uzay's

elim yüzüm sen içinde...

Subscribe to RSS feed

Düşlerim...



Herkes düşlerini korusun, hava çok soğuk!... Oktay

İkincil Ruhla Pisuar Buluşmaları - II


Hayatıma sevimli bir parantez edasında girip, bordrolarıma tüneyen kadınları da sevdim. İşte aşk bu; havada attığınız parendeler kadar suya nasıl girdiğiniz de önemli.

Aldatmak ve ihanet etmek fiillerinin ayrımında yaşadım, sonunda anladım; aldatmak birinci tekil hali bu boşaltan muslukların kazandığı havuzda. Siz sırtınızı dönünce aldatmanın üçüncü tekil haliyle anılıyorsunuz, ihanetle.

Müzikle aramda hiç bir samimiyet olmadı, ki üzerlerine en güzel şiir kreasyonlarını geçirip podyuma çıkan notalarla farkı yoktu mankenlerin.

Hayvanlarla iyi anlaştığımı, onların en ince felsefelerinin farkında olduğumu iddia ediyorum. Kadınlarla yaptığım tüm kavgalarda karşıma geçip kuyruğunu yakalamaya çalışan, erkeklerle olan tartışmalarımda ise patisiyle gözlerini kapatan bir kediye sahibim aynı zamanda. Hem beni sadece zenginliğim dolayısıyla tercih eden kaloriferböceği ve karınca gibi hayvanlardan da koruyor. Buna rağmen ölünce, onu kuyruğundan tuttuğum gibi, şu kancalarını geçirdikten sonra kırk beş derecelik açıyla çöpleri yukarıya çekip, içeride öğüten ve çıkan pislikleri de kıyılarındaki delikten çaktırmadan akıtıp, çöp öğütümüne kesin çözüm olan kamyonların birine atacağımı biliyor. Biliyor ama cehennemi bilip inançlı görünen her mümin gibi ibadet etmeye devam ediyor bana.

Yoksullukla çok erken tanıştım. Üç kardeş bir yorganı boylamasına paylaşırdık eskiden. Kendileri için yorganın yakılmadığını gören pirelerimiz oldu çokça. İkna edemiyorduk, hepsi yastıktan aşağıya atlayarak intihara teşebbüs ediyordu. Rutubeti de bilirim, asılmanıza üç gün kala âşık olmak gibi bir şeydir, uyumanıza hep üç dakika vardır ve vücudunuzdaki tüylerin hepsi asi birer termometre olmuş ve cıvanız dibe vurmuştur. O zamanlar bilseniz, alkolik Fahrenheit'ın krizleri sonucu termometrenin içindeki alkolü içip, karısının korkusundan o aleti cıva ile çalıştırabildiğini, ne anası kalırdı, ne de bacısı onun. Ama çok yoksullar şunu da bilirler, rutubetli evde bayat ekmek sorunu olmaz hiç, kabarık sıvalar doğal bir duvar kâğıdı görüntüsü verirler. Yoksulluk da böyle bir şeydir işte; kahvede hesap ödememek için kafanız çatlar kâğıtları, taşları saymaktan. Kaleminiz bitmesin, kalemtıraşta striptize yeltenmesin diye tırnaklarınızı uzatır, onlarla yazarsınız. Hem sizi herkes gitar çalıyor diye bilir. Yoksulluk eğlencelidir, 'bungee jumping' gibi, tek farkı vardır, sizi hayata bağlayan ip salı pazarındandır genelde, güvenemezsiniz. Ya da babanızın kazağı sökülmüş, aynı iple üç kardeşe birer kazak örülmüştür. Bu da fark etmez bu sefer de içten donarsınız babanızın arkasından bakıp. Derken, gözlerinizin kızardığını fark eden anneniz hep soğandan ağlar, böylece siz de mahsusçuktan yaşamayı öğreniverirsiniz.


Özge Dirik

Ruh hali....



"bir bahar ikindisinde, sakin bir odaya çekilerek, bir fincan çayı kendime yoldaş seçerek, bakir bir kalemi, bakire bir kağıda 'vefa' nikahıyla kıyarak, kendime çekiliyorum"... Alıntı

Gözlerimdeki Mevsim...



Bir sonbahar daha gitti, hangi göçmen kuşların kanadında nerelere, hangi yaralarla kimbilir.
Hırçın, fırtınalı, hüzün dolu ama kişilikli sonbahar...
Cama başımı yaslayıp dışarıya baktığında görürdüm hep, sonbahar fırtınaları irili ufaklı kuşları ürkütürdü, kaçırırdı hatta bazılarını...
İçimizde yarattığı fırtınalar ya, ya onlara ne demeli. O fırtınalardan kalbimin çatıları uçacak gibi olsa da pencerlerimi kapalı tutmaya çalışırım hep sevdiklerimi koruyabilmek için, ama koruyamadığım zamanlar olmuştur, kimileri iz bırakarak uçup gitmiştir.. öyle zamanlarda pis sakallı ihtiyar gibi görünmüştür sonbahar bana.
Sonbahar özelliklerini teninde, ruhunda hissetmeyen var mı ki? Hepimiz sonbahar yaprağı gibi olmadık mı? Bazen filizlenmek için İlkbahar'ı beklemedik mi? Sonbaharın yaprağı gibi renklerimiz solarken dudaklarımız ağlamaklı titremedi mi? sonbaharlarda...

