutlanmaya değer bir inat bu... ▼ sana bu kez yangınlardan bahsetmeyeceğim!...her buluşma bir çarpışma; insan hayatının çıplaklığı ile masaya oturmalı............. salih aydemir

kaktüs çiçeği...

KAKTÜS ÇİÇEĞİ... çöl kavrukluğunda bir sarışın, dikenler arasında körpecik bir göğlek ışıltısın. yüreğindeki gözedir, yaşamı kanatan, sevdalı kabarcıklarla. çan eğrisi bir öpücüksün; kelebek inceliğinde buğulu bir kar tanesi; yarınsız, tadımsız, ömürsüz. sevgi aşıkların utancıdır, sevi(aşk) sevdaların ilenci. bir elinde gerçek olsun, kavruk karanlıklarıma açan kaktüs çiçeği; bir elinde bilgi. hadi yüreğini dinle, ver elini. bilgi güçtür, bilgi çoğul; deneyim bir ömre değer. içinde kuramadığın bütün şiirler, bir gün daha yaşamanın diyetidir. unutma... bütün yalnızlıklar kentlidir. saçlarını bulutlar tütsülesin. rüzgârın sonsuzluğa üflediği bir yaşamsın. tutabilsen güneşin ellerinden; usa sığmaz aykırılıkların... Hiçbir karanlık geceye yakınma ♥ Ağlayacaksan sabaha karşı ağla ♥ Uzamsız yarınlara tav olma ♥ Gel sen bir kucak bugün topla ♥... gel sen sözümden tut, düşmezsin. iğretidir sarı saçlı bütün yağmurlar. kent, sokaklar, yaralı, yamalı bütün kaldırımlar içine kanar. gel sen sözümden tut, düşmezsin. Cemal Süreya öpsün yanağından. bilge dizelerin coşkusunda coş, çağlayanında çıldır. deneyim bir ömre değer, güvercin kanatlı, güvercin kadın, kuralların karmaşasına kanat kadınlığını; güvercin kalabalığında kaybol. hiçbir şey bekleme; yaşa... "yaşam asla özür dilemez." kim bilir! belki utanacaksın. yitip gideceksin düş yoksunu kentli bulutların arasından. "ayıplarıma gömerim sevdamı" diyeceksin; "yalnızlığıma harmanlarım kimliğimi." deneyim bir ömre değer. süremin yetseydi, yaşamı eşelekte kursaydın eğer; ardına dökülen seviler, sabrının kışına açan birer kardelen gibi yıkardı yüreğini. ne dersen de, yine de, elim sende KAKTÜS ÇİÇEĞİ... Adnan Acar

ça commence avec toi...

rakı eşliğinde. müzik girer. akordeon… aklımdan geçenler. bir yerinden tuttum bu masalın. bırakasım yok. ve imkânsızlık beni o sahile götüren. orada oturacağım. kırmızıyla. masalları anlatacağım ona. sen hiç anlamayacaksın biliyorum. sular kesik. yalnız uyumayı sevmem. hayaletlerden korkarım çok. o dolabın üzerinde durup bana baktıklarını hatırlıyorum. hâlâ o dolabın üzerindeler biliyorum. yataklar değişti. evler değişti. geceler değişti. onlar hep oradalar. merhaba. karabasanlardan bahsedip kimsenin canını sıkamam. saçlarım fönlü. gözlerimde sürmeler. en neşeli maskem var suratımda. o gelecek. aslında sevişildiğini düşünmek de içimi acıtıyor bir yandan. o sahile gitmemiz lazımdı. ölümü vereceğim sana. bembeyaz ölümü. simsiyah lekelerin arasından akıtıp kanımı… sen beni okuma! mum söndü. sen gelmedin hâlâ. oysa bütün büyüleri sana yapmıştım. o kadar açıktım ki. seninle hiçbir şeyin arasına girmedim........ gökçe polatoğlu

suskun...


Suların duru, masalların gri olduğu bir ülkede; saçları temmuz güneşinde kızaran başağı andıran, gözleri karanlıkta gümüş aydınlığı fenerler gibi parıldayan, iki yıldızın düştüğü göğsünde hiç kimsenin henüz sonsuz uykusuna dalmadığı, mavi sözcükler kadar güzel bir kadın yaşarmış.

Bu gri ülkede günler, öyle uzak, öyle kederli, öyle çekilmezmiş ki; bundan kurtulmak için herkes kendi sevdasına dörtnala koşan mavi yeleli bir atın yolunu gözler, yalnızlığın ateşinde yanarmış.

Oysa beklemek; yeniden başlamanın hiç açılmayan kapısıymış.
Bu mavi kadın her akşam bir dileğe gözlerini kapar, aynı kahredici sabahlara uyandığında ise susarmış.

Çünkü susmak, mavi kanatlı meleklerle konuşmanın tek yoluymuş…

...
şamdanda titreyen ışığa inat
saçlarından bir sarmaşık örüp
onunla çıkmak kuleye
ve içimdeki karanlığa inat
beklemek
suyun bile sustuğu o yerde...
temel kurt


fausto papetti, magic moon

eski eflatun...


Kırmızı bir kiremit bu yalnızlık
Saçakları buz çığlıklı asmalar yalnızlığı
Ne zaman gelseler ben ordayım
Kalabalık kaçkını eski eflâtun
Zaman süzüyor ellerin bekliyorsun.

Eskimek, yazgılar günlüğü
Kurşun gölgeli anılarda
Bir pencere açar şehir, bakarsın
Aşk saçılır etrafa kanarsın, aldanmalarda
Bir eski terzi diker gri hüzünlerini giyersin.

Gül düştüğünde ateşe
Senin şarabın yol seyyahı sefil keder
Acının teninde şimdi bir sonbaharsın
Akarsın, kendinden başka yalnız kendine
Yollar bekliyor seni ve akarsın kendi sularınca.

Seni hep sende susturdular
Sen hep akşam rengi konuştun sakladıklarına
Gebeydi saat sarkaçları, zaman bir salkım hüzün
Alnı aşk lekeli düşükler yaptı çocukluğun
Ertelediğin çiçekler solar, kırılırsın dallarınca.

Senin yırtılmış düşlerinle yola çıkmak
Üşümeyi göze almak yaz rengi rastlantılarda
Bilmezsin, yokluğun gölgesini göster desem sana
Hazır mısın? Beyaz kuşanmış ürpertili anılara
Geçer gidersin, sığırcıklar konar kış yalnızlığı ağaçlarına...

Latif Köybaş

ağustos üşümeleri...

...
Ahşap merdivenlerden ikinci kata çıkıyorum. Basamaklardan ahşabın iç gıcıklayıcı sesi yüreğime işliyor. Evdeki her şey tam. Ne fazla ne eksik. Öylece beni izliyor anılarım, yaşadıklarım…

Ben yatak odamda ağlıyorum. Elimde eskimeye yüz tutmuş, içimde siyah beyaz olmuş bir fotoğraf tutuyorum. Acı zift gibi dumanı içime çekiyorum. Yıldızlar üstümü örtüyor. Üşüyorum… Yorganım yerde duruyor. Alacak gücüm bile yok. Çığlık çığlığa ağlıyorum. Kapı ya da telefon çalsa, birileri beni duysa. Saçlarım darmadağın olmuş. Kendime ne kadar uzağım. Yıldızlar tavandan süzülüyorken ne kadar yakınlar bana. Tüm benliğim oracıkta kalmış gibi bu fotoğraf nasıl sarsıyor, silkeliyor?

Gizlice kaçıp geldiğim bu eve neden anılarımı da taşıdım? Keşke sihirli bir gücüm olsaydı. İstediğim anda bir derin kuyu açabilseydim, tüm acılarımı gömerdim. Mutlu olduğum bir anda onları çıkarır yıldızlara savururdum. Bilirsiniz siz de, gülleri kuruturuz kalıcı bir anı olsun diye. Sevgilerin sunumudur. Şimdi güllerim de çürüyor bu evde. Tüm yakınları uzak ettiğim bu düş evinde yarınları tavanlara astım. Ellerimde düş yalnızlığı. ...

Çocuk değilim artık. Ürkek bir kuş gibi yine ellerim boş kaldı. Yüzümde yılların ürkek anılarının izleri. Ağustos üşümelerindeyim. Gökyüzü yıldız kaplı. Bir kar fırtınası yüreğim

Ay karardı, yalnızlık...
Yıldızlar dökülüyor üstüme...
Bir ses, sess...
Kepçeler...
Mezarlık...
Moloz mezarlığı...
Üşüyorum...

gülfidan kement

had gadia...


amos gitai filmin açılış sahnesinde başrol oyuncusu natalie portman'ın (rebecca) bu sahnesi için; "rebecca’nın aracın camından bakındığı mekana ait hislerini anlatmak için, o’nun yüzünü bir ayna gibi kullanıyor. ne gördüğünü görmüyorsunuz, ama ne gördüğünü biliyorsunuz…" diyor ............. bir kısım kişiye göre aslen bir tarih şarkısıdır şöyle ki: şarkıdaki çocuk ibrani'lerdir, kedi asuri'lerdir, köpek babil'lilerdir, sopa iranlı'lardır, ateş makedonyalı'lardır, su romal'lardır, öküz saracen'lerdir, kasap haçlılar'dır, ölüm meleği de türk'lerdir.

kuzgun... edgar allan poe

...
Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Kışkırtıcı mıydı yoksa bir fırtına mı seni bu sahile atan
Kimsesiz ama gözüpek – bu afsunlu çöl toprağında
Bu perili evde—bana gerçeği söyle, yalvarıyorum
Var mı – günahların ilacı? Söyle bana–söyle, yalvarıyorum

Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Kahin” dedim “şeytani birşey! --kahin yine de, kuş ya da iblis”
Üstümüzde kıvrılan gökler ve yücelttiğimiz Tanrı adına
Söyle bu hüzünlü ruh, uzaktaki cennette, sarılabilecek mi
Meleklerin Lenore adını verdiği kutsal bir bakireye
Meleklerin Lenore dediği o eşsiz, nurlu bakireye

Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

“Bu söz ayrılık imimiz olsun ey kuş, ya da iblis”
“Dön artık fırtınaya, ve cehennemi kıyılara,
Söylediğin yalana nişan tek tüy bırakma.
Yalnızlığıma dokunma, terket o büstü,
Çek gaganı kalbimden, çek suretini kapımdan”

Dedi kuzgun “Hiçbir zaman”

Uçmuyor kuzgun, oturuyor orada, hala orada
Oda kapımın üzerindeki o süzgün büstte
Rüya gören bir iblisin bakışı gözlerinde
Gölgesi akıyor zemine yüksekteki lambadan
Ve bu gölgeden, yerde uzanmış yatan,
Yükselecek mi ruhum? – “hiçbir zaman”

"yazar, ölümüne dayanamadığı eşinden iki yıl sonra 40 yaşında iken veda etmiştir hayata. Son sözlerinin 'Rabbim, ruhuma yardım et' olduğu söylenir. Mezar taşında ise 'Dedi kuzgun: Hiçbir zaman' yazar."

edgar allan poe

ring my bells... enrique iglesias

hero...enrique iglesias