Baktığım ve düşündüğüm gözlerde sonbaharı görmek hep ürkütür beni, yine de hepimizin gözlerinde sonbahar parlasın ama bahara dönüşerek...

Oktay (Uzay)

Cam Kelepçeye Evet...



Ilık bir süzülüşle
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya...

Nilgün Marmara

Korkuyu Beklerken....



«Yalnız yaşayan insanların, kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.»
Oğuz Atay

Yalnızlık bazıları için bir seçim, bazıları için ise zorunluluktur.
Seçim yapanlar sorgulama ve pişman olabilme hakkına sahipken zorunlular bu haktan men edilmiştir. Haliyle iki gruptaki insanın yalnızlığı da farklıdır.
Biri kendi kendini yiyip bitirirken diğeri kader ya da tanrı olarak adlandırdığı üçüncü şahısı suçlar. Pekiyi hangisi daha acı? pişman olmaya başlamanın sebep olduğu kişinin kendisi ile kavgaya tutuşması mı yoksa varlığından ara sıra şüphe ettiği kavramlar ile kavgaya tutuşması mı?...(alıntı)

yüz yalnızlık şiiri...



her üzerinden geçenden bir parça 'şey' koparıyordu sokak
hassasmış gülümsemenin tanımsız ayarı
çözümü biliyorsun / ikinci yarısı senenin
bitecek. ayrıldık poz vererek görünmez fotoğrafçıya
çıkardım yüzüğümüzü ve çırılçıplak kaldım üstümdeki giysilerle
paramparça, bir gemi yüzecek yatağında
dün gece huzuru gördüm. mutluluğa benzemiyor...

Polat Onat

Pis-Duvar...



Acısını bana gösteren kadın kilometrelerce yakınımdaydı dün. Kıvırcık saçlarına dolamıştı umutlarını. Çekince bir telini görüyor olmalıydı geçmişinin bembeyaz olduğunu.

Hiç dokunmadan anlattığımda gençtim daha. Şu kötü hayaller kurup, onlara ağlayabildiğim yaş. Sanırım aştı; takip mesafesini koruyamayanlara tanrının verdiği ceza.

Bir eli babasındayken diğer eli üşüyen ve zamanla üşüten çocukluğum avucunda paslı jiletler sıkıp intikam büyütmeye başladı. Üşüyen elime babamın bazı ihtiyaçlarını —çocukların anlayamayacağı ihtiyaçlarını— sömüren bir hanımefendi ne zaman refakat etse, üç kere kitlerdim kafamın kapısını.

Sonra acısını bana gösteren kadın anlamını çaldı, öznesi jokerli intikam yeminlerimin.

Bana acısından tattıran kadın, unutturuverdi defolu aynalara benzeyen insanları.

Dünyaya güzelliğini bin parça kapatan o kadın, baş başa kaldığımızda dün, sıyırdı yüzünden maskesini.
Aman Allahım;
daha güzel bir kadın...


Özge Dirik

Seni Düşünüyorum...



Seni düşünüyorum - Boşver; düşünme!...
...
Söyler misiniz, en son sizi , iç sesinizi kim dinledi? Kimler sizin ruh pencerenize yaklaşarak yalnızlığınıza dokundu? Yaşam şarkınızın ritmine uyarak sizinle beraber kim ağladı? Kim gülümsedi ?
- “Karşıda biri mi var ?” sorusunu duymayalı kaç zaman oldu? Çevrenizi bunca kalabalık sarmışken hem ! ...

sufi

Sütte ne çok kan!..



Dünya ne bir sistem ne de bir organizmadır. İçerdiği kaos’un derinliği, bakış açısı ne olursa olsun, indirgenemez ya da yeniden özümsenemez. Peki madem bütünle uyumlu olacak hiç bir şey olmayacaksa, bütünün kendisi var olabilir mi? Kötülükle eşitlenen ve bir çeşit boşlukla isimlendirilen bir dünyada yaşamın dördüncü ve son ışık perdesini boşluğun boşluğundan çekip çıkarmak çok mu zor? Ölüm, öznenin egemen olmadığı, onunla ilişki içinde özne olmadığı bir durumdur, hele ki bir kirli tezgahın pençesinde yere düşen yaşam unsuru kimin, neyin karşısında o yaratıcı coşkunluğunu, baskınlığını haykıracak? Enis Batur’un dediği gibi “Sütte ne çok kan” durumundayız. Saçma sapan ontolojik sorgulamalara da girmeyeceğiz. Burada, şimdi; niçin şimdi, ve şurada değil burada gibi sorgulamalar da derdimizi değil, sadece Bulanık dertlerimiz, fizyolojik endişelerimizin cirit attığı bir fırtına bahçesinde ve boşluk ve boğulma ikilemini gırtlağımıza dayatan sistemin kendisiyle beraber tüm işbirlikçi tezgah ustalarına karşı yitik ve karanlık bir kıyıdan o dördüncü umut dehlizine karşı haykırıyoruz.. yoksa çok iyi farkındayız ve o eski deyimi bir kez daha paylaşmayı biliriz: ‘ hayat, bizi ölü gömücü olarak değil, gömülen ölüler olarak taşımaktadır’, kan akıntısına karşı, varoluşa karşı “eczanelerde hiçbir özel ilaç” yoksa bile, sesimiz var!...

B.D.M.G